• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 4.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-4-

Jay



“ Efendim, emrinizle saldırmaya hazırız.” Kulaklığımdan gelen sesi olduğu gibi duyduğunu bildiğim Derin’e baktım. Elini kaldırarak beklememi işaret etti. Hazır olduklarına göre arazide devriye gezen tüm görevlileri sorunsuz halletmişlerdi. İçeride uyumadan gece vardiyasına kalan birileri de elbet olacaktı ama dert değildi.

“ Yerini tespit edebildiniz mi?”diye sordu kulaklığına doğru. Çevremdeki hırsızların bana inanamaz gözlerle baktığını görebiliyordum. Neden evimde oturup emirler vermiyordum? Hadi operasyon alanına girmiştim, neden kendi zırhlı aracımda oturarak operasyonu yönetmiyordum? Doğru anı beklerken en ön cephede durmak bir organizasyon başkanının yapacağı iş değildi.

Eh, olacak değişimlere alışsalar iyi olurdu. Burada yönettiğim hırsızların başında olmak için sayısız sebebim vardı. Bir korkak ya da yetersiz gibi saklanmak içinse yoktu.

“ Onu bulduk. Üçüncü hangarın giriş katında. Koridorda soldan ikinci kapı, ana girişe oldukça yakın.” Kuzey’in sesiyle tüm dikkatimi üçüncü hangara verdim.

“ Ya Kwang Ho?” Buldukları kişinin girişe yakın olmasından Young Jae olduğunu tahmin ediyordum. Tehdit edilen kişi daha serbestti, tehdit unsuruysa daha güvenli bir bölgede olmalıydı.

“ İkinci hangar, üçüncü kat, sekizinci küp.” dedi Tara tereddüt etmeden. Görünen o ki Kuzey’in özel dersleri işe yarıyordu. “ Önden girmek için hazırız… Jay.” Tara’nın sesindeki kinayeyi duymamak imkânsızdı. Sadece bir espri değil aynı zamanda bir uyarıydı.

Tara’nın iki gruptan biri arasında seçim yapması zor olmamıştı. Düşünmeden Kwang Ho takımında olmak istemişti. Öne sürdüğü nedense ilginçti; Kwang Ho Young Jae dışında yalnızca bana güvenip bizimle gelir, Young Jae ise beni gördüğü takdirde asla bizimle gelmez. Tara’nın ne de güzel akrabalık ilişkileri vardı! Önce babası, şimdi de biriyle siyah ötekiyle beyaz olduğu kuzenleri… Her şekilde elimizde Young Jae için Nisan vardı. Nisan’ın yeteneği sayesinde onu ikna etmek için sonsuz vaktimiz olacaktı, zor olmasa gerekti.

“ Dikkatli olun. Gereksiz kargaşadan kaçının.” Bunun aksini yapacağından emin olduğum için ekledim, “ Ve Tara, özellikle sen… Unutma ki amacınız gizlice girip onu bulmak. Young Jae’ye ulaşamadan olay çıkmasını istemeyiz değil mi?” Homurdandığını hayal meyal duydum.

“ Tamam patron.” Gülüp kulaklığıma uzandım.

“ 1.Aşamayı başlatın.”

“ Emredersiniz.” Dikkatli bakmadığım sürece seçemeyeceğim otuz kişilik ekip ikinci hangara doğru ilerlemeye başladı. Karın üzerinde beyaz kıyafetleri ve maskeleriyle normal gözler için neredeyse görünmezlerdi. Ama Walker’ın elinde kahinler ve ruhları saptayan cihazlar olmadığını düşünmek deli saçması olurdu. Bu yüzden hızlı olmalıydık. Amacımız ortalığı havaya uçurmak değil iki kişiyi alıp kelimenin tam anlamıyla tabanları yağlamaktı. Kuzey’i daha önce burada tuttuğu için tahminimce burayı eskisi kadar yoğun bir şekilde kullanıyor olamazdı.

Gözlerimi kısarak hangara ulaşmış grubun içinde Tara’yı buldum. Tabii ki inatçı bir şekilde en önden gidiyordu. Bu, elimde olmadan huzursuz bir şekilde kolumdaki metal bileklikle oynamama neden oldu. Huzursuzluğumu fark etmiş olacak ki Nisan koluma dokunarak ona bakmamı sağladı.

“ Ona hiçbir şey olmaz. İçini rahat tut, o bir Ay Işığı.”dedi. Dönüp kardeşimin gülümseyen yüzüne baktım.

“ Bunu başka bir Ay Işığı söylediği için inanmaktan başka şansım yok.” dedim. Nisan’ın gülümsemesi yüzüne daha da yayılırken Derin dikkat çekmek ister gibi boğazını temizledi.

“ Kapıya ulaştılar.”dedi başıyla aşağıdaki manzarayı işaret ederek. Kendime onu doğrulamak için bir saniye tanıyıp sonra arkamdaki gruba döndüm.

“ 2.Aşamayı başlatıyorum.” Arkamdaki maskeli hırsızlar beni başlarıyla onaylayınca saklandığımız kar tepeceğinin üstünden atlayarak kendimizi eğime bıraktık.

Tam karşımızdaki üç devasa hangar biz onlara yaklaştıkça azametle yükseliyordu. Tepelerindeki kar hangarların altında teneke kutu gibi ezilmesini bekleyeceğim kadar yoğundu. Hemen ardındaki karlı tepeyle yapıyı bütünleştirip neredeyse görünmez yapan mükemmel ama bir o kadar da ağır bir kamuflajdı sanki. Neredeyse siyah diyebileceğim kadar karanlık gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu. Dondurucu hava özel kıyafetlerimizden içeri giremese de yüzümün açıkta kalan kısımlarının soğuktan acıdığını hissedebiliyordum.

Altımızda ezilen karın çıkarttığı sesi umursamadan kayarken maskemi yukarı çektim. Hemen yanımda benden saniye farkla Derin’le Nisan geliyordu. Onlarında ardında yirmi kadar deneyimli hırsız vardı. Daha da gerimizde dağın eteğine gizlenmiş destek ve iletişim birimleri vardı. Yaptığımız işin doğası gereği kesinlikle bu kadar kalabalık gruplar halinde çalışmazdık ancak Walker’dan sonra elimizde ne iş ne de onun doğası kalmıştı.

Çevik bir hareketle zıplayıp üçüncü hangara doğru koşmaya başladım. Henüz bizim geldiğimizi tüm binaya haber veren alarm tarzı bir şey duymadığım için kendime iki farklı senaryo hazırlamıştım. Birincisi, yeni oyuncaklarımız işe yarıyordu. Arazi temizlenmiş, sistemleri ele geçirilmiş ve bizi görebilecek, hissedebilecek her varlığa karşı önlemlerimiz alınmıştı.

Ama Walker… Walker için görünmez olduğumuza inanacak kadar aptal değildim. Bizim geliştirdiğimiz her şeyi savuşturmak için bir planı olabilirdi. Merkez içinde ona yardım eden hırsızların olması sürpriz olmazdı.

İkinci senaryodaysa, Walker geleceğimizi bildiği için tüm hazırlıklarını yapmış rahat koltuğunda oturarak içeride bizi bekliyor olabilirdi. Kapıya ulaştığımda açık ara farkla ilkini tercih ettim.

“ Birinci takım ikinci kata ulaştı. İçeridekilerin çoğu uyuyor, henüz bir çatışma olmadı.” Bu sefer kulaklığımın ucundaki ses Arda’ya aitti. Hem Kuzey’e hem de ona hak verdiğim için yapabileceğim en iyi seçimi yapmış, Arda ve Hilal’i buraya getirmiş ama gerideki iletişim ekibinde görevli olarak bırakmıştım.

Arkamdaki gruptan beresinin altından bile kızıl saçlarını seçebildiğim Aislin koşarak gelip benimle birlikte girişe sırtını verdi.

“ Koridorda, iki kişi. Dışarı çıkacaklar.”dedi kulaklığı kullanarak. Kapının diğer tarafındaki silahlarıyla hazır bekleyen iki hırsıza başımla içeri girmelerini işaret ettim.

Saniyeler sonra sürükleyerek dışarı çıkarttıkları iki bedeni karların içine atarak üstlerini kapadılar.

“ Katın bu bölümü tamamen temiz.” Kapıya kadar bu kadar kalabalık gelmiş olsak da dikkat çekmemeye çalışırken bu kadar kişiyle içeri giremezdik. Ama destek çağırdığımızda da hemen müdahale edebilecek kadar yakında olmalılardı.

Aislin’in onayıyla Derin’in ardından Nisan’la birlikte içeriye girdik. Tıpkı 1.Takımın yaptığı gibi hırsızların üçte ikisini kapıda bırakarak kalanlarla içeride sessizce ilerlemeye başladık. Kritik köşe ve dönemeçlere en az iki hırsız yerleştirerek ilerlemeyi acil bir durumda kademe kademe içeri girmelerini ya da tam tersi biz çıkarken yine kademe kademe bizi koruyarak bize katılmalarını kararlaştırmıştık. Bizim hedefimiz bulunduğumuz noktaya oldukça yakındı. Endişem 1.Takımın Kwang Ho’yu bulabilse bile çıkarken fark edilmesiydi. Mesafe uzak, grupsa ne kadar görünmez olsa da kalabalıktı.

İçerisi aynı Kuzey’in anlattığı gibi küplerden ve onları birbirine bağlayan köprülerden oluşuyordu. Daha çok bir geminin makine dairesini andırıyordu. Metal tavana sabitlenmiş göz yakan floresanlar yüzeylerden yansıyarak gözlerimi kamaştırıyordu. Dışarıda bizi kamufle eden beyaz kıyafetlerimiz tüm bu metal ve beton karmaşasında göze batıyordu. Yanından geçtiğimiz odaların, koridorların hiç birinin penceresi yoktu. Kapılar bile duvarların içine öyle ustalıkla gizlenmişti ki yanınızda yolu bilen bir kahin olmadan burada kaybolmamanız imkansızdı. Küplerin yerleşimi bariz bir stratejiyle yapılmıştı. Dikkatli olmazsak üçüncü katta gezinen biri köprüleri kullanırken bizi görebilirdi. Bu konuda da yine Aislin’e güvenmekten başka şansımız yoktu.Neyse ki henüz kimseye rastlamamıştık. Arda’nın dediği gibi muhtemelen gece devriyelerini yapanlar dışında herkes uyuyordu.

“ Burası.”dedi Aislin duvardan zor ayırdığım metal bir kapının sağına geçerek. Derin de solunu alırken Nisan’la ben kapının önünde durduk. Silahımı kapıya doğrulttum.

“ 2.Takım, kapıya ulaştık.” dedi Nisan yavaşça. Bana sonsuz gibi gelen birkaç saniye boyunca hiçbir cevap gelmedi.

“ 1.Takım, kapıdayız.” Kuzey’in sesiyle rahatladım. Kapıları aynı anda açmamız gerekiyordu. Eğer ki bizim tespit edemediğimiz bir güvenlik mekanizmaları varsa ayrı ayrı değil aynı anda aktif olmalıydı. İki farklı yerden gelen alarm kafalarının karışmasını sağlar bize çıkmak için yeterli süre kazandırırdı.

“ Kapılar için 3…2…1” Arda geri sayımını tamamlar tamamlamaz Nisan’ın avuçlarından fışkıran alevler kapıyı göz açıp kapayana kadar yok etti.

Ve işte o ana kadar çok sessiz, sakin, inanılamayacak kadar yolunda giden operasyonumuzda kimsenin duymayı arzulamadığı o ses yükseldi.

Alarm sesi…

Nisan hiç vakit kaybetmeden odaya dalarken tepemizdeki floresanlar tehditkâr bir kırmızıya dönerek yanıp sönmeye başlamışlardı. Alarmın sesi o kadar yüksekti ki kulaklığımdan gelen bir sesi duyup duyamayacağımı düşünerek endişelenmeye başlamıştım. Alarmı tetikleyen neydi ki? Bizi kimse görmemiş, duymamıştı. Ortada hiç iz, ceset ya da kan izi bırakılmamıştı. 1.Takım bir sorunla karşılaşmış olsa iletişim birimi bunu mutlaka bize hemen rapor ederdi. Biri manuel olarak alarmı devreye soksa bu hareketi tespit edecek ekipmanlar gene iletişim biriminde mevcuttu. Güvenlik sistemlerine ağ üzerinden sızdığımız için biliyordum ki elektrikle kontrol edilen her gösterge devre dışıydı. O halde alarm bizi fark ettiği için çalmıyordu. Yoksa tıpkı bizim gibi kendini görünmez yapan bir kaçak mı vardı?

Bütün bunları düşünmem aslında bir göz açıp kapamalık andı ve o anın sonunda Nisan ardında Young Jae olduğunu tahmin ettiğim çekik gözlü bir gençle odadan dışarı fırladı. Buna alışmama gerçekten imkan yoktu. Daha odaya yeni girmişti ama şimdi yanında yüzünde hepimizi tanıdığını belli eden ifadesiyle Young Jae duruyordu. İçeri girerim ve zamanı durdurarak Young Jae’ye her şeyi açıklarım. Biliyorsunuz herhangi bir şeye temas etmem halinde zaman onlar için normal akışına geri dönüyor. Bu da tüm dünya beklerken bana Tara’nın inatçı kuzenini bizimle birlikte gelmeye ikna etmek için sınırsız vakit kazandırır… Yapması da söylemesi kadar kolay mıydı acaba?

“ Bizimle geliyor.”dedi Nisan. Young Jae onu onaylarcasına başını salladı.

“ Gidelim.” Derin uzun koridorun sonunda bize doğru gelen grubu işaret etti. Vakit kaybetmeden geldiğimiz yoldan dışarıya doğru koşmaya başladık.

“ 2. Takım, dışarı çıkıyoruz. Young Jae bizimle… Giriş koridorunu açık tutun.”dedim koşarken. Kulaklıktan zorla duyabildiğim anlaşıldı efendim cevabının ardından nefesimi düzenleyerek hızlandım. “ Nisan alevlerinle koridorları kapatabilir misin?”dedi Aislin tedirgin bir şekilde arkamıza bakarak. “ Daha fazlası geliyor.”

“ Hayır!” Young Jae o kadar kesin bir şekilde karşı çıkmıştı ki koşarken hepimiz bir an durakladık. “ Alarmı harekete geçiren şey alevlerdi, geride alev bırakırsanız sizi takip edebilir. İstediği şey bu.Girişe çok yakınız zaten, çıkabiliriz.” Hızlı konuşmaya çalışsa da sanırım çok iyi olmayan İngilizcesi buna engel oluyordu. “ Sana içeride ne dediğimi hatırla Nisan.” Sesi telaşlıydı. İçeride biz zamanla birlikte donmuşken her ne konuştularsa görünen oydu ki bir şeylere ikna olan tek taraf Young Jae değildi.

“ Haklı, çıkalım buradan. Hırsızlar bizi koruyabilir.” dedi Nisan hızlanırken. Aislin’se dehşete düşmüş görünüyordu.

“ Kendimize etten duvar mı öreceğiz? O insanların da bir canı var!” Bunu arada yaşıyorduk. Bu şekilde düşündüğü için Aislin’i suçlayamazdım. Aramızda insani en yönü kuvvetli olan oydu. Merkezin içinde büyümüş bizlerse çoğu zaman onu dehşete düşüren ayrıntıları umursamıyorduk. En azından Nisan’ın onun gibi kalabilmesini dilerdim…

“ Hayır, zorunda kalmadıkları sürece öldürmeleri yasak.” dedi Young Jae kendinden emin bir şekilde. “ Walker’ın savaşı insanlarla, bizi sağ istiyor.” Sanki biz hırsızlar, kahinler ya da seçilmişler olarak insan değilmişiz gibi…

Köşeyi döner dönmez az önce hangara giriş yaptığımız kapı karşımıza çıktı. Kulaklığıma dokunup emirler vermek üzere bir nefes almıştım ki kulağımın kenarından uğuldayarak geçen bir kurşun hazırladığım tüm kelimeleri buhara çevirdi.

“ Hani bize zarar vermezlerdi?!” Derin Young Jae’ye bağırarak arkamızdaki grubun üzerine bakmadan şarjörünü boşalttı. Artık girişe yakın olduğumuz için bizi gören dışarıdakiler ve dönemeçte bize katılan hırsızlarla birlikte fazlasıyla kalabalık olmuştuk. “ Öldürmezler dedim zarar vermezler demedim.”

“ Ağı hazırlayın.”dedim hızla Nisan’a bakıp ondan onay aldıktan sonra. Ağ dediğimiz şey aslında bir tür enerji duvarıydı. Bütün binayı havaya uçurmak diğer başkanların işine gelebilirdi ama benim değil. Walker’ın bizden daha güçlü ve daha avantajlı olduğunu bildiğim bir anda ona böylesi bir saldırı yapıp tüm şimşekleri üzerime çekmek intihar olurdu. O yüzden alacağımızı alıp gitmeliydik. Gidebilmek için takip edilmemeliydik.

Ağ, burada devreye giriyordu. Temelde bir motor ve onun ayarlanabilir güç alanından oluşuyordu. Motorun enerji kaynağı ruh aleviydi yani sadece Nisan, Tara ya da Aiden tarafından doldurulabilen bir bataryaydı. Tamamen dolu haliyle yaklaşık bir saat kesintisiz bir kalkan sağlayabiliyordu. Yakıtı bittiğinde yeniden doldurulmazsa yedek bataryasını kullanarak kendini yok ediyordu. Yani onu almaya gelmezsek Walker’ın eline geçmemesi için imha ediliyordu. Ağ bir kere devreye girdikten sonra içerideki hiçbir ruh ya da beden ağın sisteminde tanımlanmış kimlik bilekliklerinden takmadığı sürece o enerji alanını terk edemezdi. Bu gerçekten fazlasıyla yeniydi ve fikir tamamen Kuzey’e aitti.

Mantığı ormanda yürüyen bir grup üzerine halattan örülmüş bir ağ atmak kadar basitten uygulama şekli dahiyaneydi.

Sonunda kapıya ulaştığımızda içimde inanılmaz kötü bir his vardı. Tara ve Kuzey’den alarmın çalmasından bu yana hiç haber alamamıştık. Arda tek kelime bile etmemişti.

Şimdilik kendimi ve grubumu hayatta tutmaya odaklanmalıydım. Young Jae’nin bir bilekliği yoktu. Öncelikle onu dışarı çıkartmalıydım. Uğuldayan kurşunları umursamadan Young Jae’nin koluna yapıştım ve onu sürükleyerek dışarı çıkarttım.

“ Ağı devreye sokun, HERKES DIŞARI!”diye elimde olmadan bağırdım. Sözlerimi bitirmemle birlikte mavi bir ışık topu üçüncü hangarın tamamını yutuverdi. “ Birinci hangarın ağını da devreye sokun!” Göz kamaştıran ikinci ışık topu yoktan var olarak herkesi içine hapsetti. Nisan, Derin ve Aislin’in kalan hırsızlarla birlikte binayı terk ettiğini görünce bir nebze içim rahatladı. “ 1.Takım, durumunuz ne?” Cevap yoktu. Huzursuz bir şekilde ikinci hangarın kapısına koşmaya başlamıştım bile. İçeriden silah sesleri geldiğini duyabiliyordum. Kwang Ho’nun da tıpkı Young Jae gibi bilekliği yoktu. Orayı kapatmam demek ondan vazgeçmem demekti.

“ Kardeşim nerede?!” Bunu hissetmiş gibi Young Jae’nin hemen arkamda bittiğini göz ucuyla da olsa görebiliyordum. Elimle ona durmasını işaret ettim.

“ Tara, Kuzey, Arda biriniz cevap verin! Neler oluyor?” Tara’nın adını duyar duymaz Young Jae olduğu yerde kalakaldı. Söylememem gereken bir şey söylediysem de şu an umurumda değildi. Benim önceliğim kuzenlerin kavgası değil içerideki herkesin can güvenliğiydi.

“ Tara mı?” Young Jae hışımla Nisan’a döndü. “ Onun yanına Tara’yı mı gönderdiniz?!”

“ Tara ne yaptığını biliyor, sakinleş. Sana kardeşini getirecek ve o ana kadar sen de burada bekleyeceksin.” Ama Young Jae’nin beklemeye hiç niyeti yoktu. İleri doğru bir adım atmıştı ki Derin onu çok rahat bir şekilde yakalayıp karların içine serdi.

“ Oradaki herkesi öldürecek! Kwang Ho’yu kurtarmaya değil, yarım bıraktığı işi bitirmeye gitti! BANA YALAN SÖYLEDİNİZ!” Yarım bıraktığı iş? Herkesi öldürmek? Aynı Tara’dan bahsettiğimizi sanmıyordum. O debelendikçe Derin’in yapmaya çalıştığı açıklamalar soğuk geceye karışıp yok oluyordu sanki.

Defalarca denememe rağmen kimseden cevap alamayan bense daha fazla bekleyemiyordum.

“ Derin ve Nisan, komuta sizde.”dedim arkamı bile dönmeden. Aislin sanki ona ihtiyacım olduğunu biliyormuş gibi bir anda yanımda bitivermişti. Kapıyı süzen ifadesinden şu anda zamanı ileri alarak oradan çıkıp çıkamadığımıza baktığını anlayabiliyordum artık. Bir transtan uyanır gibi kendisine gelmesini sabırsızlıkla bekledim. “ Desteğe ihtiyacımız var mı?”dedim hızlıca.

“ Hayır, ikimiz yeterliyiz, umarım… Gidelim.” Aislin’in dilinde umarım demek gördüklerim verdiğimiz farklı bir kararla değişmezse demekti. İkimizde hızla kapıya doğru koşmaya başlamıştık ki kulaklığımdan korkunç bir cızırtı yükseldi.

“ Jay! Jay beni duyabiliyor musun?” Arda’nın sesi sebebini bilmek istemeyeceğim kadar telaşlıydı.

“ Evet, duyuyorum. 1.Takım nerede? Neden cevap vermedin, iyi misin?”

“ Biz iyiyiz. Alarm bir süre iletişimimizi kopardı sanırım.” Çok da önemli değilmiş gibi geçiştirdi. “ 1.Takımın yardıma ihtiyacı var. İkinci kattalar, acele et!”


Tara


“ Ya buna ne dersin?” dedim Kuzey’le saklandığımız yerden yavaşça kalkarak. Kapının önünde bekleyen adam yıllardır uyumamışçasına esnedi. Karanlıkta olduğum için beni göremezdi ama gözlerini görebilmek için bana dönmesine ihtiyacım vardı. Hiç düşünmeden dikkatini çekmek adına ıslık çalınca Kuzey korkuyla çömeldiği yerden bileğime yapıştı.

“ Ne yaptığını sanıyorsun?” Telaşla beni aşağı çekmek istese de bana güven dercesine bileğimi yakalayan elini tuttum.

“ Kim var orada?” İşte tam istediğim gibi adam yüzünü ve silahını bana çevirmişti. Gözlerimi onun siyah gözlerine kilitlerken gülmemek için yanağımı ısırdım. Adam biri ona elektrik vermiş gibi durdu. Başını iki yana salladı ve anlamsız sesler eşliğinde silahını yere atarak hızla bir yere doğru koşmaya başladı. Koridorun diğer ucunda devriye gezen kadın onun koştuğunu görünce arkasından hey neler oluyor gibi bir şey dedi sanırım. Net duyamamıştım. Adamın silahını attığı yere gelerek silahı yerden aldı. Sağına soluna bakınması benim fırsatımdı. Başını çevirirken gözlerini yakaladım ve eğlenceli olmasa da işe yarar bir şeyler düşündüm.

Silah kadının elinden düşerken kadın gözlerini kapamıştı. Yüzünde çok ekşi bir şey yemiş gibi bir ifade vardı. Beyaz perdeden fırlamış bir asaletle önce dizlerinin üzerine düşen kadın sonra başını koruyarak yavaşça yana devrildi. Ayaklarının titrediğini hayal meyal görebiliyordum.

“ Başka yok değil mi? Ben hissetmiyorum.”dedim gülüp Kuzey’i dürterek. Kuzey’se sonuna kadar açılmış gözleriyle kadına bakıyordu.

“ Ne yaptın?” dedi yavaşça kalkarken. Sırıtıp kaşlarımı aşağı yukarı oynattım.

“ Konversiyon bozukluğu. Hilal’in kitaplarında görmüştüm. Gerçek bir hastalık bile değil bence. Bedenen hiçbir şeyi yok hepsi kafasında olup bitiyor. Artık sık sık pat diye bayılacak ve uyanması da uzun sürer.” Kuzey’in şaşkın bakışlarını görünce ekledim. “ Zarar vermiş bile sayılmam!”

