top of page
  • sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 8.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-8-

Kuzey



“ Başka şansımız yok Tara, odaklan.” dedim belki de biraz fazla sert bir sesle. “ Bunu senin yerine ben yapamam.” Tara birkaç kez derin nefesler aldı ona anlattığım şekilde tekrar denedi.

İkizleri, Young Jae ve Kwang Ho’ya yaptığımız gibi gidip öylece alamazdık. Öncelikle, o ikisinin Walker’dan hoşlanmadığı ve bizimle gelmek istediği barizdi. Bu ikiz kâhinlerinse ne tarafa daha yakın olduklarını bilmiyorduk. Nisan kızın bunu istemeden yaptığında ısrar ediyordu. Umarım haklı çıkardı. Ancak içeriden yardım alırsak Walker için bu kadar önemli iki kişiyi buradan çıkarabilirdik. Bu yüzden Tara uzaklığı bahane etmeyi bırakıp kızın zihnine konuşarak onu ikna etmeliydi.

Yerlerini bulmak Edmund’un umduğundan daha uzun sürmüştü. Atina yakınlarında ormanlık bir alandaydık. Sık çam ağaçları bizi gözlerden gizliyordu. Aldığımız haplar sayesinde zihinlerden de gizleniyorduk. Görüp hissedebildiğim kadarıyla burası, Rusya’daki yerleşkesini devede kulak bırakıyordu. Antik çağdan olduklarını tahmin ettiğim kalıntıların arasında, içinde, altında yüzlerce insan hissediyordum. Yeraltı tünelleri, geniş galeriler, yerüstünde birbirine bağladığı kalıntılardan çok daha fazlası yerin altındaydı. Walker belki de burayı Agarta’nın bir prototipi olarak tasarlamıştı.

Gecenin karanlığında gözlerimi kısarak yosun kaplamış beyaz taşların önünde hareket eden karaltıyı izledim. Gerçekten şanslı günümde olmalıydım. Ne aslında bir kazı alanında olmamıza rağmen etrafta gri vardı ne de karaltının o kız olduğunu anlamak için yüzünü görmeye ihtiyacım vardı. Marsilya’da bir kere enerjisini hissetmiştim. Bu onu tekrar tanımlayabilmem için yeterliydi.

Bazen keşke bunun bir açma-kapama tuşu olsaydı diye düşünüyordum. Çevrenizdeki her şeyi, her hareketi ve enerjiyi geniş bir çapta hissedebilmek uykuya ihtiyacınız olduğu gecelerde çekilmez olabiliyordu.

“ Bu o. Şu an yeterince yakın artık onunla konuşabilirsin.” Tara odaklanmak için kapattığı gözlerini açmadan başını salladı. Neredeyse aynı anda karartının irkilerek durakladığını gördüm. “ Kızı korkutma, adını sor önce nazik ol.” Duyamadığım bir konuşmaya yardımcı olmaya çalışmak utanç vericiydi.

“ Sordum bile sivri zekâlı, adı Stheno ve evet düşünceleriyle cevap verebileceğini konuşmak zorunda olmadığını da belirttim. Bundan sonrasını bana bırak ve rahatla.” Güvence vermek ister gibi bileğimi tuttu ancak rahatlamam bu kadar çok şey hissederken olası değildi. Aradan ne kadar zaman geçmişti bilemiyordum. Tara da karaltı da öylece durmuş kimsenin misafir olamayacağı bir sohbeti paylaşıyorlardı. Acaba kız Tara’ya güvenmiş miydi? Walker’dan uzaklaşmak istiyor muydu?

“ Walker şu an burada değilmiş.” dedi Tara gözlerini açarken. Karartıysa harekete geçmiş kalıntılara doğru ilerlemeye başlamıştı. “ Kızın adı Stheno ve erkek kardeşinin adı da Soterios. Anlayacağın üzere Yunanlar. Daha sadece yirmi üç yaşındalar ama güçlerinin farkına çok küçükken varmışlar. Aislin’in eskiden yaptığı gibi Walker onları bulmadan önce kâhinlik yaparak yaşıyorlarmış. Tahmin ettiğimiz gibi yetenekleri birbirleriyle ilgili. Stheno’nun deyimiyle kardeşi ve o kimsenin karışamayacağı bir frekansa sahipler. Dünyanın neresinde olursa olsun birbirlerinin zihinlerine. İkiz telepatisini ileri boyuta taşımışlar. Birinin duyguları, düşünceleri ve fikirlerini ötekini etkiliyor.”

“ Birini gönderip ötekini yanında tutarak işini hallediyordu o halde.” dedim. İyice saklanabilmek için oturduğu yerde kaykılırken evet anlamına başını salladı. “ Buradaki işimiz bitmedi sanırım?” Kalkmak için hiçbir çabası yoktu.

“ Bir şey öğrenip bana söyleyecek sonra gidebiliriz.” Duraklayarak endişeli bir şekilde dudaklarını dişledi. “ Ama bir iyi bir de kötü haberim var.” Kötü haber olmaması gibi bir olasılık var mıydı hayatımızda? “ Stheno gelmek istiyor. Hem de fazlasıyla, yüz yüze konuşuyor olsaydık muhtemelen kolumuza yapışır onu da götürmemiz için yalvarırdı. Nisan haklı, kız çok korkuyor.” Bir kez daha duraksayarak iç çekti. “Ama kardeşinin gitmek istemeyeceğini söyledi. Walker’a ve onun ideolojisine körü körüne bağlıymış.”

“ Bu bir sorun mu? Kız hazır dışarıdayken ve kimse dikkat etmiyorken onu alıp gidelim işte. İkisi birden elinde olmadığı sürece saldırıları engelleyebiliriz.” Tara az önce ona tokat atmışım gibi dehşetle bakıyordu.

“ Ondan ikizini bırakıp kaçmasını mı istiyorsun? Walker artık işine yaramayınca o çocuğa ne yapacak sence?”

“ Hiçbir şey. Çünkü o bir kâhin ve Walker ona zarar vermez.” Tara ayağa fırladı.

“ Uyan artık Kuzey! Walker sandığın gibi biri değil!”

“ Evet, binlerce insanı öldürüyor. Bu iyi bir şey değil ama en azından bir amaç uğruna-“ Eliyle susmamı işaret etti. Gözlerini kapatarak yeniden kızla iletişim haline geçmişti. Birkaç saniyenin ardından gözleri yeniden açıldı.

“ Buradaki işimiz bitti. Yakalanmadan eve dönelim.” Konuşmayı devam ettirmeyeceğimden emin olmak istercesine hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı.



Tara herkese kızla konuştuklarını anlatırken ben sessizce oturuyordum. Yoldakinin aksine her zamanki şen şakrak Tara geri gelmişti. Bana karşı bile hiçbir şey olmamış gibi normal davranıyordu. Arada durup öyle değil mi Kuzey tarzında sorular sorarak onu onaylamamı ya da konuşmaya dâhil olmamı bekliyordu.

“Walker kızın gitmek çocuğunsa kalmak istediğini biliyor. Bu yüzden esasında sahaya gönderdiği kişi Soterios oluyormuş. Geçen sefer kızın aklını başına getirmek için bir istisnaymış. Bir daha ne sahaya ne de Atina dışına çıkmayacağından emin olmak istiyormuş ki eğer Stheno hava almak için yalvararak kardeşinin kontrolünde dışarı çıkmasaydı muhtemelen Walker istediğini almış olacaktı. Kızın korkusunu zihninde hissedebiliyordum.

Sonuç olarak onları istiyorsak birini kurtarmak, ötekiniyse kaçırmak zorunda kalacağız. İşte bizim kullanabileceğimiz şey; bizim için içeri gidip bir sonraki patlama alanında bombaların yerleştirileceği yerlerin kesin koordinatlarını aldı. Aramakla vakit kaybetmeyeceğiz.” Cebinden oradan uzaklaşır uzaklaşmaz bir şeyler karaladığı kâğıdı çıkardı. “ Bu sefer giden kişi kendisi değil kardeşi olacak.” Ayas Tara’nın ona uzattığı kâğıt parçasına çatık kaşlarla bakıyordu.

“ Yani patlamadan önce ya da sonra çocuğu kaçırmamız gerekiyor. Kız Walker’ın yanındaysa bir şekilde dikkatlerini dağıtmalı ve ona kaçabileceği kadar vakit yaratmalıyız.” dedi söylediğine kendisi de inanamıyormuş gibi. “ Daha önce yapmadığımdan değil tabi de çocuğu nasıl kaçırabiliriz ki? Öldürüp bir köşeye atacak halimiz yok. Walker’a çalışmak istiyorsa onu kaçırdıktan sonra bunu nasıl engelleyeceğiz? Kafese mi kapatacağız?”

“ Organizasyon başkanı olan ve imkânlarını bilen sensin. Eminim onu durdurmanın bir yolu vardır.” dedi Tara umursamaz bir tavırla omuz silkerek.

“ Sayısız yol var ve bu yollara sayısız defa hayır diyorum Tara. Bütün bunları yeterince yaptım. Yaman’ın sana yaptıklarından beterini yapsınlar diye onu denek olarak araştırma bölümüne mi vereyim?” Bu Tara’nın susmasına yetmişti. Ayas onu iyi tanıyordu.

“ Önceliğimiz bu değil. Şimdilik sadece birini kurtarmaya ötekini kaçırmaya bakalım. Gerekirse gerçek bir çözüm bulana kadar güvenli bir yerde tutarız.” Nisan’ın sözleri tartışmayı tamamen bitirmişti.

Ona baktım. Uzamış yüzünün iki yanından dökülen kahverengi üzerine karamel izler bırakmış saçlarına, düşünceli bir şekilde zemini izleyen iri gözlerine, o iri gözleri çevreleyen karamel kirpiklere… Her nasılsa eskisinden de güçlü görünen bedeninden yayılan enerji zihnimi uyuşturuyordu sanki. Bu birinin parfümüne aşık olmak gibiydi. Tek ve en güzel farkı zihnim yorulmadan, alışmadan onu koklayabiliyordu. O tanıdık uyuşma Nisan yakınlarımdaysa onu görmeme bile gerek kalmadan beni buluyordu.

Bu şekilde ruhu benimkini delip geçerken Hilal’in dediği gibi başka birisi hayatıma nasıl girecekti ki? Her seferinde parçalarımı tekrar bir araya getirip yapıştırmam gerekse de ona bakmaya devam etmek istiyordum.

Nisan’ın kucağında kenetlediği ellerine başka bir el uzandı. Nisan onları can simidiymiş, yokluğu işkenceymiş gibi büyük bir coşkuyla karşıladı. İkisinin eli birbirine karışıp yok oldu. O kadar bütünlerdi ki canım acıyordu. Derin’in bana baktığını bildiğim için başımı çevirdim. Bu kırılan kalbimin parçalarından birini elimde tutmak gibiydi. Asla bir bütün olamayacaktım ve başkasının elini tutmaya çalışırsam her seferinde o parça elime batacak, kanayacaktım.

Bana yapmam gerekeni hatırlatan bir tılsımmışçasına avucumun içindeki hayali parçayı sıktım. “ Bize detaylı bir plan gerek. Çok vaktimiz yok.” dedim. Sonra kalkıp büyük ekranların başına geçtim.



“ Bunu gerçekten nasıl yapıyorsun? Yani gerçek gerçek gerçekten?!” Hilal beş dakika içinde yaklaşık yedinci kez aynı soruyu aynı dehşet dolu ifadesiyle soruyordu. Yapmak zorunda olduğum çok fazla şey olmasa ve kendi işini yapıyor olsa muhtemelen bu etkilenmiş hali beni eğlendirirdi.

“ Neden o kadar şaşırıyorsun ki? Bilgisayarlara ilgim olduğunu hep biliyordun.”

“ Biliyordum da seni iş üstünde sadece çöken bilgisayarımdan verileri kurtarırken gördüm. Bunu yaparken değil.” dedi başıyla ekranları işaret ederek. Walker’ın güvenlik sistemine girmiş ve ihtiyacımız olabilecek her şeyin; kapıların, kameraların, alarmların kontrolünü ele geçirmiştim. Açıkçası bu benim için bir zafer değildi. Çünkü tahmin ettiğimden iki saat kadar uzun sürmüştü. Belki de Aşina’yla ilgili bilgileri ararken Walker’a fazla şey göstermiş ya da neler yapabileceğime dair fazla açık vermiştim. Yine de kusursuz cinayet, girilemez sistem diye bir şey yoktu.

“ Çok konuşma da kendi ekranlarınla ilgilen. Gözden kaçırırsak olan bize değil, onlara olacak.”dedim. Hilal hızla asker selamı durduktan sonra önüne döndü. Yine de durumun ciddiyetini anladığına emin değildim. Lunaparktaki bir çocuk gibi ekranlara bakıp sırıtıyordu. Ona işlerin tahminimce çabucak hallolacağı Edmund cephesini vermekle akıllılık yapmıştım.

Merkez hırsızlarından oluşan bir ekip Aiden ve Aislin’in öncülüğünde Stheno’nun verdiği koordinatlara göre patlayıcıları etkisiz hale getirmeye başlamışlardı. Geriye sadece iki tane kalmıştı, kendi programlarının ilerisindelerdi. Edmund yanına Alfred ve Young Jae’yi alarak Soterios’la yanındaki üç adamını takip ediyordu. Onun için sıkıcı olabilecek kadar kolay olmalıydı. Ben de ekranların arkasından olayı izlemekten mutlu değildim ama hepimizin daha yararlı olacağı bir konum vardı.

Esas önemli kısımsa Walker’ın dikkatini çekip onun Stheno’nun yanından uzaklaştırmaktı.

“ Patlayıcılar tamamdır.”dedi Aislin. Sesi kulaklığımın ardından kendisi ya da kardeşi patlamadan bundan kurtuldukları için fazlasıyla mutlu geliyordu. Onu Aiden’la gitmeye ikna etmek patlamayacağını bilse bile kolay olmamıştı.

“ Güzel, merkeze dönün.” dedim. Sonra diğer frekansa geçerek sıkıntıdan ölüyormuş gibi topallayarak yürüyen Edmund’a döndüm. “ Bu kadar sıkılma, istediğin zaman adamı paketleyebilirsin.” dedim onunla eğlenerek.

“ Benim sıram ha? Şahane!” Neşesi önümde açık duran Cenova’nın mobese kameralarına yansıyordu. Eğilip Alfred’in kulağına bir şeyler söyledi. Çocuk başını sallayarak Young Jae’yle birlikte ara sokaklarda kayboldu.

Elimde olmadan Edmund’u izliyordum. Onunla ilgili çok az şey biliyordum ve bu işi nasıl halledeceğini merak ediyordum. Takip ettiği grup köşeyi dönüp patlama alandan çıkmaya hazırlandığı sırada Edmund topal adımlarını hızlandırdı. El çabukluğuyla onu takip edip, döndüğü sokağı gösteren kameraya geçtim. Edmund nefes almak için bile duraksamadan bastonunu koltuğunun altına sıkıştırarak ikişer ikişer dört gencin enselerine dokundu. Teni sanki elektrik yayıyormuşçasına dokunduğu kişi titreyerek yere yığılıyordu. Aslında elektriği neredeyse gördüğüme yemin edebilirdim. Soterios henüz yere düşme fırsatı bile bulamadan sokağın diğer ucundan gelen Alfred onu yakalamıştı.

Gözlerimi kırpıştırarak gördüğüm sahnenin doğru olup olmadığından emin olmaya çalıştım. Alfred çocuğu omzuna atmış un çuvalıymışçasına umursamaz bir şekilde Young Jae’nin arabayı getirdiği sokağın köşesine doğru taşıyordu. Edmund bastonun eline almış az önce bayılttığı insanların üzerine basmamak için sekerek onları izliyordu. Kimse onları görmüyor muydu? Sokaktan yürüyüp geçen insanlar başlarını sağdaki dar sokağa çevirmekten bu kadar mı acizdi?

“ Biz kendimize güzel ve boş bir duvar ararken neden kameraları halletmiyorsun Kuzey?” Edmund’un neşeli sesi beni kendime getirdi. Bir yandan otomatik pilota alınmış gibi onlara ait görüntüleri boş sokakla değiştirirken bir yandan da taş çatlasa iki dakika içinde olup bitmiş olayı kafamda sorguluyordum.

“ Orada ne yaptın? Yani nasıl yaptın?” Hilal ve Arda da merakla başlarını bana çevirmişlerdi. Kulaklıklarından Edmund’un frekansına geçtiklerini göz ucuyla seçebiliyordum.

“ Belki bir yerlerde bana özel yetenekler veren hırsız bir kardeşim vardır, kim bilir değil mi?” Güldü ve tam olarak onu izlemekte olduğum kameraya döndü. “ Ya da belki şehir hattında bir elektrik kaçağı vardır.”

“ Yo, hayır bekle!” Arda telaşla bana dönünce Edmund’un cephesini geride bırakma vakti geldiğini anladım. “ Stheno kardeşine olanları hissetti. Dolayısıyla harekete geçmiş olmalı. Tara’yla Nisan’a haber vermeden önce emin olmalıyız.” Onu başımla onaylayıp ekranlarımı Walker’ın iniyle doldurdum.

Yerde el dokuması kırmızı bir halı vardı. Açık renk parke üzerinde göze çarpıyordu. Geniş odanın içinde küçücük kalmıştı. Onun üzerinde boylu boyunca uzanan Stheno ve neler olduğunu anlamak için üzerine eğilmiş Walker daha da küçük görünüyorlardı. Stheno’nun bizim için yerleştirdiği mikrofonun sesini açarak diğerlerinin de duymasını sağladım. Walker kameranın kadrajına girmeyen birine bağırarak doktor çağırmasını söylüyordu. Ben de aynı şekilde arkamızdaki masada oturan hırsızı çağırdım.

Walker kızın yüzünü elleri arasına almış onunla Yunanca konuşuyordu. Hemen yanımıza gelen hırsız bizim için çevirmeye başladı.

“ Stheno, sorun ne? Soterios’a bir şey mi oldu? Beni duyabiliyor musun?” Kendisine tembihlendiği gibi duyduğu her şeyi kelimesi kelimesine çeviriyordu. Bu karşıdaki kişi size bağlıysa her zaman için program kullanmaktan daha güvenilirdi.

“ Efendim, o… Soterios kaçmaya çalışıyor. Peşinde bir adamın olduğunu söyledi. Bastonlu, topal biri.”

“ Edmund!” Walker’ın sesi net ve öfke doluydu. “ Soterios iyi mi? Patlama alanından çıktı mı?” Stheno korkuyla başını iki yana salladı.

“ Hayır, hayır! Hala orada! Efendim lütfen, oradayken patlatamazsınız! Lütfen kardeşimi kurtarın! Ne isterseniz yaparım, ne isterseniz!” Stheno bunları söylerken doğrulmuş Walker’ın çelik mavisi gömleğinin yakasına yapışmıştı. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi Walker aylar öncesinden çok daha güçlü görünüyordu gözüme. Telaşı bile kontrol duygusu altında eziliyor ancak çatlardan sızarak yüzüne yansıyabiliyordu. Klasik tarzda döşenmiş çalışma odasındaki son teknoloji bilgisayarlar ve ekranlar –birinde açık olan uydu verilerini görebiliyordum demek ki pek çok yerden erişebiliyordu gerçekten.- göze batıyordu. Maviye çalan ekran ışığıyla gölgelerini görebildiğim büyük pencerelerden içeri süzülen günışığı taklitçisi lambaların sarı ışığı birbirine karışıyor Walker’ın gri gözlerinde asla şeytani olarak tanımlayamayacağım garip parıltılar yaratıyordu.

“ Tabi ki onu riske atmam Stheno.” Şefkatle yerde oskarlık bir performansla titreyen kızın saçlarını okşadı. “ Sen ve kardeşin diğer bütün kâhinlerim gibi benim kıymetlilerimsiniz. Size zarar vermeye çalışan karşısında beni bulur.” Walker’ın gülümsemesi, vücudunun duruşu o kadar ikna ediciydi ki kızın taraf değiştirmesinden korkmuştum. “ Alfaları gönderin.” Metalik bakışları bir kez daha kapıdaki görünmez kişiye yöneldi. Birkaç saniye sonra çağırılan doktor gelmiş Walker Stheno’nun saçlarına kendi öz çocuklarından esirgediği şefkatle bir öpücük kondurarak kalkmıştı. Arda’ya elimle beklediği işareti verdim.

“ Efendim, hayır!” Stheno son anda Walker’ı kolundan yakalamıştı. “ Hayır, gitmeyin, bu bir tuzak! Soterios bunun sizi oraya çekmek için yapıldığını düşünüyor. Şu an saklanıyor.” Durup aslında onun uydurduğu iletişimi kurmakta zorlanıyormuş gibi başını tuttu. “ Birilerini konuşurken duymuş. Genç bir seçilmişle bir hırsız… Çok çok güçlü olduklarını söyledi. Daha önce böyle bir şey hissetmedik.” Walker az önce Edmund ensesine yapışmış gibi irkildi. Stheno’nun bahsettiği kişilerin kim olduğunu bal gibi biliyordu ve bu neşelenmesine sebep olmuştu. Yüzündeki gülümseme samimi ve tanıdıktı.

“ Benim için endişelenmen hoş bir davranış Stheno. Ancak kimse için endişelenmene gerek yok. Oraya gitmeyi düşünmüyordum. Kardeşini daha farklı ve güvenilir yollarla kurtarabilirim.” Walker yeniden gitmek için hamle yapınca Stheno bir kez daha onu durdurdu. “ Orada değiller efendim.” Arda her şeyin yolunda olduğunu gösteren bir el hareketi yaptı. Hilal’se tırnaklarını yiyerek olanları izliyordu. Walker devam etmesini bekleyen gözlerle Stheno’ya bakıyordu. Bu boşluğu fırsat bilerek kulaklığımdan Derin’le Ayas’a ulaştım.

“ Yaklaşın.” dedim.

“ Başka bir yere gitmekten bahsetmişler. Tuzak bu. Dikkatinizi dağıtmak.” Stheno baş ağrısı onu öldürüyormuşçasına iki büklüm oldu. İçeri yeni girmiş olan Aislin ve Edmund ekranları izliyordu. “ Efendim, bütün üslerimizi biliyorlar mı?” Walker kaşlarını çatarak yere onun yanına çöktü.

“ Neresi Stheno? Hangi üsten bahsediyorsun?”

“ Jinan efendim. Soterios onları Jinan’dan bahsederken duymuş.” Walker o kadar hızlı bir şekilde kendini bilgisayarların önüne attı ki ekrandan onu izleyen herkes saçma olsa da refleks olarak geriye çekildi.

Ne yaptığını bildiğim için gülümsedim. Jinan bölgesindeki hareketliliği kontrol edecek ve Tara’yla Nisan’ın gerçekten orada olduğunu görecekti. Nedenini hala bilmiyorduk ama Nisan bunu duyduğu takdirde kimseyi umursamadan oraya koşacağına emindi ve orasıyla ilgili bilgi sahibi olmak istiyordu. Walker oraya ulaştığındaysa onlar çoktan gitmiş olacaklardı.

“ Hayır, hayır, HAYIR!” Walker masaya öyle bir yumruk attı ki ahşaptan acı dolu bir inleme yükseldi. “ Jinan’a haber verin. Ben gidene kadar onları alevin yakınına dahi yaklaştırmayacaklar ve KİMSE onların kılına dahi zarar vermeyecek!” Kadraja gitmiş adam ve yere çömelmiş doktor telaşla başlarını salladı. Walker kasırga gibi odasından çıkarak gözden kayboldu. En yakın kapıdan kendini Jinan’a atacaktı. Doktorla diğer adam oda içinde koşuşturmaya başlarken herkes yerde oturan Stheno’yu unutmuştu. Kulaklığımı herkesin beni duyabileceği şekilde etkinleştirdim.

“ Girmeye ve gitmeye hazırlanın. Son 3…”dedim. Nisan ve Tara’nın orada kimseye yakalanmadan ne bulabildiklerini bilmiyordum. Onları Arda ve ardındaki ekip takip ediyordu. Ancak Walker geldiğinde orada olmalarına izin veremezdim. “ 2…” Stheno kapıya doğru Walker’ın gittiğinden emin olacak kadar baktıktan sonra ayağa fırladı. “ 1…” Stheno ekran başından Jinan’la bağlantı kuran adamın boynuna cebinden çıkardığı şırıngayı sapladı.

“ ŞİMDİ!” Sadece bir göz kırpmalık kadar süre içinde gölgelerini görebildiğim camlar tuzla buz oldu. İçeriyi korkunç bir duman kapladı. Maske takmayan herkes, buna Stheno da dâhil, saniyeler içinde kendinden geçecekti. Bunu bildiği için Stheno şırıngayı adamın boynunda öylece bırakarak uydu verilerini işleyen hard diski sistemden koparırcasına aldı.

Derin ve Ayas arkalarında onları koruyan bir düzine adamla ekranda belirirken Stheno kendinden geçerek dokuma halının üzerine yayıldı. Derin olduğunu tahmin ettiğim maskeli kızın koluna bilekliği geçirdi. Bu bileklik için Stheno’nun DNA örneğini gelip Tara’nın alabileceği bir yere bırakması gerekmişti. İkisi için de tehlikeliydi.

“ Ağı çalıştırın.”

“ Ağ devreye sokuldu efendim.”

“ Ağ devrede. Stheno ve diski alıp hemen geri dönün.” Kapı bir kez daha açılarak nefes nefese kalmış Tara’yla Nisan’ı içeri buyur etti. “ Herkes güvenli bir şekilde merkeze döndü sakın başınıza dert almayın.” Sesimde gizlemeye gerek duymadığım bir rahatlama vardı. İyi olduklarını göstermek için düzensiz nefeslerine rağmen Nisan bana gülümsedi.

Çok kısa bir an Derin oradan çıkamazsa ne olacağını düşündüm. Neyse ki bu hastalıklı düşünce geldiği kadar hızlı bir şekilde zihnimi terk etmişti. Ona bir şey olmasını istemiyordum. “ Walker dönmeden önce çıkın.” Ben sözlerimi bitirdiğimde içeri giren herkes çoktan onları yeraltındaki bu seviyeye indiren ipleri kemerlerine yeniden bağlamış yukarı çekilmeye başlamıştı. Derin özel bir ekipmanla Stheno’nun kendinden geçmiş bedenini kendininkine bağlamıştı. Diskse Ayas’ın elindeydi.

“ Merak etme, yüzeye ulaştık. Buradan sonrası kolay.” Derin’in sesi neşeliydi ve odayı doldurduğu anda herkes rahat bir nefes aldı. Tam onlar yukarıda onları bekleyen görünmez hava aracına binerken –ki bu sefer yüzde yüz görünmezdi.- Walker ağır adımlarla hala duman altında olan odaya girdi. Sanki neler döndüğünü daha buraya dönmeden önce anlamış gibi durgundu. Sırtındaki terden ıslanmış gömleği kaslarıyla birlikte gerilmişti. Nisan’ın yanıma gelerek dikkatle onu izlediğini fark ettim. Walker tabi ki de dumandan etkilenmiyordu. İsterse her saniye etkilenmeyen bir bedenle yer değiştirebilirdi. Ama odasının ortasında dikilirken düşündüğü şeyler bundan fazlasıydı.

“ Artık bildiğimi biliyorsun Adam. Adımlarını düşünerek at.” Nisan yaptığımız şey işe yaramış olmasına rağmen ona bakarken mutlu görünmüyordu. Sert ifadesi ona neyi bildiğini sormamı engelliyordu. Ama Arya’yla şahsen tanışmış tek kişi Nisan’dı ve Walker’ı böylesine korkutan her neyse Arya’yla ilgili olduğunu ya da Arya’nın öncü olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Walker arkasını dönerek kameraya baktı. Bu noktada onu izlediğimizi tahmin etmesine şaşırmazdım. Sinirli bir adam görmeyi bekliyordum ya da belki intikam tutkusuyla yanıp gülümseyen bir adam… Karşımda gözlerimin içine bakan adam beklediğimden çok farklıydı. Nisan’ın yaptığı ne anlama geliyorsa bu ikizlerin kaçırıldığı gerçeğini bastırıyordu. Durgundu hatta belki incinmiş.

Ne kadar süre öylece kameraya bakmıştı emin değildim. Sonunda parmaklarını uzatıp mavi alevlerle onu yaktığında her şey karardı.


36 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör