• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 5.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-5-

Tara


“ Gerçekten hiç vakit kaybetmiyorsun.” dedim dişlerimin arasından. Young Jae kenara çekilmemekte inat ediyordu. Arkasından özür diler gibi bakan Kwang Ho’nun görüntüsü gerçekten yürek burkucu olmasa Young Jae’ye sağlam bir kafa atardım. “ Sanki önümde durman beni engelleyebilirmiş gibi. Kiminle dans ettiğinin farkında mısın sen?”

“ Evet, hastalık saçan kabiliyetsiz bir kızla… Yoksa hala kendini bizim Ay Işığımız mı sanıyorsun?”

“ Sanmıyorum, öyleyim zaten. Yoksa sen, seni ve kardeşini esir gibi davranıldığınız bir hayata mahkûm eden Walker’ı mı tercih edersin? Seni kimin kapattığını sonra kimin kurtardığını gözden geçirmek isteyebilirsin.” Yanından geçmek için bir hamle yaptım ama yine önümü kesti. Ciddi anlamsa sinirlenmeye başlıyordum. Tam onu kenara çekilmezse benden beklediği gibi üzerine korkunç bir hastalık salmakla tehdit edecektim ki yüzünde gördüğüm ifade kızgınlığımın bile bir anda yok olmasına neden oldu.

“ Gözden geçirdiğim zaman ne buluyorum biliyor musun? Küçük bir kız ve akli dengesi tamamen yerinde olan küçük bir çocuk. Birlikte benim yanlarında olmadığım tek bir gün geçiriyorlar ve ertesi gün küçük çocuk kendini tamamen kaybediyor.” Kolunu geçebileceğim şekilde geri çekse de yerimden kıpırdayamadığımı fark ettim. “ Benim yerimde olsan ne düşünürdün Tara?”

“ Demek sorun buydu, onu Tara’nın delirttiğini düşünüyorsun.”dedi Ayas yaslandığı duvardan sırtını geri çekerken. Bir dakika… Ayas mı?

“ Sen… Nasıl?”diyebilecek kadar kendimi toparlamayı başardığımda Ayas sırıtıyordu. Dehşet içindeydim çünkü şu ana kadar ki tüm konuşmamızı Young Jae bağırırken daha rahat hissettiği için Korece yapmıştık. Herkes neler döndüğüne dair en ufak bir fikri olmayan ifadeleriyle bizi izlemeye devam ediyorken Ayas nasıl oluyordu da bizim ne konuştuğumuzu anlayabiliyordu?

“ Aslında sürpriz olacaktı ama duruma el atmam gerekiyor gibi geldi.” dedi ağzımı açık bırakacak kadar akıcı bir Korece’yle. “ Sanırım birilerinin yarı Koreli olması beni biraz bir şeyler öğrenmeye itti. Bana karşı ne zaman kullanacağın belli olmaz.” Bana o kadar tatlı bir gülümsemeyle baktı ki bir an için Young Jae’yi de Kwang Ho’yu da boşvermek istedim.

“ Bakın ne diyeceğim en azından ortak bir dil olarak İngilizceyi seçsek de ortada neler dönüyor biz de azıcık anlasak?”diye isyan etti Arda kendini koltuklardan birine bırakırken. Onun oturduğunu gören Kwang Ho da sırıtarak oturdu. Sanırım kendisi gibi deyim yerindeyse kocaman biriyle tanışmak onu mutlu etmişti. Özellikle Kwang Ho eminim kendi boyunda biriyle Güney Kore’de çok nadir karşılaşıyordu. Türkiye ortalamasının hayli üstünde olan Arda’dan bile uzundu. Öte yandan Young Jae’ye bakıyordum da… Bu nasıl bir krossing-over’dı?

“ Sana anlatmaya çalıştığımda dinlemedin, kardeşin anlatmaya çalıştığında dinlemedin ama şu an bize bak. Eğer ona bunu yapan ben olsaydım bana güvenip gelir miydi? Beni ne kadar özlediğini söyler miydi? Hafıza kaybı benim birine bulaştırabileceğim bir hastalık değil, sonuç olabilir en fazla. Eğer ki sorumlusu ben olsaydım bunu hatırlar, hisseder ve benden uzak dururdu.” Ona baktığımda hala bana güvenmediğini görebiliyordum ama şu an pek fazla seçeneği olmadığının da farkındaydı. En azından İstanbul’a dönene kadar sorun çıkartmadığı için mutlu olmalıydım sanırım. “ Hadi lütfen otur konuşalım. Senden öğrenmemiz gereken çok şey biliyorsun ve sana söz veriyorum her şeyi anlatacağım. Hatta…”

“ Hatta ne?”