“ Ya öteki adam?” Bir şey söylemeden önce bir süre sırıtarak yüzüne baktım. Kuzey bir bana bir de adamın koşarak uzaklaştığı koridora bakıyordu. Adamın koşuşu kafasında canlanmış olacak ki bakışları yeniden bana döndüğünde yüzünde kahkahasını zor tutuyormuş gibi bir ifade vardı. “ Yapmadın değil mi?”

“ Evet yaptım. O adam artık prostat.”İkimiz de elimizle kahkahamızı bastırmak için ağzımızı kapatırken ilk defa güçlerimin aslında çok eğlenceli olabileceğini fark ettim.

Sessiz olmaya çalışarak kapının önüne gittik. İkimiz de hala gülüyorduk. Tam o anda kulaklığımızdan Nisan’ın kapıya ulaştığını söyleyen sesi geldi. Kendimize ciddileşmek için birkaç saniye tanıdıktan sonra Kuzey bizim de kapıda olduğumuzu belirtti.

“ Kapılar için 3…2…1” Arda geri sayımını bitirince kapıya yasladığım ellerimden çıkan alevlerin kapıyı yutmasına izin verdim.

Bu noktada alarmı duymak beklediğim son şeydi. Kuzey’le bir an için hiçbir şey yapamadan birbirimize baktık. Benden önce kendine gelerek kulaklığına yapıştı.

“ Odanın önüne destek istiyorum, dört kişi hemen buraya gelsin.”dedi. İkimiz de kendimizi odanın içine atarken her yer kırmızı ışıkla boyanmıştı. Zaten azalan görüşümüz ışığın yanıp sönmesiyle iyice kötüleşmişti. Doğru düzdün hiçbir şeyi seçemediğim odanın içinde kuzenime dair bir işaret aradım.

“ Kwang Ho? Burada mısın?” Ses yoktu. “ Benim Tara!”

“ Tara?” Gözlerimin alışmaya başladığı karanlığın içinde hareket eden bir karartı gördüm. Yatağının üzerine oturmuş, bacaklarını kendine doğru çekmişti. “ Tara gerçekten sen misin?” dedi Korece. Vay canına, birileriyle Korece konuşmayalı ne kadar zaman olmuştu? Söylediklerini anlayabilmem bile mucizeydi. Benden korkmasından çekinerek ona yaklaşırken aslında vakit kaybettiğimi biliyordum. Kuzey gözlerini bile kırpmadan çağırdığı hırsızların gelip dizildiği yanmış kapıya bakıyordu. Acele etmem gerekiyordu.

Ben bunları düşünürken, Kwang Ho bana düşünmenin gereksiz bir eylem olduğunu göstermek istercesine ayağa kalkarak bana sarıldı. “ Tara seni çok özledim!”

Amanııınnn… Gerçekten aklımdan geçen ilk kelime bu olduğu için kendimi affetmeyecektim ama onu en son gördüğümde ikimizde daha çocuktuk. Hoş, ben görüntü olarak hala çocuk gibiydim. Ayas’tan bir kafa kısaydım. Hele Arda, arada dirseğini yaslamak için kafamı kullanabiliyordu. Ama Kwang Ho… Kaba bir tabir olacaktı ama bu çocuk hayvan gibi olmuştu! Bana sarılabilmek için iki büklüm olmaktansa beni havaya kaldırıp onunla aynı boya getirmeyi seçmişti. Aslında hoşuma gitmediğini söylesem yalan olurdu. İçinde bulunduğumuz duruma rağmen güldüm.

“ Ben de seni çok özledim!” dedim içtenlikle kollarımı boynuna dolarken. Gerçekten özlemiştim. Kaçmak zorunda kaldığım zaman özleyeceğim tek kişinin o olduğunu bilsem de abisi yüzünden asla geri dönüp onu tekrar görebileceğimi de düşünmemiştim.

“ Seni buradan çıkartmaya geldim. Young Jae’yi de öyle.” Beni yavaşça yere indirirken gerildiğini hissettim.

“ Beni tapınağa geri götürme. Ben seçilmiş değilim… Ben güçlü değilim.” Başını ellerinin arasına alarak öne arkaya sallanmaya başladı. Gerilme sırası bendeydi.

“ Hayır, hayır! Seni asla oraya geri götürmem!” Bana bakması için onu durdurdum. “ Çok güzel bir yere gidiyoruz. Orada benden ve Young Jae’den başka seçilmiş olmayacak.”

“ Gerçekten mi?”

“ Tabii ki! Ben sana yalan söyler miyim?” Başını hayır anlamında iki yana salladı. “ Ama hemen gitmezsek geç kalırız ve buradan çıkamayız. Hemen gitmeliyiz.” Çabuk bir şekilde toparlanıp benimle kapıya gelirken kafama dank etti. Ben artık sadece hastalık saçan kız değildim. Onu iyileştirebilirdim, en azından bunu deneyebilirdim. Belki Young Jae’de beni suçlamaktan vazgeçerdi… Buradan çıktığımızda bunu mutlaka deneyecektim.

Koridora çıktığımızda Kuzey’in kulaklığını parçalamak üzere olduğunu gördüm.

“ Neler oluyor?”

“ Bağlantıyı kaybettik. Ne Nisan’larla ne de Arda’yla iletişim kuramıyoruz. Sadece bize yakın olan hırsızlara ulaşabiliyorum onların da sinyali zayıf.” dedi sinirle. Yanımdaki Kwang Ho’yu görünce bir an için sustu. Çocuk gerçekten bak bak bitmiyordu. Hipnotize olmuş gibi izlediği kırmızı ışıklardan gözlerini ayırarak bu ışıkta bile görebileceğim bir gülümsemeyle Kuzey’e döndü.

“ Merhaba!” Kuzey gülse de yardım etmemi ister gibi bana baktı. A evet, benim dışımda kimse Korece bilmiyordu…

“ Merhaba diyor.”

“ Vay be ne kibar bir akraba.” Kıs kıs güldü. “ Sen de benim ona merhaba dediğimi söyle.” Ağzımı açmama fırsat kalmadan Kwang Ho az önce bana yaptığı gibi Kuzey’i de kucakladı. Kuzey şaşırsa da elinde olmadan bir kahkaha attı. Çevremizi saran merkez çalışanlarıysa olanları dehşetle izliyordu.

“ Adı Kuzey, benim arkadaşım ve seni gördüğüne mutlu olmuş öyle diyor.” Prostatlı kaçağın gittiği yönden kalabalık bir grubun geldiğini hissedince hızla ekledim. “ Ama şimdi gitmemiz lazım, hem de hemen.” Kwang Ho durumun ciddiyetini anlamış gibi hemen Kuzey’i bıraktı ve bizimle birlikte merdivenlere doğru koşmaya başladı.

Fiziksel olarak büyümüştü, hem de fazlasıyla. Ama zihinsel olarak hala onu en son gördüğüm yaşlardaydı. Bunu ona benim halkım yapmıştı. Kendini korumak için çocuk kalması gerektiğine karar vermiş olmalıydı. İçimde bir şeylerin ezildiğini hissetsem de bunun zamanı değildi.

Merdivenlerden henüz inmiştik ki kaçacak yerimizin kalmadığını anlamak için etrafıma bakınmama gerek kalmamıştı. Kuzey de ben de biliyorduk, gidebileceğimiz her yönden birileri geliyordu.

“ Şimdi ne yapacağız?” Kuzey hangisinin daha güvenilir olduğuna karar veremiyormuş gibi bir elinde silah bir elinde bıçakla koridorlardan birinin önünde dikiliyordu.

“ En kısa yol hangisi?”dedim. Kuzey başıyla sağımızda kalan köprüyü gösterdi.

“ Aşağı atlarsak, ilk katta girişe kısmen yakın bir yere ulaşırız. Merdivenlere ulaşmamıza imkân yok.”

“ Gidelim.” Kwang Ho’nun koluna yapışarak onu da beraberimde köprüye sürükledim. Herkesin yaralanmadan aşağı inmesini sağlayabilirdim ama böyle bir ağırlığı taşımak beni çok zorlardı. “ Aşağı indikten sonra, bizi dışarı çıkartmalısınız.”dedim Kuzey ve dört merkez hırsızına hitaben.

“ Anlaşıldı efendim.”

“ Kwang Ho, gözlerini kapat ve bana güven.” Küçük bir çocuk gibi başını sallayarak beni onayladı. Arkamızdan gelen bağırış çağırışı çok net duyabiliyordum. Bize ulaşmaları artık an meselesiydi. “ Atlayın!” Köprünün tırabzanlarına tırmanarak kendimi aşağı bıraktım.

Alevlerimle etrafımızı sararak bir küre oluşturdum. Ellerim kürenin zemininde her saniye daha çok alev üreterek bizi hava tutuyordu. Tersine çalışan bir roket motoru gibi. Önce ağırlığımızı dengeleyecek kadar alev verip sonra bize zarar vermeyecek bir hızda azaltarak aşağı indiriyordum. Ama kat yüksekliği çok fazla ve küre çok ağırdı. Yaratmam gereken alev miktarı çok fazlaydı. Öyle ki eğer bunu hangarın kendisine doğrultup onu yakmak isteseydim dakikalar içinde geride külü dahi kalmayacak şekilde yanabilirdi.

Alnımdan inen terler boynuma doğru yol alıyordu. Sırtımda altı kişiyi taşıyormuşum gibi hissediyordum ve bu ağırlık altında çelimsiz bedenim eziliyordu. Zemini görebildiğim güvenli bir yerde bırakmak zorundaydım çünkü daha fazla dayanamazdım. Göğsümün üstündeki kuvvet nefes almamı zorlaştırıyordu ve buna rağmen çabuk olmazsam bu yaptığımın hiçbir önemi kalmayacak merdivenlere geri dönen kaçaklar bize yetişecekti. Kuzey’in kürenin içindeyken bize yakın olan ruhları ve bedenleri birer birer indirdiğini onun komutlarıyla hırsızların belli yönlere ateş ettiğini göz ucuyla görebiliyordum. Kwang Ho ise yanıma çökmüş endişelenmiş gibi bana bakıyordu.

Zemin… Ah, hayatımda beton gördüğüme hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Bizi yukarı iten gücü kestiğimde zeminden yaklaşık iki metre yukarıdaydık. Kwang Ho beni tutmasaydı muhtemelen kafa üstü çakılacak kadar kendimden geçmiş olurdum.

Çok zaman kaybetmiştik. Kafamı kaldırınca aklıma gelen ilk şey buydu. Alevler içinde aşağı inerken değil. Kwang Ho’yu odasından çıkarmak için beklerken. Nisan’ın yeteneği sayesinde Young Jae çoktan dışarı çıkmış olmalıydı. Ama şimdi kesik bağlantımız, bizi taklit ederek ruh formunda üzerimize üçüncü kattan atlamaya başlayan kaçaklar ve savaşabilecek beş kişiye sahip olduğumuz gerçekleriyle buradan nasıl çıkacağımızı düşünmeye başlamıştım. Yorulmuştum. Bir anda çok yoğun bir enerji kullanmam gerekmişti. Belki de on dakika sonra yeniden yürüyebilir en azından çabucak kaçabilir kıvama gelecektim ancak o on dakikaya ihtiyacım vardı.

Çıkışın nerede olduğunu hissedebilmek için odaklandım. Tek bir dönemeç ve uzunca bir koridor…

“ Tara, yürüyebilir misin?”diye sordu Kuzey yanıma gelip hemen tepemize inmek üzere olan bir kaçağı indirirken. Ona gerçekten çok özeniyordum. Bir kâhin olarak benim asla olamayacağım kadar iyiydi. Ruhları, hayaletleri sınırının ne olduğunu bilmediğim çok geniş bir alandaki her şeyi görüp, hissedebilirdi.

“ Başka şansım mı var? Kendimi Kwang Ho’ya taşıtacak değilim ya. Buraya onu kurtarmaya geldim.” Ha gayret diye kendimi kandırarak sarhoş birinin sarsaklığıyla ayağa kalktım. Kalkar kalkmaz gördüğüm ilk şey Kuzey’in hemen arkasındaki iki hırsızın vurularak yere düşmesi oldu.

“ Tara, dikkat et!” Kuzey beni kenara çekip arkama doğru bir bıçak fırlattı. Yüz ifadesini görünce dehşete düştüm. Iskalamıştı. Kuzey asla ıskalamazdı. Onun ıskalayabileceği tek bir kişi vardı.

“ Hepiniz biliyorsunuz ki Tara’nın kılına dahi dokunmam.”dedi Walker gülerek. Korku… Aklıma tek bir kelime geliyordu, o da korkuydu. Bütün bedenimin bununla sarsıldığını hissediyordum. Bana zarar vermek istediğini sandığım zamanlarda bu korkuyla baş edebilirdim. Kendimi koruyabilirdim, artık o küçük kız değildim bu düşünceyle hareket edebilirdim. Ama artık biliyordum ki bana zarar vermek istemiyordu. Beni ve kafamın içindeki Arya’yı istiyordu. Buna karşı ne yapabileceğime dairse hiçbir fikrim yoktu ve bu bilinmezlik beni korkutuyordu. Dönüp ona bakmak istemiyordum.

Şimdi kokuya yenilmenin vakti değildi. Kendime gelmek için gözlerimi sımsıkı kapayıp açtım. Ve o anda daha onu görmeden önce orada olduğunu hissettim.

“ Sanki ben ona dokunacak kadar yaklaşmana izin verirmişim gibi.”dedi Ayas öfkeyle. Elinde tuttuğu bombayı bütün gücüyle yere attı. Yere çarpınca kapsülünü patlatarak ortaya çıkan gaz bir duvar gibi yükseldi. Gerçekten geçilmez, somut bir duvar gibi.

“ Gidelim.”dedi Ayas beni kucağına alırken Kwang Ho’nun kaşları çatıldı.

“ Sorun değil ben iyiyim, bunlar da arkadaşlarım. Şimdi hemen girişe koşmalıyız tamam mı?”dedim. Kwang Ho başını sallayarak Aislin’le Kuzey’in peşine takıldı.

“ Son ağı da devreye sokun, herkes araçlarına dönsün.” dedi Ayas Kwang Ho’nun hangardan dışarıya adım attığını görür görmez. Hem beni taşıdığı hem de koştuğu için nefes nefese kalmıştı. Önümüzde patlayan mavi bir ışık bütün hangarı ve girişi yutarken arkamızdan gelen hiçbir ses duymuyordum.

“ Seni görmek güzel.” dedim Ayas’a sırıtarak. Mavi ışığın içine dalıp, hangardan dışarı çıkarken o da güldü.

“ Seni görmek her zaman güzel.”



42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör