• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 35.Bölüm


-35-


Nisan


“ Arya! Neler oluyor!” Korkuyla yerimden fırladım. Arya’nın yavaşça aşağı inen bakışları karnındaki kırmızı ve her saniye daha da yayılan lekeyle buluştu. Canı acıyor gibi görünmüyordu ama gözlerinde korkuyu görebiliyordum.

Benim yaptığım gibi ayağa fırlaması belki de beklediğim en son şeydi. Elinin havadaki tek hareketiyle yarattığı orman ve fırtına duman gibi dağılarak yok oldu. Tüm o ağaçlar, salıncak, sesi usul usul gelen ırmak, kuşlar, her şey… Her şey yok olmuştu. Uyandığımda kendimi bulduğum alabildiğine uzanan yeşil düzlük ve kararsız gökyüzü geri gelmişti. Çimenler ve bulutlar dışında hiçbir şey yoktu. Uzaklık algım kaybolmuştu. Sonsuza dek her yönde uzanan düzlemin üzerinde küçük bir noktacıktım ben. İlk anda hissettiğim tedirginlik ve korkunun geri gelmesi kaybolmuşluk duygumu pekiştiriyordu.

Arya’nın göz bebekleri neredeyse irisi görünmeyecek kadar büyümüştü. Bakışlarının boşluğundan sanki burada karşısında duran beni değil de başka bir yeri görüyormuş izlenimine kapıldım. Her nedense bu fikir beni ürpertmişti. Arya bedenlerin gözlerinden dış dünyayı görebildiğini söylemişti ve eğer şu an yaptığı buysa bu kan lekelerinin bedenle ilgisi var demekti.

Bu ikimiz için de kötü haberdi.

“ Ah, hayır… Tara!” Gözleri yeniden eski haline dönerken benimkilerle buluştu. Suçlu ifadesini de neden Tara’dan bahsettiğini de anlayamıyordum.

“ Ne Tara’sı? Neler oluyor, yaralandın mı? Ama bu nasıl olabilir?”dedim sanki sonsuz düzlükten başka bir şey görebilirmişim gibi çevreme bakıp yarası için ne yapabileceğimi düşünerek. Bir sorun varsa bile bunu çözebilecek tek kişi gene kendisiydi. Benim onun gibi yeteneklerim yoktu. Elbisemin kol kısmından büyükçe bir parça koparıp kanamasının üzerine bastırmaya hazırlanırken elini kaldırarak beni durdurdu.

“ Hayır, hayır… Ben iyiyim. Bu sadece içinde bulunduğumuz bedene olanların bir yansıması… Bir uyarı.”

“ Ne uyarısı? Ölüyor mu yani?” Telaşa kapılmıştım. İçimdeki koşup bir çıkış bulma isteğini bastırmaya çalışıyordum. Çünkü hiçbir yararı olmayacaktı. Arya cevap vermek yerine sadece başını salladı. “ Bir şeyler yapamaz mısın?! Onu hayatta tutamaz mısın? Ve Tara’nın bu olayla ilgisi ne?” Elimden gelen tek şey bu olduğu için sürekli soru soruyordum. Arya, kan beyaz elbisesini hızla ele geçirirken sakinliğini koruyordu. Bunun kaç kez başına geldiği umurumda değildi. Henüz bedenime dönememiştim ve eğer bu beden ölürse bahsettiği başıboş ruhlardan birine dönüşürdüm.

Hayalet olurdum, artık geri dönme gibi bir şansım olamazdı… Sonsuza dek.

“Neden cevap vermiyorsun!?” Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Arya’ysa suçlu bir çocukmuşçasına bakışlarını benden kaçırıyordu. Sağ eliyle sol elinin işaret parmağını eğip büküyor çözüm yolu olmasını umduğum bir şeyler düşünüyordu. Bu sırada renk vermeyen gökyüzü fark edilebilir şekilde harekete geçiyordu. Bulutlar tek bir nokta etrafında yavaşça dönüyor, merkeze yaklaştıkça renkleri koyulaşıyordu.

Sonunda pes ederek ellerini serbest bıraktı.

“ Nisan, benim de elimde olmayan şeyler var öncelikle bunu bilmelisin… Ve sana bahsetmediğim her şey senin iyiliğin içindi.” Bana uzanmak için bir adım atınca refleks olarak geri çekildim. En son bu sözleri duyduğumda bildiğim geçmişimin yalandan ibaret olduğunu öğrenmiştim.

“ Ne var? Benden sakladığın ne var?” Buna zamanımız olmadığını belirtmek ister gibi sabırsızca kıpırdandı. İç çekip gözlerini yumdu.

“ Tara… Benim reenkarnem Tara.”

Hayatımın büyük çoğunluğunu dünyadaki insanların yüzde doksanının haberinin dahi olmadığı gizli bir organizasyonda çalışarak geçirmiştim. Doğaüstü işler benim uzmanlık alanımdı. Hırsızlardan da farklı türler olduğunu, kendiminse türümün en güçlüsü olarak Ay Işığı olduğumu keşfetmiştim. İnsanların filozof taşı adını verdikleri efsanevi seçilmiş bir kadının parçasını bulmuş dileğim karşısında ruhumu takas etmiştim. İki yıldan uzun bir zamanı ölümle yaşam arasındaki o belirsiz sisin içinde geçirmiştim. Bu belirsizliğin içinde kendime, yeteneklerime ve bu türlerin dünyasına dair fazlasıyla gizem öğrenmiştim…

İnsan bu kadar çok şey yaşayınca şaşıramayacağını düşünüyordu ama işler kesinlikle böyle yürümüyordu. Neyi ne kadar yaşadığınızın bir önemi yoktu, kaderin sizi dehşete düşürmek için bu gibi bahanelere ihtiyacı olmuyordu.

Tara’nın zihnindeydim. Dışarıda olsam benim bile en son bakacağım yerdeydim. Sevinmeli miydim, üzülmeli mi? Ya da bunu duymamış gibi yaparak önemsememeli miydim? Nerede olduğumun gerçekten şu anki şartlar altında bir önemi olmalı mıydı?

“ Ta… Tara ölüyor mu?” Beni hangisi dehşete düşürmeliydi? Bunca zaman aslında sevdiklerimle, beni her yerde arayan insanlarla birlikte olduğuma mı yoksa onlardan birinin ölüyor olduğuna mı? “ Yapabileceğin bir şey olmalı!” Koşup Arya’nın omuzlarına yapıştım. Yaşlarla dolu gözlerinde umut görebilmek için kıvranıyordum. “ Tara ölemez! Lütfen Arya, Tara’ya yardım etmek zorundasın!”

Aslında Arya’nın bana neden reenkarnesinin Tara olduğunu söylemediğini biliyordum. Ona onun gibi bedenin dışına çıkıp çıkamayacağımı sorduğumda bile ne kadar gerildiğini hatırlıyordum. Sorumun tek sebebi meraktı ama eğer ki o kişinin Tara olduğunu bilseydim bunca zaman burada oturarak bekleyemez ve hayatımı tehlikeye atardım. Arya, beni korumak için yalan söylemişti… Sorun değildi. Sorun, şu an Tara’yı koruyamamasıydı.

“ Beni çok iyi dinle.” Bileklerime yapışarak kollarımı omzundan bel hizasına indirdi. “ Eğer Tara’ya bir şey olursa ya da olmaya şu ankinden daha da yaklaşacak olursa, ilk giden sen olacaksın. Senden sonra ben ve en son Tara kendi bedenini terk edecek anlıyor musun?” Zihnimdeki yüzlerce soruyu dışarı halının altına süpürüp tüm hücrelerimi Arya’ya odaklamıştım. “ Sen bana bağlısın, bense Tara’ya. Ellerimi sakın ama sakın bırakma. Küçük bir parçan ben burayı terk edene dek benimle kalacak ve o parçanın bana sıkı sıkı tutunmasına ihtiyacım var. Ben de aynı şekilde Tara’ya tutunacağım.” Başımı salladım ve kolunu muhtemelen canını acıtacak şekilde kavradım.

Bu sırada çevremdeki dünya depremle sallanmaya, çatlamaya başlamıştı.

“ Arya, neler oluyor?!” Korkarak koluna daha sıkı tutundum. Arya gördüklerimi görmüyormuş gibi sakindi. Zeminde korkunç bir ses eşliğinde içine düşebileceğim genişlikte yarıklar açılmaya başlamıştı. Kırıklar ağ örüyormuşçasına dallanıp budaklanıyor eğrisel yüzeyi takip ederek gökyüzüne ulaşıyordu.

“ Küreyi görebiliyor musun?”dedi Arya son derece sakin ve kontrol sahibi bir sesle. Küre… Evet, bu aynı bir küreyi andırıyordu… Benim sonsuza uzandığını sandığım çayır aslında kıvrılıp eğimli bir gökyüzüne dönüşüyordu. Şimdi yarıklar her yeri sardığı için bu göz yanılsaması çöküyordu.

Ayaklarımın altında titreyen zeminden parçalar koparak yerini içeri hızla dolan dumanımsı havaya bırakıyordu. Kulaklarımda uğuldayan havanın kuvveti canımı yakıyor, beni Arya’dan uzağa itmeye çalışıyordu. Girdaba kapılmış gibi uçuşan saçlarımdan Arya’nın yüzünü zorla seçebiliyordum. Tenimde hissettiğim elleri beni her saniye daha da sıkı tutuyordu.

Gökyüzü camın kırılmasına benzer bir sesle tepemize çökerken elimde olmadan çığlık attım. İçinden öyle geçip hava akımına kapılan parçaları hissedebiliyordum. Her şey değişiyordu. Bu kadar uzun olmasına asla akıl sır erdiremediğim saçım kısalarak eski hallerine geri dönüyordu. Üzerimdeki beyaz elbise Rusya’dan merkeze döndükten sonra üzerime alelacele geçirdiğim kıyafetlere dönmüştü. Artık görüşümü tamamen kapayamayan saçlarımdan görebildiğim manzara karşısında nutkum tutulmuştu.

Tam tepemizde içinde koyu mavi ışıkların yandığı dönen siyah bulutlar vardı. Yanan ışıkla birlikte çakan şimşekler Arya’nın küresini hızla parçalıyordu. Çayır, haberlerde gördüğüm en büyük depremlerden bile daha büyük bir şiddetle beni üzerinden atmak için sallanıyordu. Tüm bunların yanında iyiden iyiye yok olmuş kürenin içine dış dünya doluyordu.

Önümdeki devasa boşluktan karlı zeminde hareket eden siluetleri görebiliyordum. Rüzgârdan dolayı gözlerimi kısmak zorunda kaldığım için renkler hariç hiçbir şey net değildi. Hemen sağıma inen yıldırımla yeniden çığlık attım. Ayaklarımın altındaki çatırtılardan ve yüzüme çarpan rüzgârdan çok fazla zamanımın kalmadığını biliyordum.

Küre benim için tamamen yok olmak üzereydi. Akıl almaz hızda dönen kömür karası bulutlar benim dışımda küreden kalan son parçaları emdi. Kalınlığını göremediğim sadece hissettiğim milyonlarca parça, ki buna Arya’nın yanında kalmamı sağlayan zemin de dâhildi, beni göz açıp kapayıncaya kadar terk etti.

Kendimi karla kaplı zeminde sırtüstü yatar vaziyette bulmadan önce Arya’nın bağırışını zor da olsa duymuştum. Düşsen de burada olacaksın unutma bana tutun ve Tara’yı kurtar!

Tara’yı kurtarayım mı? Nasıl?!!!

Gözlerimin önünden geçen sarışın kişi beni kendime getirdi.

“ Abi!” Ayağa fırlarken fazla güç kullanmışım gibi savruldum. Kendimi o kadar hafif hissediyordum ki rüzgâra kapılabilirmişim gibiydi. Oysa bu imkânsızdı çünkü var olan rüzgârın içimden öylece geçip gittiğini hissedebiliyordum.

Başımı eğip kendime, hala Arya’nın kollarını hissedebildiğim ellerime baktım. Suyun içine atılmış bir avuç kireç tozu gibiydi bedenim. Bu hırsız olmaktan çok farklıydı. Kendimi korunmasız ve boşlukta hissediyordum. Üzerimde dolaşan, bana güç veren o enerjiden yoksundum. Trajikomik bir şekilde ruh halindeyken bataryam bitmiş gibiydim. Bunu başka türlü açıklayamıyordum. Alıştığım, olması gerektiği şekilde değildim.

“ Tara! Tara sakın kendini bırakma, beni duyuyor musun? Sakın pes etme!” Hilal’in sesiyle irkilerek kendime geldim. Sadece bu ses bile hissettiğim boşluğu yırtarak kocaman bir vadiye dönüştürmüştü.

İşte hepsi oradaydı… Hilal çatık kaşlarının kararttığı ifadesiyle Tara’nın yarasıyla ilgileniyordu. En son Derin yaralandığında nasıl ağladığını ve ellerinin titrediğini hala hatırlıyordum… Değişmişti…

Hepsi değişmişti…

Hayır… Hayır, şimdi bunun vakti değildi! Eğer kaçırdığım yılları telafi etmek istiyorsam Tara’yı kurtarmalıydım. Yüzü bembeyazdı. Dudakları arasından sızan kan onu sadece biraz daha beyaz gösteriyordu. Gözleri gökyüzünde belirsiz bir noktaya bakıyordu. Herkes Hilal’e yardım ediyor onunla konuşarak bilincini açık tutmaya çalışıyordu.

Acele etmeliydim. Arya’da uzun süre orada kalamazdı ama ne yapabilirdim ki?! Beni kimse görmüyordu!

Hayır, burada bir kişi eksikti…

Arkamı dönünce görmeyi umduğum kişiyi yere çökmüş halde buldum. Gözlerini bir an olsun kırpmadığı halde yaşlar yanaklarından aşağı süzülüyordu. Dudaklarının titremesi, yüzündeki ifadesi en önemlisi gözlerimin içine bakan gözleri…

Kuzey beni görebiliyordu…

Koşup ona sarılmak, hayır sandığın gibi değil henüz ölmedim demek istiyordum ama ona sarılırsam bir daha bırakamamaktan korkuyordum. Bir kere duygularımın onları kilitlediğim sandıktan dışarı çıkmasına izin verirsem Tara’yı kurtaracak vaktimin kalmamasından korkuyordum. Çünkü içim tüm bu insanlara duyduğum özlemle burkuluyordu.

Ellerim daha ben farkına varmadan ona doğru uzandı. Kuzey’in nefesini tuttuğunu fark edince pişman oldum. Ona eziyet mi ediyordum? Amacım bu değildi… Yardıma ihtiyacım vardı! Tara’yı kurtarmam gerekiyordu ama daha bunun nasıl olacağını bile bilmiyordum.

“ HİLAL!” Kuzey’in çığlığı hiç beklemediğim bir anda tüm ağaçların arasında yankılanmıştı. Yankıyı istemeden de olsa takip ettim. Burası… O kadar tanıdık hissettiriyordu ki… Buraya daha önce gelmiştim.

Kuzey’in arkasındaki park etmiş araçlar ve park yerleri hafızamda hiç isteyeceğim en son görüntüyle eşleşti.

Kaz dağlarındaydık. Yeniden…

“ HİLAL ACELE ET! NİSAN ÖLÜYOR!” Tara’nın zihninde olduğumu biliyorlar mıydı yani? Dönüp ifadelerine bakamazdım çünkü gözlerimi Kuzey’in önündeki açık gözlerini bana dikmiş kızdan ayıramıyordum. Uzamış saçları, görev için giyinmiş bedeni ve ifadesiz suratı karların içinde öylece yatıyordu…

Öylece yatıyordum.

Derin’in bağırışlarını duyduğumda arkamı dönmeyi ölesiye istiyordum. Yüzüne belki de son bir kez bakabilmeyi… Ama bir şey beni hipnotize olmuş gibi kendi bedenime bakmaya zorluyordu. Ne sormam gerektiğini bile bilmiyorken cevabın orada olduğunu biliyordum. Kuzey bunu fark etmiş gibi başımı karların içinden kaldırarak kucağına yerleştirdi.

İrkildim. Buz kesmiş ellerinin yanağıma değdiğini hissedebiliyordum. İstemsizce elimi kaldırarak yanağıma dokundum. Bunu hissetmiştim… Hala bedenimle bağlıydım, tıpkı Arya’ya olduğum gibi kendimle olan bağım da henüz yok olmamıştı. Hala hayattaydım, hala bendim.

“ Hissettin…” Kuzey aslında uzağımda olmasına rağmen fısıltısını duyabilmiştim. Nihayet gözlerimi kendimden ayırıp onunkilerle buluşturduğumda az öncekinin aksine umutla ışıldadığını gördüm. “ Hissedebiliyorsun Nisan! Hala hayattasın!” Kuzey’in yüzüne henüz yerleşmiş gülümseme bir anda siliniverdi. Beni sertçe kendine çekip sarılırken sarsıldığımı hissettim. Sebebiyse bir saniye kadar sonra beliriverdi. Ağaçların arasından açıklık alana fırlayan ruhları ve kayarak düşen boş bedenleri görünce kafama dank etti.

Ben hala bendim!

Arkamı dönüp Tara’ya koştum. Kendimi dizlerim onun bacaklarının üst kısmına gömülecek şekilde yere attım. Tara’nın gökyüzünden ayırdığı bakışları benimkilerle buluştu. Yarasıyla ilgisi olmayan bir dehşetle gözleri açıldı. Konuşmak için dudakları aralanınca başımı hızla iki yana salladım. Yanındakiler ona neler olduğunu anlamaya çalışırken Tara’nın şu durumda bile gözleri benim için dolabiliyordu.

“ Hayır Tara, Henüz değil! Zamanı değil.”

Arya’yla bunca zamandır yaptığımız antrenmanlarda fark ettiğim bir şey vardı. Çok geniş bir alanda zamanın akışıyla oynamak zordu ama aynı şekilde bunu insan bedeni gibi zamana göre küçücük birer noktadan ibaret olan dar alana indirgemesi daha da zordu. Benim yeteneğim tüm evrendeki zamanı aynı anda etkilemiyordu. Onu kırıyordu. Henüz büyük ölçekli bir zaman değişimi yaratmadığım için oluşan kaymalar var olduğu bölgeyi kötü etkilemiyordu.

Şu ansa sorun ne büyük ne de küçük ölçekte zamanı kontrol edemeyecek kadar güçlü olamamamdı. Bedenimle olan zayıf bağım beni zamanı tüm bu dağ sıraları için geri almaya zorlayacaktı ve Tara’yı bu hale getirip kaçan şey her neyse, geri gelecekti.

“ Durduğumuzda çabuk davranmak zorundasın Tara, hayatın buna bağlı… Hayatımız buna bağlı!” Tara gözlerini belli belirsiz kırparak beni onayladı. Geri aldığımda oluşan kırılmalar kişilerin zihnine de yansıdığı için bu kaymayı fark edemiyorlardı. Sadece onu kontrol eden kişi olarak ben edebilirdim. Birbirimize bağlı olduğumuz için Arya bazı sahneleri hatırladığını söylerdi. Umarım ki bu doğruydu çünkü Tara ona olanları hatırlamazsa bunu bir kere daha yapacak gücüm olmayacaktı.

Aslında hiçbir şey için gücüm olmayacaktı…

Geri!

Tara’nın yarasının üzerinde kenetlediğim ellerimde kimsenin göremediği beyaz flaşlar çaktı. Zamanın hortum gibi içimden sürüklendiğini hissedebiliyordum. Hilal ve diğerleri hızla ayağa kalkıp geri geri koşmaya başladı. Karın içinde duran ve üzerindeki kan lekeleriyle sinsi sinsi sırıtan bıçak havalanarak son hızda Tara’nın karnına saplandı. Akışın içinde Tara dizlerinin üzerinde doğrulurken yan tarafta abimin bıçağının kestiği mavi bir ruh yeniden bir araya geldi.

Hayır! Hayır, hayır Yaman olamaz! O ölmüşken şimdi geri geliyor olamaz!

Ama duramazdım… Her şey için çok geçti. Alevlerin ve birbirinin üzerinden atlayan insanların yarattığı karmaşanın içinde zaman bana doğru akmaya devam etti. Ta ki bıçak çıkıp Tara’nın boğazını kesmekle tehdit eder gibi duran Yaman’ın eline geri dönünceye dek.

Ellerimi artık Tara’nın uzanmadığı boşluktan çektiğimde her şey normal akışına geri döndü. Tara’yla ikimiz dizlerimizin üzerine çökmüş birbirimize bakıyorduk. Alnından boncuk boncuk inen terlerde kendi nefesi kesilmiş halimi gördüm. Sahip olup olmadığıma emin olamadığım ciğerlerimde hava kalmamıştı. Zamanı sandığımdan çok daha fazla geri almak zorunda kalmıştım ve içinde bulunduğum şartlarda bu, beni bitirmişti. Kelimenin tam anlamıyla, bitmişti…


“Kimse vazgeçilmez değildir Kuzey. Ne sen ne ben ne de Tara.” Duyduğum son şey Yaman’ın bu sözleri olmuştu. Ellerimin Arya’nın tüm çabalarına rağmen kayıp gittiğini hissettim. Düşüyordum… Bu sefer gerçekten ve çok sert bir şekilde düşüyordum. Belki de bu boşluk hissini, ya da herhangi bir hissi son defa yaşıyordum. Hayaletlerin hissedip hissedemediğini bilmiyordum.

Öğrenmek üzere olmaktansa nefret ediyordum.

Bu, iki buçuk sene önce Arya’nın heykeli ruhumu aldığında yaşadığımdan çok farklıydı. Çok daha keskin ve hızlıydı. Arkamda ve karşımda olmalarını bilmeme rağmen dönüp kimseye bakamayacağım kadar ağırdı. Bakmama gerek kalmadan hafızamın en canlı köşesinden fırlayıp gözlerimin önüne gelen yüzleri kadar yakıcıydı. Ölüm, iki sene önce kucakladığım soğuk bir heykel değildi… Ölüm, umarsızca aldığın tüm o nefeslere inat tek birine sıkıştırdığın hayatından ibaretti.

Yaman’ın eli aşağı inerken Tara’nın ışıklı kahve gözleri gümüşe döndü.

“ Zamanı değil Nisan.” Mavi alevlerin sardığı parmakları en az görüntüm kadar saydam zihnimin içine girdi. Diğer eliyle Yaman’ın darbesini kolaylıkla savuşturmuştu. Alevlerden kaçmak için geriye savrulmuştu.

Kelimenin tam anlamıyla kafamın içinde dolanan Tara’nın parmakları buz gibiydi. Her hareketlerinde uyarılan sinirlerimin kazandığı gücü hissedebiliyordum. Elimde olmadan içime akan enerjiyle bacaklarım seğiriyordu. Tara’nın suratında Arya’ya ait olduğunu çok iyi bildiğim bir gülümseme belirdi.

“ Kendine iyi bak küçüğüm.” Kafamda ani bir yumruk gibi patlayan alev beni daha önce hiç deneyimlemediğim kadar büyük bir güçle geriye, kendi bedenime itti. Tara’nın alevi onunla aramdaki bağı keserek sonsuza dek yok etti.


“ Gitmeliyiz, hem de hemen!” diye bağırdı Derin.

“ İşlerin bir anda aleyhimize dönüp dönemeyeceğini bilemeyiz. Hazır şansımız varken gitmeliyiz.” Arda onu onayladı.

“ Önce Tara’ya ulaşmalıyız… Kuzey sen Aislin’le ilgilen, Derin sen de Nisan’ı koru.”

“ Uçağı geri çağırabilirim, bana acil bir durumda buna basarsam hemen döneceklerini söylemişti.”

“ Harika, onları geri çağır o halde. Ben Yaman’ı oyalarım.”

Konuşmalar… Nefes nefese, heyecanlı konuşmalar… Hemen başucumda ezilen karın çıkardığı inilti… Ve kar… Evet kar, tüm o soğukluğuyla ve ıslaklığıyla içime işlemiş kar. Parmaklarımın altında uzanan yumuşacık kar… Ciğerlerime dolan buz gibi hava… Üzerime düşüp göz kapaklarımın rengini koyulaştıran bir gölge…

Hissetmek… Nefesi, karı, güneşi, toprağı, gölgeyi, teni, bedeni, suyu, havayı, ışığı… Sadece ruhani boyutlarda ya da fiziksel yanılsamalar olarak değil, gerçekten hissetmek, dokunmak… Hayatının aslında her anında bunca şeyi algılayabildiğini fark edememek…

Sadece anılardan ya da düşüncelerden değil, bedenen var olmak… Yaşamak… Belki kıyısında, belki ortasında ya da daha en başında… Sadece bir saniyeliğine bile olsa yaşamak henüz açılmamış gözlerimi hayata açtığım ilk anda olduğu gibi ağlama isteğiyle dolduruyordu.

“ Ayas, dikkat et!” Derin’in korku dolu çığlığı benim ateşleyicim olmuştu. İçimde kelimenin tam anlamıyla bir alevin patlayıp beni hareke geçirdiği hissettim. Gözlerim sınırlarını zorlarcasına açılırken üzerime eğilen Derin’i korkudan arkaya düşürecek kadar büyük bir hızda yerden destek alarak ayağa fırladım.

Yumruğumu saran büyük alev topunu Yaman’ın kafasına fırlattım. Tara yerde baygın bir şekilde uzanırken abim kendini ona siper etmişti. Biraz arkalarında duran sarışın adamın beni görünce yaşadığı tereddüdü ben yaşamamıştım. Burada olma sebebini bilmesem de kim olduğunu çok iyi biliyordum, Arya’nın küçük kardeşi Adam…

Alevden son anda kurtulan Yaman nereden geldiğini anlamak için baktığında ben aramızdaki mesafeyi çoktan yarılamıştım. Bacaklarım koşmam için bana yalvarıyordu sanki. Bu itici gücü hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki! Yıllardır içimde biriken tüm enerjiyi Yaman’ın üstüne kusmaktan daha çok beni ne tatmin edebilirdi?

“ Ayas?” Derin’in soru soran bağırışı beni gülümsetmişti. Abim başını kaldırıp beni ayakta görünce neredeyse küçük dilini yutacaktı. “ Ne yapıyorsun? Onu tehlikeye atıyorsun!”

“ Be… Ben değilim.” Derin muhtemelen bu fısıltıdan farksız sözleri duyamasa da ifadesinden anlayabilirdi. Aynı ifadeyi paylaşan Yaman, geriye doğru bir adım attı.

“ Hey!” Bağırarak tüm ilgiyi üzerime çektim ve tam o anda zamanı dondurdum. Yürüyerek zaman kaybetmek istemediğimden Yaman’ın yanına kadar koştum. Tüm bedenimdeki alevi harlayan derin bir nefes alarak zamanı serbest bıraktım.

“ Abimden uzak dur.” Yaman’ın yanında bitmeme şaşırma fırsatı bile olmamıştı. Ben bedenime dönerken onun da bedenine geri dönmesi büyük şanstı. Aksi takdirde bu yumruk asla o kadar iyi hissettirmeyecekti.

Masmavi kesmiş yumruğumu tüm gücümle yüzünün ortasına indirdim. Etinden gelen cazırdamayı da yanık kokusunu da gülerek karşıladım. Beklemediği anda yediği darbenin etkisiyle yere yığıldı. Çığlıklar içinde kara gömdüğü yüzünden dumanlar çıkıyordu.

“ Bunun için ne kadar beklediğimi sadece sen hayal edebilirsin Adam.” dedim karşımda inanamaz gözlerle beni izleyen sarışın adama. Çevremdeki tüm karları eritecek güçte alevin bedenimden dışarı taştığını hissediyordum. Kendimi durdurmaya dair en ufak bir girişimim dahi yoktu. Alevler arkamda kanat misali dalgalanıyordu. Tenime değen soğukluğu içimdeki öfkeyi daha çok ısıtıyordu. Bunu hissetmek istiyordum. Bu duyguyla hareket etmenin beni zehirleyeceğini bilsem bile, kullanmayacak olsam bile hissetmek istiyordum. Her şeyi hissetmek ve hissettiklerimi başkalarına hissettirmek istiyordum.

“ Arya sevgilerini yolladı.” dedim gülerek. Kanatlarımdan fırlayan alev kuşları ona ulaşmadan önce Adam kendi alevlerinin içinde kaybolmuştu.

Kaçmıştı.

Harika diye düşündüm. Kaçması kesinlikle işime gelirdi. Çünkü alevlerin onu öldüremeyeceğini biliyordum. Onu öldürecek tek şeye sahip değilken ölümüne bir düelloya girmektense başıma daha sonra bela olmasını tercih ederdim.

“ Tara’yı al ve şu uçağa gidin.” dedim abime. Yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. Yüzüne bakarsam yumuşamaktan korkuyordum. Ne olursa olsun söylediğimi yapacağını umarak yutkundum. Tara’nın baygın olmadığını onun koluna yapışıp duyamadığım bir şeyler fısıldadığında fark ettim. Abim hiçbir şey demeden ya da diyemeden söylediğimi yaptı.

“ Nasıl, canın yanıyor öyle değil mi?” dedim ayağımla Yaman’ın suratını kendime çevirerek. “ Bana zamanı geri alarak sana bunu yüzlerce kez yapmamam için tek bir neden söyle.” Ayağımı çekerek ayağa kalkmasına izin verdim. Tek bir yanıkla yığılıp kalması kesinlikle hayal kırıklığı olurdu.

Hala dumanlar çıkan deforme olmuş suratında tüm bu zaman boyunca aslında niyetini hiç gizlemeyen gülümsemesi vardı.

“ Ona söylemiştim!” dedi gülerek. “ Tara’ya zarar verirsem senin geri gelip onu da kendini de kurtaracağını söylemiştim! Arya’ya olan saplantısı yüzünden kabul etmedi ama ben haklıydım!” Ağzına dolan kanı eriyen karlar yüzünden oluşan su birikintilerinden birine tükürdü.

“ Hayatını kurtardım sayılır. Hediye olarak verdiğin bu yanığın beni durdurmayacağını biliyorsundur herhalde!” Kanatlarımı tek bir nefes alışta iki katına çıkarınca istemese de korkuyla geriye bir adım attı.

“ Yapabileceğim en kötü şeyin o yanık olmadığını biliyorsundur herhalde.”

Tepemden geçen hava aracının yarattığı akımı hissetsem de onu göremiyordum. Çevremde süregelen bir arbede vardı. Bir tarafın merkezin en iyi kalite hırsızları olduğuna emindim. Bu durumda diğerleri de kaçaklar olmalıydı. Bakan bile olsa abimin nasıl bu kadar adamı böylesi bir görev için topladığını merak etmiştim.

Kaçırdığım çok şey vardı ve bunun içimde yarattığı boşluğu birileri hayatlarıyla ödeyecekti.

“ Aslında Yaman, her konuda yanıldığını da söyleyemem.” dedim yavaşça yürüyerek. Yaman da aramızdaki mesafeyi koruyacak şekilde yürüyordu. “ Kimse kimseyi kandıramaz, inanmayı biz seçeriz. Sana ve tüm anlattıklarına inanmayı seçen, sorgulamayan bizdik. Yani bu olanların bir kısmını senin değil bizim hatamız yapar.” Yaman bu konuşmanın sonu nereye gideceğini sessizce bekliyordu. “ Tercihlerimiz bize ait. Tercih yapma özgürlüğümüz varsa sorumluluklarına katlanma gücümüz de olmalı.” Yürümeyi keserek ifadesiz yüzümü onun yanık yüzüne çevirdim.

“ Bütün bu insanlar senin yanında olmayı seçti, o halde bedeline göğüs germeliler.”

Tepki vermesine fırsat bırakmadan yumruğumu tıpkı Yaman’ın suratına yaptığım gibi tüm gücümle toprağa indirdim. Alevler ellerimden toprağın içine akıyor ve patlamayla oluşan enerji misali her yere yayılıyordu. Erimeyen kar kütleleri birkaç saniye içinde suya dönüşmüş şimdi buharlaşarak gökyüzüne yükseliyordu.

Yayıldıkça tüm alanı hissedebiliyordum. Alevim benimle aynı tarafta olmayan herkesi yakalayıp yakıyordu. Ormanın derinliklerin çığlıklar geliyordu. Hızla genişlettiğim içindeki her bir kaçak, kâhin, seçilmiş kısaca Yaman’a yardım eden herkes geriye külleri bile kalmayacak şekilde yanıyordu. Henüz ulaşamadıklarımın kaçmaya başladıklarını gökyüzüne ok gibi fırlayan mavi dumandan anlayabiliyordum. Bedeninin içinde olanlarsa koşma gibi acınası girişimlerde bulunuyordu.

Devam edebileceğim halde çoğunu yok ettikten sonra kaçmaya devam edenlerin gitmesine izin verdim. Yaman’ın kendi ruh aleviyle üzerime atlaması… İşte beklediğim tepki buydu. Ölen adamlarından birini bile önemsemiyordu. Önemsediği tek şey sayıydı ve az önce bu sayıyı oldukça azaltmıştım, hem de tek harekette. Bu onun kaldırabileceği bir şey değildi.

Yine de geri döndüğümü ve artık her şeyin farklı olacağını dillendirecek tanıklara ihtiyacım vardı. Ne acı ki Yaman bunlardan biri olamayacaktı.

Yerimden dahi kıpırdamadım. Kanatlarım beni koza gibi sararken Yaman’ın saldırısının yutulması karşında verdiği tepkiyi izledim.

“ Sana az önce bana zamanı geri almamam için bir neden ver demiştim.” Kanatlarımı yeniden açarak daha da büyüttüm. “ Cevabı ben vereyim, sen zamanı bekletmeme değer misin ki? Seni durdurmak için fazladan çaba neden gereksin ki?” Öfkemle konuşuyor olmama rağmen alevimi harlayan şeyin hüznüm olması ironikti. Beni sevdiğim her şeyden ayıran bu adama duyduğum öfke yeniden kavuştuğum insanlara olan sevgimin yanına yaklaşamıyordu.

“ Şimdi, senin tercihlerinin bedelini ödeme vaktin Yaman.” Zeki bir adamdı. Şu an benim karşımda tek başına duramayacağını biliyordu. Bu yüzden bulduğu ilk fırsatta kaçmaya çalışacağından adım kadar emindim. Buna izin vermeyeyse hiç niyetim yoktu.

Alevlerini benim az önce yaptığım gibi çevresine sararak saldırımdan kaçınmaya çalışırken atladığı bir nokta vardı. Güçlü olduğu için çalışarak alevleri çağırmayı başarmış olabilirdi ama ben Ay Işığıydım… Onun zorla sahip olduğu alevler benim onlara hükmetmem için yaratılmıştı. Benden güçlü bile olsaydı alevleri benimkilerle boy ölçüşemezdi.

Ellerimle yönettiğim alevleri bir bıçak gibi kullanarak savunmasını yardım. Şaşkınlığı benim avantajımdı. Yarattığım açıklıktan gönderdiğim alevlerle Yaman’ı gökyüzüne doğru fırlattım. Bu ona beklediği fırsatı sağlayacaktı. Alevlerle yeterli güç yaratabilirse kaçabilirdi. Ama o kadar güçlü değildi. Onu öldürdüğüm anda yüzünde bu gerçeğin yarattığı gölgeyi görmek istiyordum. Onun yüzünden ölen milyonlarca ruhun gölgesini görmek istiyordum o yanık suratta.

Beni iki kere öldürmeye çalışmasının bedelini anlamış olarak acı içinde yok olmasını istiyordum!

Yerden destek alarak kendimi yukarı fırlattım. Yaman’ın başarısız olan kaçma girişimi beni gülümsetmişti. Onu alevlerle kendime çekip kollarıyla bacaklarını bağladım. Yer çekimiyle hızla aşağı düşmeye başlamıştık. İç organlarımın yer değiştirir gibi yarattığı hissi kucaklayarak Yaman’a ağzıyla burnunu yer değiştirecek bir yumruk indirdim. Ardından attığım hiçbir yumruk beni dağılan yüzünü gördüğüm anki kadar tatmin etmedi. Yere iyice yaklaşıp hızlandığımız anda ona daha da hızlı yere çakılacak şekilde sıkı bir tekme geçirdim. Yaman’ı ölümüne uğurlarken alevden kanatlarımı açarak yavaşladım.

Toprağın üzerinde hareketsiz kırmızı bir leke olarak onu görünceye dek havada asılı kaldım. Yere çarptığında gelen o tok sesi de çığlığını da hayatım boyunca unutmayacaktım. Daha sonra onu bağlamak için kullandığım alevlerle bedenini yakarak yok ettim.

Yaman gitmişti. Bu sefer sonsuza dek…

Aşağıdaki hırsızlar açık kapılardan gördüğüm abimin hareketiyle araçlara binip uzaklaşırken ben de kapıya doğru uçtum. Son adımda tükendiğimi hissederek kapıya tutundum ve o anda kanatlarım yok oldu.

Kapıda bekleyen Derin ve abim beni yakalayıp içeri alırken belki bir gün bu gün yaptığım bütün bu şeylerden pişman olabileceğim geldi aklıma. Belki bir gün… Ama kesinlikle bu gün değil.


Nefes nefese yere çökünce hepsi başıma toplandı. Tabii ki herkesi yararak canice yanıma ulaşmayı başaran ilk kişi Hilal’di. Beni evirip çeviriyor yaralanıp yaralanmadığımı kontrol ediyordu. Sanırım muayenesinin sonucunu diğerleri de merakla bekliyordu ki herkes nefeslerini tutmuş kıpırdamıyordu.

“ İyi misin? Bir yara aldın mı? Vücudunda herhangi bir gariplik hissediyor musun? Aç mısın, susadın mı? Görüşün net mi beni duyabiliyor musun? Bir dakika… Beni tanıyor musun? Adını söyleyebilir misin? Bugün sence günlerden ne? Ne kadar zamandır burada olmadığının farkında mısın?”

Dökülmek için susmasını bekleyen yaşlar gözlerinde birikmişti. Şu an ondan bir farkım olduğunu sanmıyordum. Her zamanki gibi tam formundaydı ve bir rapçiyi bile kıskandıracak hızda sorularını diziyordu. Bunu özlemiştim. Ufak, minicik aptal detayları bile deli gibi özlemiştim. Gülümseyerek kafamı çevirmeye çalışan elini tuttum.

“ Hilal… Ben iyiyim.” Sesim onda susturucu etkisi yapmıştı. Gözlerini kapatarak derin bir iç çekti.

“ Az önce aşağıda bir katliam yaptığının farkındasın değil mi?” dedi. Sesi titriyordu. Gülerken yaşların gözlerimden akmasına engel olamadım. Bu anda bile bana öğüt vermeyi sadece o deneyebilirdi.

“ Ben de seni çok özledim.” İkimizde hıçkırarak ağlamaya başlarken Hilal beni kendine çekip sıkıca sarıldı.

“ Sen tam bir geri zekâlısın! En başından sana kim gidip kendini feda etmeni söyledi ki?! Aptal! Beyinsiz! BEYİNSİZ!” Hilal hıçkırıkları arasında onun dillinde sevgi sözcüğü olan sıfatları sıralıyordu. Her saniye beni biraz daha sıkıyordu. Yüzümü saçlarının arasına gömerek ağladım. İsterse beni bu şekilde sarılarak öldürebilirdi. Artık bunun mutlu bir ölüm olduğunu bilecek kadar deneyimim vardı.

Kendini geri çekip gözlerini kurulamaya çalıştığında ona daha yeni sarılmış gibiydim. Biraz hevesi kursağında kalmış hissediyordum ama sonra Hilal’in bunu arkada ağlayarak bana bakan güruh için yaptığını fark ettim.

Kalbim resmen mutluluktan parçalanıyordu. Tara yattığı yerde gülümseyerek bana bakıyordu. Kesinlikle bir insanın olabileceğinden çok daha yorgun görünüyordu. Dilim varmasa da bu durumda yarı ölü demek daha doğru olurdu ve hepsi benim içindi, beni geri getirmek içindi… Aslında ikimizde muhtemelen haftalarca yürüyemeyecek kadar bitik vaziyetteydik. Beni ayakta tutan tek şey geri dönmüş olmamın bedenimde yarattığı adrenalin patlamasıydı ama yavaş yavaş onun da geri çekildiğinin farkındaydım. Tara gibi yığılıp kalmam çok uzun sürmeyecekti. Bu yüzden kendimden geçmeden önceki her saniyenin kıymetini bilmek istiyordum.

Hemen yanında tanımadığım kıvırcık saçlı bir kız ve onun başında bekleyen ve gülümseyen gördüğüm en sevimli erkek çocuğu vardı. Bana gülümsemesi içimi ısıtmıştı. Kendimi ona gülümsemekten alıkoyamamıştım. Kimse hiçbir soru sormuyordu. Uçağın içindeki hava elimi uzatsam tutabileceğim kadar duygu yüklüydü.

Çöktüğüm yerden yavaşça ayağa kalkıp kollarımı açtım. Gözyaşlarımın tuzlu tadını dudaklarımda hissedebiliyordum.

“ Ee, kim sarılmak ister bakalım?” Hepsi aynı anda hem gülmeye hem de daha çok ağlamaya başlarken kendini herkesten önce kollarıma atan abim oldu. Beni etrafında döndürürken bunu daha önce yaptığımız yüzlerce an zihnime doldu. Hala ağlamaya devam etsem de kahkahalarım uçağın içinde çınlıyordu. Geri çekilip kıpkırmızı olmuş gözleriyle benimkilere baktı. Ellerini yüzümün iki yanındaydı. Sıcacık ve tanıdık…

“ Bir daha benden izin almadan hiçbir yere gitmeyeceksin anladım mı küçük hanım?”dedi gülerek. Gülüşü gözyaşlarıyla yıkamıştı. Boğazıma oturduğunu hissettiğim yumruyu yutmaya çalışarak başımı salladım.

“ Artık gizli saklı işler yok.”dedim onay almak ister gibi bakarken. Gülümsemesi gölgelenmedi bile.

“ Asla.”

“ Seni özledim abi.” Sözlerim onu şaşırtmış gibi durakladı. Yüzümü kendine yaklaştırarak alnıma minik bir öpücük kondurdu.

“ Ben de seni Nisan… Hem de çok.”

“ Açılın, sıra bende!” Abim gülerek kenara çekilirken Arda kocaman kollarını belime doladı. “ En sevdiğim ucube şehre geri dönmüş!”dedi gülerek. Kahkaha atmaktan karnıma ağrılar girdiğini hissedinceye dek güldüm. Boynuna doladığım kollarıma onu sıkıca kendime çektim. “ Senin kaslarını pompayla mı şişirdiler?”dedim gülerek. Onu en son gördüğüm halinin neredeyse iki katıydı.

Ne zaman geri döneceğim anı düşünsem zihnimde hep bir duygu seli yaşanıyordu. Sonra Arda geliyor ve komik bir şey söylüyordu. Bana sarılıyor ve mührü kırıp geçmişimi öğrenmeden önce her zaman abimmiş gibi beni kollayan sıcacık kollarını bana doluyordu. Tıpkı şu anda oluğu gibi. Eğer bu anda gerçekten güleceksem bunu Arda’dan başka kimse sağlayamazdı. Yüzünden boynuma akan yaşlarını diğerlerine göstermemek için ona sıkıca sarıldım. O her zaman işleri şakaya vurup içinde hepimizden daha duygusal olan biriydi ve şimdi tüm o duyguları ilk defa engel tanımazca tenime akarken gülüp şakasını devam ettirerek bu anı olabildiğince diğerlerinden gizlemek istiyordum.

“ Artık buradayım. Kovsan da gitmem koca adam.”diye fısıldadım kulağına. Dişlerini sıkarak kendini durdurmaya çalıştığını hissediyordum. Başını sallayarak bana cevap verdi. Kesik nefes alışları düzelene kadar ona sarıldım. Gözlerimi kapatıp saçlarını okşadım. Sonunda geri çekilecek kadar kendini topladığında gözleri hala kırmızıydı.

Henüz Derin’in yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Zaten Arda’nın hemen arkasında olan Kuzey’i görünce Derin’i sona bırakmanın daha iyi bir fikir olduğunu anladım.

“ Seni gördüm.”dedi Kuzey kontrol etmekte zorlandığı bir sesle. “ Tara seni bedenine göndermeden önce…” Zamanı geri alırken ona benimle konuştuğu anı unutturduğum için mutluydum. Bir daha asla yüzünde öyle bir ifade görmek istemiyordum. Ona âşık olayım ya da olmayayım, seveyim ya da sevmeyeyim yine de o kadar yıkılmış olduğunu görmektense dünyayı yerinden oynatabilirdim.

Arkada topladığı kısa kuyruğundan kurtulup bağımsızlıklarını ilan etmiş saç tutamlarına gülerek baktım. Hep lisenin kısıtlamasından kurtulunca saçlarını uzatacağını ve kimsenin ona karışamayacağını söylerdi. Gerçekten yapmıştı ve üstelik sandığımın aksine inanılmaz yakışmıştı… Ama ben Arda’yla Hilal onunla saçları için dalga geçerken burada değildim… Yaşadığı hiçbir şey de onunla değildim. Onu öylece kendi dünyamın içine çekmiş ve sonra gitmiştim.

“ Özür dilerim…”dedim daha ben farkına bile varamadan. Yüzüne gelen bir tutamı kulağının arkasına atarken ellerim titriyordu. “ Sana yaşattığım her şey için.” Dudaklarım titremeye başlayınca sustum. Kuzey çözemeyeceğim kadar derin bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Bana doğru bir adım attı ve sonra yavaşça, ben kırılacak çok değerli porselen bir bebekmişim gibi kollarını belime doladı. Öyle bir nefes aldı ki ona yaşattığım şeyin ağırlığı resmen yüzüme vurdu.

Parmağıma dolanan tokasını çıkartarak saçlarını serbest bıraktım. Omuzlarına dökülürken bana her zaman çok hoşuma giden Kuzey’e has o kokuyu taşıdı. Bu her zaman yapmak isteyip cesaret bulamadığım bir şeydi. Kâbus gördüğünü sandığımda hep ona sarılıp saçlarını okşarken her şeyin olacağını söylemek isterdim. Ben onun saçlarını okşarken Kuzey’in boynuma değen nefesi titriyordu.

“ Özür dileme… Bir daha asla özür dileme bana söz ver.”diye fısıldadı kulağıma. Dudaklarını kulağımda hissedebiliyordum. “ Söz ver.”diye yineledi. “ Ne olursa olsun beni arkanda bırakıp gitmeyeceğine söz ver.” Yaşlar gözlerimden sessizce boşalıp sesimi boğuyordu. Ona ulaşmam epey vaktimi almıştı.

“ Seni asla bırakmam Kuzey. Durum ne olursa olsun yanında olacağım… Bir daha gitmek yok.” Beni bırakmadan önce o kadar sıkı sarıldı ki daha söyleyecek çok şeyi varmış gibi hissettim.

Ve işte geriye sadece o kalmıştı… Kuzey’in arkasında kollarını kavuşturup duvara yaslanmıştı. Bana bakmıyordu bile. Zemine bakan bakışları bomboştu… Orada olduğunu bilmeme rağmen ruhu bedenini terk etmiş gibi duruyordu. Şu anda ona koşmaktan daha çok istediğim ama daha çok korktuğum başka hiçbir şey yoktu dünyada.

Eğer gitmeden önce ona yaptığımı o bana yapmış olsaydı onu affedebilir miydim bilmiyordum. Arya’nın yanında beni her zaman korkutan odaklanmamı engelleyen an bu andı işte. Eğer Derin bana bakmazsa, eskisi gibi bana gülümsemezse geri dönmemin hiçbir anlamı olmayacağını hissediyordum.

Ona doğru attığım her adımda tüm vücudum zangır zangır titriyordu. Herkesin beni korkumla yalnız bırakmak ister gibi şimdi arkamda kalan Tara’nın başucuna toplanarak bana arkalarını döndüklerini biliyordum. Herkes izliyorken korkularınla yüzleşmesi sadece daha zor oluyordu bu yüzden onlara minnettardım.

Önüne geldiğimde Derin hala bana bakmayı reddediyordu. Yakından suratına bakınca içimin parçalandığını hissettim. Çok kilo vermişti. Omuzları bu ağırlığı taşıyamıyormuş gibi çökmüştü. Saçları yeniden benim alıştığım boyuna uzamış lacivert gözlerinin üzerinde dans ediyordu… Ama o gözler bana bakmıyordu… Parlamıyordu ve tek suçlusu bendim.

Tüm cesaretimi toplayarak elimi yüzünün sağına yerleştirdim. Vücudu elektrik verilmiş gibi irkilirken gözleri kapandı.

“ Yüzüme bakmayacak mısın… Derin?” Konuşurken arada durup yutkunmak zorunda kalıyordum. İsmini telaffuz etmenin bile benin üzerimdeki etkisine dair en ufak bir fikri var mıydı? Yüzüne elime yasladığını fark ettiğimde midemin soğuk ama tatlı bir ağrıyla büküldüğünü hissettim.

“ Gözlerine bakabilmek için ne kadar beklediğimi biliyor musun?” Sesi o kadar kırılgandı ki… “ Bana tekrar Derin dediğini duyabilmek için neleri göze aldım?” Ne elimi çekebiliyor ne de bir şey söyleyebiliyordum. Bana çektireceği her şeyi hak ediyordum.

“ Bir saniye önce sana sarılırken bir an sonra senin boş bedenini taşımak nasıl bir şeydi biliyor musun? Uyuyamamak, her yerde her anımda senin sesinle, anılarınla yaşamak… Seni koruyamadığım için nefes aldığım her an kendimden nefret etmek ama seni geri getirmek için hala o nefeslere ihtiyacım olduğunu bilerek hayatta kalmaya çalışmak… Hem de ölmek bu kadar cazipken.”

“ Derin…” Sesim yalvarır gibiydi. Hıçkırığımı tutarak nefes almaya çalıştım. Ne kadar konuşursa konuşsun haklıydı… Ama nasıl bir şey olduğunu bilmiyorken kendisiyle ölümü aynı cümle içinde kullanmasını kalbim kaldırmıyordu.

“ Yüzüne bakarsam… Tüm bunları unuturum ve seni, sana sarılmamdan bile daha hızlı bir şekilde affederim… Ama bu olmadan önce bunları bilmene ihtiyacım var Nisan. Bir daha bana bedeli senin hayatın olan tek bir nefes aldırmaya kalkarsan öyle bir ihtimal olsa dahi seni geri getirme işini diğerlerine bırakıp kendimi öldürürüm.” Gözlerini açınca yaşlar elime hücum etti. Bakışları sonunda benimkilerle buluştuğunda yaşlara bulanmış lacivert bir denizde kendi isteğimle boğulduğumu hissettim. “ Ben, sen olmadan yaşayamıyorum Nisan.” Elimden tutup beni kendine çekti. Kendimi tamamen ona bırakmadan önce sözlerindeki anlamı görmezden gelemedim. Sensiz yaşayamam dememişti, yaşayamıyorum demişti çünkü ona bunun nasıl bir şey olduğunu tattırmıştım…

İşte şimdi, gerçekten kendime hâkim olamıyordum. Sarsılarak ağlıyordum. Derin beni kendine bastırıp burnunu saçlarımın arasında gezdiriyor, bu onu iyileştiriyormuş gibi derin nefesler alıyordu. Ağladığını benimkine çarpan göğsünden anlayabiliyordum. Boynuna doladığım kollarımı bir an olsun gevşetemiyordum. Aynı şekilde o da beni gitmemden korkar gibi sıkı sıkıya tutuyordu. Hayatımın çoğu burada, bu iki kolun arasında geçmişti ama bana yetmiyordu… Birazcık bile yetmiyordu. Hasret kaldığım kokusunu burnum alışıncaya kadar doya doya içime çektim.

“ Özür dilerim Derin… Özür dilerim… O an başka şansım yoktu. Asla seni, sizi bırakmak istemedim. Biliyorum… Sana neler yaşatmış olabileceğimi biliyorum ve bu yüzden kendimi affedemiyorum.”

“ Yanımda olacağın her gün ben seni ikimiz içinde affederim.” Geri çekilerek alnını alnıma yasladı. Ellerini boynuma yerleştirmiş başparmaklarıyla yüzümü içimi titretecek kadar yumuşak hareketlerle okşuyordu. Nefesi suratımdaydı. Ne düşünebiliyor ne de konuşabiliyordum. Sadece onu ve ona olan sevgimi, özlemimi hissediyordum.

“ Seni seviyorum.” Sözcükler dudaklarımdan öylece dökülüvermişti. Aslında hesapsız olan bir şey değildi. Sadece daha güzel bir zamanda söylemeyi hayal etmiştim hep ama onu görünce dayanamıyordum. Son iki yıldır değil, çok daha uzun zamandır ikimize de yaşattığım o ruhu inciten anları tekrarlamak istemiyordum. Bana olan duyguları değişmiş olmasından korkmuyordum. Çünkü o benim Derin’imdi… Beraber olduğumuz sürece ikimizin de değişmeyeceğini biliyordum.

Cevap vermek yerine arkamızda bizi izleyip izlemeyen kimse var mı diye aldırmadan başını eğerek beni öptü. O kısacık anda sahip olduğum tüm yaraların iyileştiğini hissettim. Dudaklarını benimkilerden çabuk ayırarak gülümsedi. İkimiz de hala ağlıyorduk oysaki.

“ Hep sevdim.”dedi benim sözlerimi tamamlar gibi.

Elimden geldiğince neler yaşadığımı ve neler yaşattığımı ardımda bırakmaya çalışacaktım. Şimdi burada, hayattaydım ve benim için önemli olan tek şey buydu.

Bir anlam ifade eden tek şey buydu…

“ Portakallı kiraz çekirdeğim!!” Bağırışını duyduğum da yok artık diye düşünüyordum ama arkamı döndüğümde gerçekten de orada olduğunu gördüm.

“ Ayhan abi?!” Sırıtışım kulaklarıma kadar uzamıştım. İşte benim hayatımın da favori ucubesi Ayhan abiydi ve onu karşımda gördüğüm için küçük bir çocuk gibi tepinmek istiyordum. Koşarak sınırlarını zorlarcasına iki yana açtığı kollarına attım kendimi. Saçlarımı her zaman yaptığı gibi düğümlercesine karıştırırken kıkırdadım. Derin’le abiminse arkamdan resmen kahkaha attığını duyabiliyordum.

“ Sen yokken buralar çok sessiz be şerbetli çöreğim.” Sadece bir an için ciddi görünüp bana sıkıca sarıldıktan sonra beni bırakarak kaşlarını çattı. “ Tabi ki eksiklerim olabilir ama durum raporu şöyle; sen yokken bu hanım kız burnunu çıplak adamların olduğu kitaplardan çıkarmadan önüne geleni kesip biçti. Kaç kere salyasını akıttığı kitabı kurtarmak için onu merkezden evine kışkışladım hatırlamıyorum bile! Onun eşantiyonu şu kaslı çocuk aldı yürüdü. NBA’de oynamaya başlamış diye duydum. Tabi artık sağlam yerde tanıdıkları var istediği yerde oynar çakal. Aha bu sarı çocuk” Öksürerek düzeltti. “ Yani çok sevgili işverenim tansiyonumdan bile daha hızlı yükselerek organizasyon başkanı oldu. Şu tontoş Ethan var ya o öldü, onun yerine artık Jay bakıyor. Sonra efendime söyleyeyim şu uzun saçlı var ya Doğan’ın oğlu, hah işte o! O biraz iyi saatte olsunlara karıştı. Detayları bilmiyorum, öğrenmeyi de reddediyorum! Ha ama yiğidi öldür hakkını yeme merkezdeki yazılımların çoğunu geliştirdi yumurcak… Sonra şu arkada yarı ölü vaziyette yatan kızımız var bir de… İnsanın biraz korkusu olur yahu! Jay’e yapmadığını bırakmadı resmen! Bir de bir pollyanna bir pollyanna anlatamam sana! Yazdığı felaket senaryoları yüzünden merkezde iki gün tuvalete yalnız gidemedim. Hah, senin aptal zaten sürekli bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz modlarında dolanıyordu. Allahtan bunlar hep yanındaydı da tutuyorlardı. Bir meyhaneye gidip kendine rakı sofrası kurdurmadığı kaldı boyu devrilesicenin! Sanki sen ölmüşsün de… Neyse işte. Ben de bu yeni kız üstünde çalışıyordum. Görünemez uçak! Çok havalı değil mi?” Tepki veremeden bir karış açık ağızla Ayhan abiye bakıyordum.

“ Hah, bu sefer cidden devreleri yandı. Tebrik ederim seni Ayhan abi.”dedi Hilal elini kolunu oynatıp benden tepki almaya çalışarak. Herkesi gülme krizine sokan ve beni yeniden evde hissettiren tepkimse oldukça kısaydı.

“ Nasıl ya?”