“ Bunu yapabilir miyim emin değilim ama Kwang Ho’yu eski haline getirebilirim. Yani en azından deneyebilirim.” Gözleri parladı. Bir anda resmen gözleri parladı ve sahibi ne isterse yapacak şirin bir köpeğe dönüştü. Ağzını açmasına fırsat vermeden ekledim, “ Dediğim gibi kesin değil ve konuşmamız bitmeden denemeyeceğim bile. O yüzden ne kadar çabuk oturursan-” Ben daha lafımı bitirmeden o koşarak koltuklardan birine oturmuştu bile. Elim havada, sözcükler ağzımda kalakalmıştım.

Harika, kardeşini bu kadar sevip kollayan birinden nasıl nefret etmeye devam edecektim?

Herkes rahat bir nefes alıp kendini koltuklardan birine bıraktı. Köşkün ön bahçesini gören bu salonunu gerçekten çok seviyordum. Uzun pencereler hareket eden yeşil bir tabloymuş gibi ardındaki bahçeyi yakalayabildiği en güzel açılarla gözler önüne seriyordu. Taş zemin ve açık renk duvarların etkisiyle salon zaten bahçeden ayrı değil de yarı kapalı bir uzantısı gibi duruyordu. Bu etkiyi korumak için seçilen eşyalarda bahçe mobilyası esintisi hâkimdi.

“ Ne kadarını bildiğinizi bile bilmiyorum o yüzden siz sorsanız, ben de cevaplasam iki taraf için de daha kolay olur sanırım.”dedi Young Jae sanki daha birkaç saniye önce beni kendi yaşadığım evin salonuna almak istemeyen o değilmiş gibi.

“ Çok temelden başlayabiliriz. Walker önüne gelen yeri bombalayınca ne kazanıyor?”diye sordu Derin. Daha ilk sorudan Young Jae’nin kaşları çatılmış yüzüne bunu biliyor olmalısınız ifadesi yerleşmişti.

“ İnsanları öldürüyor. Sayıyı dengelemeye ve korku salmaya çalışıyor ki işe yarıyor.”

“ Böyle rastgele atışlar yaparak sayıyı eşitlemesine imkân yok!”

“ Hiçbiri rastgele değil. Bunu fark etmediğinize inanamıyorum, yani en azından sizin.” dedi Kuzey, Aislin ve beni göstererek. “ Sizler aynı zamanda kâhin değil misiniz? Hiç patlama alanlarını araştırmaya gitmediniz mi?”

Hayalet aramakla çok meşguldük diyemediğim için sustum. Sessizliğimiz ona istediği cevabı vermiş olacak ki devam etti. “ Onun için çalışan çok güçlü seçilmişler var ve kâhinleri de bizzat kendisi yetiştiriyor. Bir yere saldırı yapmadan önce arayıcılar dedikleri bir ekip o alana gidiyor ve orada ne kadar seçilmiş, hırsız, kâhin varsa; haberi olan olmayan hepsi toplanıpAgarta’ya götürülüyor. Dolayısıyla ölenlerin hepsi insan.” Ben öğrendiğim bu gerçeği sindirmeye çalışırken Ayas kafası çok başka bir şeye takılmış gibi kaşlarını çatmıştı.

“ Agarta, bildiğimiz Agarta değil, öyle değil mi?” Bildiğimiz Agarta’yı da ondan başka kimse bilmediği için hepimiz suratımızda kocaman bir soru işaretiyle Young Jae’ye döndük.

“ Hayır, sadece ideolojik bazı benzerlikler yüzünden orada yaşayanlar bu ismi verdiler. Şehrin bu kadar benimsenmesi ve efsanevi bir şehre atıfta bulunması fikri Walker’ın hoşuna gitti.”dedi omuzlarını silkerek.

“ İkinizden biri ne olduğunu açıklayabilir mi?”diye araya girdi Nisan. Resmen hislerime tercüman olmuştu. Ayas bu öğrendiği yeni bilgi onu hiç mutlu etmemişçesine yüzünü buruşturmuştu.

“ Şimdi hakkında yazılmış doğru yanlış pek çok şey var ama özetlersek Asya’da sıradağların içinde ve altında oluşturulmuş efsanevi biryeraltı şehri. Bazı öğretilerde cennetin ilk basamağı olarak geçer ve burada yaşayan özel kişilerin vakti geldiğinde yer üstüne çıkıp insanoğlunu kurtaracağından bahsedilir. O özel kişilerin kâhinler ya da duvarların içinden geçebilen insanlar olması size bir şeyi hatırlatır mı bilmem.” dedi Ayas hızlıca. “ Burada esas konu şu, Walker yetenekli insanları topluyor ve onlar için bir şehir kurdu.”

“ Her şey sandığımızdan daha organize ve hızlı ilerliyor.” dedi Derin. Aslında kendi kendine fısıldadı demek daha doğru olabilirdi. Daha yüksek sesle söylemesi sanki cümleyi olduğundan daha gerçek yapacakmış gibi buna cesaret edemiyordu.

“Oraya hiç gitmedim nerede olduğundan da emin değilim ama Walker’ın anlattığı kadar iyi bir kâhinse Kuzey’in bulabileceğine eminim.” dedi Young Jae.

“ Walker benden iyi bir kâhin diye mi bahsetti?” Kuzey şaşkınlıktan iyice açılmış bal rengi gözlerini Young Jae’ye dikti. Young Jae’yse konuşmanın bu kısmının çabucak bitmesini istiyormuşçasına omuz silkti.

“ Türler içinde varlığından en habersiz olanlar kâhinler ve bu yüzden gelişemiyorlar. Senin ya da Aislin gibi bir kâhini bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Daha önce de söylediğim gibi elinden geldiği kadar hiçbir yetenekliye zarar vermemeye çalışıyor ama bu size özel bir ilgi duymasına engel değil. Hepiniz farklı açılardan onun istediği boşlukları dolduruyorsunuz.” dedi ve bir iç çekiş eşliğinde ekledi, “ Agarta’ya hiç gitmedim ama Walker’ın mantığına dayanarak Kuzey’in onu bulabileceğini söylüyorum. Zaten amacı yetenekli türleri bir araya getirmek. Gücü hisseden kâhin ve seçilmişlerin kendi ayaklarıyla oraya gitmelerinden çok ne onu mutlu edebilir ki?”

“ Anlamadığım noktalar var. Zaten şu an insanlar içinde ona karşı gelebilecek herkesin zihniyle oynanmış. Merkezin içinde ona çalışan, ona katılan hırsızlar var. Onu yerin altına itecek kadar korktuğu ne?” Nisan’ın sorusuyla sis gibi bir anda ortama yayılan sessizliği bozan tek şey Kwang Ho’nun fısıltıyı andıran kıkırdamalarıydı. Elimde olmadan bütün dikkatimi bu kıkırtılara verdiğim için belki de Young Jae başta olmak üzere herkesin bana baktığını fark etmem biraz zamanımı aldı.

“ Yok artık, benden mi korkuyor?” Daha kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz yanlış daha doğrusu eksik olduğunu anlamıştım. Alnımdan ayak ucuma kadar ürperdiğimi hissettim. Son zamanlarda sık sık ziyaretime gelen baş ağrılarım gene gelmiş zihnimin en uğrak caddesine yerleşivermişti. “ Arya’dan korkuyor… değil mi?”

Korkmadığımı ya da en azından tedirgin olmadığımı söylemem yalan olurdu. Hayatımı adadığım, onun gibi olmak için uğraştığım yaşamış en güçlü seçilmişin ruhunun bir bölümü benim içimde yaşıyordu. Bu hem gurur verici hem de korkutucuydu. Onun gücünü bilmeme karşın kendi gücümün sınırlarını bilmiyordum ve yeterince güçlü olamadığım takdirde parçalanmış bir ruhla bile kontrolü eline alıp beni zihnimde küçük karanlık bir odaya tıkabilirdi.

“ Bu asla olmayacak. Walker ne yaparsa yapsın Arya Tara’ya zarar verecek hiçbir şey yapmaz.” Nisan’ın sesi beni kendime getirdi. Bu konuda konuşabildiğim, dayanabildiğim tek kişi oydu. Her ne kadar istersem benim de Arya’yla iletişim kurabileceğimi; benim onun değil, onun benim bir parçam olduğunu söylese de bunu yapmaktan gerçekten korkuyordum. Onda bulacağım ve bulamayacağım şeyleri düşünmek beni korkutuyordu.

“ Tek sebep bu değil tabi ki. Temkinli davranıyor. Merkeze ya da kimsenin hesaba katmadığı insanlardan oluşan bir kuvvete karşı yeteneklileri koruyor. Oraya gidenlere güvenli bir yaşam vadediyor. Geçmişte olduğu gibi kimse onları yakmayacak, sahip oldukları ayrıcalıklar yüzünden kimse ölmeyecek, onların türü insanları alt edip hükmedecek. Agarta ismini sevmesinin nedenlerinden biri de bu zaten. Şimdilik bekliyor ama zamanı gelince yeryüzüne çıkarak.” Kuzey’den sinirli bir homurdanma yükseldi.

“ Haksız mı ki? Yaptığı şeyin tamamen yanlış olduğunu söyleyebilir misiniz? Belki de…” Durdu ve iç çekti. “ Belki de merkezle bir olup onu devirmektense onunla bir olup önce merkezi ortadan kaldırmak sonra Walker’ı makul bir düzene ikna etmek daha doğrudur.” Kuzey’in sözleri salonun ortasına bomba gibi düşmüştü. Öyle ki Kwang Ho bile bir şeylerin ters gittiğini anlayıp tedirgin gözlerle Kuzey’i izlemeye başlamıştı. Kuzey buna benzer imalarda bulunmuştu ama asla bu kadar net bir biçimde dillendirmemişti.

İşte bundan korkuyorduk. Ayas’la bazen saatlerce bu konu üzerine konuşuyorduk. En başta basit bir görevdi bu, birbirine yardım eden bir grup arkadaştık. Dolayısıyla çıkarlar ortaktı. Sonra Nisan’ı geri getirmek grubun içinde tartışması dahi geçmeden herkesin varını yoğunu ortaya koyduğu hayati bir durumdu, çıkarlar yine ortaktı. Walker’a karşı durmaksa… Nereden baktığına göre değişkenlik gösterirdi. Parçalanmak bize en çok zarar verecek şeydi çünkü biz, iki tarafında içinde kendine yer bulamadığı için çok daha farklı fikirleri olan bir avuç kişiydik. İki tarafta da bir hareket başlattığımız halde bizi takip edecek kişiler vardı ama bu aşamaya gelmeden parçalanamazdık.

“ Kuzey, Walker hiçbir suçu olmayan insanları öldürüyor… Hem de her gün yüzlercesini.” Nisan’ın sesi yüz ifadesinden anladığım kadarıyla olmasını istediği kadar kendinden emin çıkmıyordu.

“ Ya ailen Nisan? Aileniz? Derin’in ailesinin ne gibi bir suçu vardı da öldürüldü?” Nisan’ın hüzünlü gözleri Kuzey’e kenetlenmişti. Onun ifadesini gören Kuzey söylediklerine pişman olmuş gibiydi. Daha aklında kendi tezini destekleyecek çok şey olmasına rağmen susarak bakışlarını yere indirdi. Hemen yanında duran Aislin’se çatık kaşlarla bakışlarını salonda gezdiriyordu.

“ Söyleyiş tarzına değil, söylediği şeye odaklanın. Kuzey’in belli yerlerde haklı olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Tamam, o da ben de ve hatta Hilal’le Arda da bu işe sonradan kendi isteğimizle bulaştık. Ben biraz bulaşmak için doğmuş olsam da isteseydim evimde oturabilir, kardeşimi yanınıza gelmemesi için ikna edebilirdim. Bizim seçme lüksümüz vardı ama siz,” Durup parmağıyla beni, Ayas’ı, Nisan’ı ve Derin’i gösterdi. “ Size kimse seçme şansı sunmadı. Sırf siz özelsiniz ve birileri bunu kullanmak istiyor diye masum insanlar öldü. Bunu yapan, toplamda Walker’dan bile fazla kişi öldürmüş olan oluşum şu an birlikte hareket ettiğimiz merkezdi.” Aislin sözlerine ara verirken bana baktı. “ Tara seni benden iyi kimse anlayamaz biliyorsun. Babanın sana yaptırdıklarının ne hissettirdiğini en iyi ben bilirim. O nefretime bile değmeyecek, aynı ülke sınırları içinde dahi bulunmak istemeyeceğim biri. Ama haklı olduğu bir nokta varsa buna katılmak zorundayım. Benim küçük bir kardeşim var ve benim görevim ona güvenli bir gelecek sunmak. Sırf yetenekleri için öldürülmeyeceği, sevdiklerini kaybetmeyeceği ama aynı zamanda kendinin dünyanın kralı sanmayacağı bir gelecek…” Aislin konuşmasını bitirdiğinde gerçekten ne düşünmem ne yapmam neye inanmam gerektiğine dair kendime koyduğum katı kurallar eriyip içimdeki geçmişimden kalan boşluğa akmış ve belki de bir daha asla ayıramayacağım şekilde birbirine karışmıştı.

“ Tek başımıza başaracak güçte değiliz. Bizi takip edecek insanlar olsa da onları toplamak için asla vaktimiz olmaz. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur mantığından başka çaremiz yok. Açıkçası şu an merkezle aynı tarafta olmamızın sebebi hâlihazırda onun imkânlarını kullanabilecek bir pozisyonda olmam ve onları devirmenin Walker’ın verdiği hasarlardan sonra çok daha kolay olması. Geriye daha güçsüz olanın kalması daha iyi. Bu arada onaylamadığımız, istemediğimiz şeyler yapmak zorunda kalabiliriz ama şu ana kadar yaptıklarımızın hangisi kolaydı ki? Şimdi bu konulara girmeyin, şimdilik yaptığımız şeyleri yapmaya devam edelim… Hep birlikte.” dedi Ayas sakince. Kimse ağzını açıp da ona karşı çıkmayınca gülümsedi. “ O halde yetenekli insanların ortadan kaybolduğu yerleri kovalarsak bir sonraki saldırının nerede olacağını bulabiliriz.” Ayas onay almak için Young Jae’ye döndü.

“ Evet, aslında mantık çok basit. Bizi çıkardığınız hangarın içinde cam küp dediğimiz yerde büyükçe bir ekran var. İki ayrı uydudan gelen verileri çakıştırıyor. Biri odaklandığı bölgedeki insanları işaretliyor, öteki uyduysa enerji dalgalarıyla çarptığı kişileri işaretliyor. Kesiştirdiği zaman birinde var olup ötekinde var olmayan kişiler kâhin olarak belirleniyor. Bu kâhinler ya da seçilmişler toplanıp bahsettiğim arayıcı ekipleri oluşturuluyor. Giderek daha çok yetenekliyi daha kısa sürede bulmasını sağlayan devamlı bir sistem.”

“ Bunu görmüştüm!”dedi Kuzey heyecanla. “ Aiden beni oradan çıkarmadan önce ekranda sürekli değişen koordinat tarzı yazılar vardı.”

“ Evet, işte o! Yeterince küçük bir alana odaklanırsa kişilerin hareketlerini bile gözlemleyebiliyor. O ekrana ulaşmak, arayıcılara ulaşmak, kayıp vakalarını takip etmek bunlardan herhangi birini ya da hepsini yapabilirsek Walker’ın sıradaki hedefini bulabiliriz.” Young Jae’nin artık sabırsızlanmaya başladığını görebiliyordum. Konuşmanın kendi işine yarayan kısmına gelmek istiyordu.

“ Pekala, öyleyse şimdilik bu son sorum olacak.” dedi Ayas. “ Sen de bir yeteneklisin, Walker kardeşini de aranıza kabul etmişti. Neden bizimle gelmeyi seçtin?” Young Jae sorusu çok saçmaymış gibi güldü. Yüzüne bakınca aslında Ayas’ın da sorunun cevabını bildiğini görebiliyordum.

“ Kardeşim, bir insan. Walker insanlara acımaz. Şu an beni Tara’yla olan kan bağım ve bir seçilmiş olmam sebebiyle yanında tutuyordu. Yeteri kadar kişiyi yanına çekmesi, bana ve daha da önemlisi Kwang Ho’ya ihtiyacının kalmaması ne kadar sürerdi? Walker’ın görmezden gelmesi pek çok yeteneklinin insanlarla koparamayacakları bağları olduğu gerçeğini değiştirmiyor.” Ayas gülerek oturduğu yerden kalktı.

“ O halde biz gidip senin söylediklerin üstünden ne yapabileceğimizi konuşalım. Sizin konuşacak meseleleriniz vardır… Ailevi şeyler.” Herkes mesajı alıp kalkarken ben telaşlanmaya başlıyordum. Gitmelerine gerek var mıydı ki? Korktuğumdan falan değil Young Jae’yi bir böcek gibi ezebilirdim ama bunu Kwang Ho’nun önünde yapmak hiç hoş olmazdı. Ayrıca benim ailem onlardı, Young Jae değil. “ Ve… Tara’ya zarar vermeye kalkmayacağını düşünüyorum. Denersen sonucunda sen üzülürsün.” Tam kapıdan çıkacakken dönüp bana göz kırptı. Komik olan Young Jae’nin de gülmesiydi.

“ Diklenmekle yapmak farklı şeyler. Walker’a çalışıyordum, Tara’nın neler yapabileceğini biliyorum. Onu boğacak kadar aptal değilim.” Kısacık bir saniyeydi… Ama görebilmem için yeterliydi. Young Jae’nin seçtiği kelimenin Ayas’ın gülümsemesini parçalayıp kırıkları etrafa saçmasını görebileceğim kadar uzun sürmüştü benim için.

Ne desem, ne yapsam boştu. Hayatının sonuna kadar bunun vicdan azabını duymaya devam edecekti. Bir şey söyleme izin vermeden arkasını dönerek beni kuzenlerimle yalnız bıraktı.

“ Yanlış bir şey mi söyledim?” Young Jae yerini değiştirerek Kwang Ho’nun yanına oturmuştu. İkimizle aynı anda aynı odada bulunmaktan çok mutlu gibi görünen Kwang Ho gülümsüyordu.

“ Hayır. Sadece kötü bir anısını hatırladı.” Gidip ikisinin oturduğu koltuğun önüne yere oturdum. Taş zemini seviyordum. Ayrıca ağzımdan çıkan sözcüklerin koca odada onlara ulaşamadan savrulup yok olmasını istemiyordum. “ Beni suçladığını ve beni hastalık saçan kız olarak gördüğünü biliyorum… Ama ne olaylar ne de yeteneğim senin sandığın gibi işliyor. Bu benim kontrolümde, birini hasta etmek benim elimde. Çevremde mikroplardan oluşan bir aurayla dolaşmıyorum yani. Birini öldüremem de sandığının aksine. Hastalıkların bir sınırı var ama onları karıştırarak sonuçlarını etkileyebilirim.” Konuşurken Kwang Ho’nun elini ellerimin arasına aldım. İfadesiz yüzü bunu fark etmemiş gibi yerdeki bir noktaya odaklanmıştı. “ Babamın tapınaklara girişinin yasak olduğunu ve ben ay ışığı seçildikten sonra beni de göndermediğini biliyorsun… Bilmediğin şey ay ışığı seçildiğim ilk günden beri bana yaptıklarıydı.”

Kwang Ho’nun elini güç almak istercesine tutarken benden nefret ettiğini bildiğim kuzenime, çocukluğumdaki oyun arkadaşıma babamla ve Walker’la ilgili her şeyi anlattım. Artık burada bizimle yaşadığı için son üç yılımda içerideki insanlarla neler yaşadığımı da kısa bir özetle sonuna ekledim. Ben anlattıkça Young Jae’nin yüzü daha çok kararıyor, ifadesi biri renkli bir tuvali yeniden beyaza boyuyormuşçasına kayboluyordu. Kwang Ho bile kıpırdamıyordu. Korece anlattığım için beni anladığını biliyordum. Belki de anladığı için o da abisi gibi sessiz kalmayı tercih ediyordu.

“ O gün ailenin yanına gitmeliydin… Kwang Ho çok küçüktü ve sen… Sen babamın nasıl biri olduğunu bilemezdin ki. Onu bizim yanımıza bırakmaktan başka şansın olmadığını düşünmeni anlıyorum. Ama sana yemin ederim ki onu korumaya çalıştım.” Söylememe gerek yoktu. Akli dengesi bana göre hiçbir zaman yerinde olmayan babamın kardeşini benimle birlikte bir duvara zincirleyip benden almaya çalıştıklarını onun üzerinde denediğini, deneyi başarısız olup yeni bir deneğe geçerken bile ona zorla izlettiğini söylememe gerek yoktu. Çok zeki bir çocuk olmayabilirdi ama anlattıklarımdan sonra kardeşini bu hale getirenin ne olduğunu tahmin edebilirdi.

“ Bunu daha sonra çok düşündüm. Ona gerçekten bunu benim yapıp yapmadığımı düşündüm. Çünkü deliliğin de kanımda olduğunu biliyordum. Başka türlü babama karşı akıl sağlığımı koruyamazdım. Başarısız sandığı deneyi başarmış olabilir miydi bunu düşündüm ve her ayrıntıyı aklımı zorlayarak hatırlamaya çalıştım. Kesin cevabımaysa içerideki çocuklardan biriyle tanışıp onu iyileştirince ulaştım.

Kwang Ho, babam onunla uğraşmayı bırakıp karşı duvardaki genç kadına döndüğünde hala kendindeydi. Yanii tabi ki korkunçtu ama hala kendisiydi. İkimizde ağlıyor, sayıklıyorduk. Yine de benimle konuştuğunu hatırlıyorum. O haliyle bile benim buna çok uzun süredir maruz kaldığımı anlamış gibi beni yatıştırmaya çalıştığını, senin gelip ikimizi de kurtaracağını söylediğini hatırlıyorum. Kadının çığlıklarına dayanamayıp kendimden geçtiğim sırada o hala Kwang Ho’ydu.

Kendime geldiğimdeyse gitmişti. Babam ikimizi de benim hücreme kapatmıştı. Onunla konuşmaya çalıştığımı hatırlıyorum ama o sadece gülüyor öne arkaya sallanıyordu. Onu kendine getirmeye çalıştım, omuzlarından tutup sarstım.” Durup yutkundum. “ Devamını biliyorsun zaten tam o sırada odaya girdin. Ablama olanları biliyordun. Açıkçası ilk anda beni suçlamanı anlıyorum. Ama Young Jae… Sen beni hiç dinlemedin! Bir açıklama yapmama izin vermedin.” Yıkıldığını görebiliyordum. Sanki gözlerini yummak zihnine dolan hatıralarla baş etmesini sağlıyordu. Devam etmek için ağzımı açmıştım ki elini benim Kwang Ho’nun elini saran ellerimin üzerine koyunca bir an donakaldım.

Sımsıkı yumduğu çekik gözlerinin arasından bir damla yaş süzülünce aklından neler geçtiğini anladım. Yeniden sesimi bulup konuşabilmek için birkaç kez yutkunmam gerekmişti. “ Tanıştığın Kuzey… Virüs onu etkileyince onu iyileştirdim. Kanımın istediğim zaman insanlara zarar vermemesini sağlayabiliyordum, bilinçli ya da bilinçsiz. Ve o günle ilgili hatırladığım en net şey Kwang Ho’ya bir şey olmaması için yalvardığımdı. Ona bunu ben yapmadım Young Jae. Ona bunu sadece benim babam da yapmadı. Seçilmişler ve onların rezil dünyasında sıradan bir çocuk olarak büyümeye çalışmak yaptı. Babam sadece son damlaydı.” Ağlamaya başladığımı Kwang Ho kibarca ellerini benimkilerden kurtarıp yanağımdan süzülmek için debelenen yaşları silince fark ettim. Boğazım sonunda doğruları birine söyleyebilmenin getirdiği gözyaşlarıyla yanıyordu. Başka ne söyleyebilir ne yapabilirdim ki? Özür dilemem neyi değiştirirdi? Ona bunu yapan ben değildim. Evet, onu koruyamamıştım ama ben daha kendimi bile koruyamıyordum ki. Daha Walker’ın bile hayatıma girmediği sadece kan ve babamın olduğu hatırlamayı dahi istemediğim yıllardı.

“ Şimdi Kuzey’e yaptığım gibi ona kendi kanımdan vererek onu eskisi gibi yapmayı deneyebilirim. İşe yarayıp yaramayacağını bilmiyorum ama denemeliyim.” Young Jae’nin tuttuğu ellerimi çekip kalkmayı denedim ama o beni bırakmadı. Konuşmamın başından beri ilk defa siyah gözlerini açarak bana baktı. Yıllar sonra ilk defa bana çocukken baktığı gibi, hastalıklı kıza bakar gibi değil de kuzeni Tara’ya bakar gibi baktı. Bunun beni sevindireceğini hiç düşünmemiştim. Birkaç gün öncesine kadar ikisini de hayatımdan çıkarmış, tamamen unutmuş vaziyetteydim. Edmund yüzünden hayatıma yeniden sokuşturulduklarında hissettiğim tek şey Kwang Ho’yu yeniden görmenin güzel olabileceği ve belki bir umut gelişen güçlerimle ona yardım edebilme olasılığımdı. Young Jae’ye dair güzel hiçbir şey kalmamıştı içimde. Akraba olmamız önemli değildi, o bir çocuğu suçlamış ve hiç dinlemeden kararını vererek beni penceresiz odamda yalnız bırakmıştı. Adaletsizliği babamın getirdiğine inandığım kısacık hayatımda bana babamdan bile kurtulsam kimsenin bana inanmayacağını göstermişti sanki. Bu yüzden şu anki bakışlarının benim için bir şeyler ifade ettiğini görmek en azından elimi bırakmadan yere dizlerinin üzerine inip ayaklarıma kapanması kadar dehşete düşürmüştü.

Benim aksime kuzenlerim tam Koreliydi ve bir kültür şoku içinde değil kendi milletlerine, geleneklerine hakim bir anlayışın içinde büyümüşlerdi. O yüzden başka birinin önünde dizlerinin üstüne çökmenin ve bu şekilde af dilemenin onun için ne kadar zor olduğu ancak hayal edebilirdim. Bu onun kültüründe gururunu hiçe saymak demekti ve bu insanlar gururları için yaşarlardı.

“ Özür dilerim.” dedi gözyaşları arasında. Karşımdaki manzara o kadar inanılmazdı ki elim ayağım birbirine dolaşmış ne yapacağımı şaşırmıştım. “ Benim suçumdu… Asla senin değil, benim suçumdu… Kimseyi dinlemediğim için özür dilerim.” Yanına çöküp onu omuzlarından tutarak kaldırdım. Şimdi ikimizde küçük birer çocuk gibi ağlıyorduk. “ Bunu yapabilir miydim bilmiyorum ama seni dinleyip, seni oradan kurtarmaya çalışmadığım için özür dilerim… İkinizden de benim hatalarım yüzünden yaşadığınız hayatlar için özür dilerim.” Dürüstlüğü karşısında gülümseyerek ona sarıldım. İnsan geçmişinden kaçamıyordu, yaşanmış olanlar değişmiyordu. Ama bu geleceğin onu iyileştirmesine engel değildi. Bir avuç bile olsa su, kor haline gelmiş anıların üzerine serpildiği sürece suydu. Bir şeyleri alıp götürmeyi başarıyordu.

Buraya gelmeden önce arka cebime sıkıştırdığım ambalajlı şırıngayı çıkartarak elimin tersiyle gözlerimi kuruladım.

“ Şimdi, deneyeceğim. İşe yarar mı bilmiyorum ama güçsüz düşmesi, bayılması normal. Fiziksel şeylerin iyileşmesi daha kolaydır ama psikolojik hastalıklarda iyileşme süreci uzayabilir. Yine de…” Akmak için debelenen gözyaşlarımı geri göndermek için burnumu çekerek gülümsedim. Young Jae de aynısını yaptı. “ Yine de deneyeceğim.”

“ İşe yaramasa bile teşekkür ederim Tara… Sen elinden geleni yaptın.”

“ Artık bana inanıyor musun? Anlattıklarımı sorgulamayacak mısın? Ona bu iğneyi yapmama izin verecek misin?” Aslında sadece ortamı yumuşatmak ve ağlamamak için sormuştum ama Young Jae’nin ifadesi ciddileşmiş yüzüne buruk bir gülümseme yerleşmişti. “ Artık o küçük çocuk değilim, daha güçlüyüm. Ben aynı zamanda bir kahinim. Yalan söylesen bunu hissederdim.” İğneyi tutan koluma dokunarak güç vermek istercesine gülümsedi.

“ Ve Tara, bunu o zamanlar seni görmüş biri olarak söylüyorum… Sen de artık o küçük kız değilsin. Ona ait hiçbir şeyin seni korkutmasına izin verme.”

Komik bir şekilde belki de ihtiyacım olan buydu. Kafamdaki Arya yüzünden Walker’dan korkmamam için ihtiyacım olan tek şey aslında içten içe bildiğim bir şeyi birinin bana söylemesiydi. Beni o zamanlardan beri tanıyan tek kişi Walker değildi. Young Jae de artık tüm ayrıntılarıyla her şeyi biliyordu ve söylüyordu… İhtiyacım olduğu halde uzanıp alamadığım kelimeleri benim için en köşedeki tozlu raftan indiriyordu. Yarım yıl kadar önce Walker’la karşılaşınca korkumu tamamen atamasam da bununla başa çıkabilmiştim. O halde şimdi bundan sonsuza dek kurtulabilirdim.

Ben hiçbir yönümle o küçük çocuk değildim… Bir zamanlar onu korkutan şeylerin beni yeniden korkutmasına izin vermeyecektim.


35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör