• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 34.Bölüm

Güncelleme tarihi: 28 Tem 2020





-34-

Arda

3 yıl sonra, New York

Son kutuyu da çakıyla açtığım kapıdan geçirip İzmir’deki yeni evime bıraktıktan sonra bir şey unutmadığıma emin olmak için New York’taki daireme geri dönerek etrafı kontrol etmeye başladım. İsmini çoktan unuttuğum bir melodi dilime dolanmıştı. Kendi kendime mırıldanırken sesim bomboş dairede yankılanıyordu. Burayla ve buradaki hayatımla ilgili özleyecek bir şeyim olup olmadığını düşündüm. Mükemmel bir kariyerim olabilirdi. Şu an olduğumdan kat be kat zengin olabilirdim. Bu kapı sayesinde bizimkileri yine istediğim zaman görmeye devam edebilirdim. Zaten hiçbiri kusura bakmasın ama bu bünye Çınar dışında hepsinin özlemiyle pekâlâ birkaç ay başa çıkabilirdi. Çınar’ı görmedense en fazla iki hafta dayanabilirdim.

Kısacası teorik olarak istediğim her şeye sahip olabilirdim. Pratikteyse kimse bana gerçekten istediğim tek şeyi veremezdi. Hilal’i veremezdi… Onu görüp, konuşabilme yeteneği de veremezdi. Zamanla bu duruma alıştığım bir gerçekti ama zamanla acının azalması gibi bir saçmalık söz konusu dahi değildi.

Başımı sallayarak Çınar fikrine odaklanmaya çalıştım. Çünkü aklımı bir nebze olsun Hilal’den uzaklaştırabilen tek varlıktı. Çınar, Derin’le Nisan’ın henüz iki yaşını doldurmamış oğullarıydı ve genel olarak aramızda stres topuyla neşe yumağı arası bir rolü vardı. Hayatımda gördüğüm en tatlı bebekti ki buna üzülerek de olsa kendi kız kardeşimi de katmak zorundaydım. Ona bu kadar düşkün olmamın sebeplerinden biride Ay Işığı anası ve hayvan gibi yetenekli bir hırsız olan babasına rağmen benim gibi sıradan bir insan olarak bu dünyaya gelme cesaretini göstermesiydi.

Eh, Kuzey ve Aiden’ın bulunduğu ortamda hiçbir şey sır olarak kalmıyordu. Nisan hamileliği boyunca doktora gitmemişti, hatta hamile olduğundan şüphelenmeye bile vakti olmamıştı. Aiden ayaklı bir ultrason olarak bir gün karşısına dikilmiş ve karnını işaret ederek orada bir şey var, hissediyorum demişti. Çocuk daha doğmadan biz onunla ilgili her şeyi zaten öğrenmiştik. Sonunda Yenilmezler takımına karşı bir müttefikim vardı. Kız ya da erkek olmasının değil sağlıklı olmasının önemli olması gibi hırsız, kâhin ya da seçilmiş değil çocuğun mutlu olmasının önemli olduğunu konusunda hemfikirdik. Çınar bize hayatımıza devam etmemiz için gereken cesareti veriyordu.

Sütlü çikolata rengi saçları, içine tropikal ada kaçmış gibi duran yeşil-mavi gözleri vardı. Gerçekten, ben hayatımda böyle bir renk tonu görmediğime emindim. Zaten gözlerinin şeklinden keçi inadına kadar Nisan’ın minyatür bir kopyası olmasaydı o renge baktığınızda bu Ayas’la Derin’in çocuğu derdiniz.

Tabii ki en sevdiği amcası da bendim. Yoksa dayısı mı oluyordum? Gerçi isterse hala bile diyebilirdi. Zavallı çocuk o kadar çok amcası-teyzesi vardı ki…

Ah, bu arada Tara da Ayas’la evlenmeyi başarmıştı. Nisan’la Derin’in nikâhsız nikâh töreninden sonra Kuzey’le bir daha o kadar gülemeyiz sanıyorduk ama Tara bekleme özürlüsü biri olarak Ayas’a evlenme teklif edince yanıldığımızı anladık. Ayas o gün o kadar güldü ki iki ay sonrası için ayarladığı onca teklif organizasyonunu iptal etmekte hiç gocunmadı. Aşağı yukarı evleneli iki yıl oluyordu ve Aiden artık tembihli olduğu için bilemesek de kalıbımı basarım yakında onlarda bir çocuk fırtlatacaklardı. Kuzey’de en ufak bir çaba olmamasına karşın geçimimi bebek bakıcılığından sağlamayı ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım. Nasılsa müşterilerimin performansı pek bir yüksekti, arkasının gelmesi çok sürmezdi. Neyse ki Alfred de şimdilik benim gibi bekâr ölme planları yapıyordu.

Daha önce madalyonu bulduğumuz hediyeleri koyduğum odaya girince kapının arkasına sıkışmış üzerinde forması olan pelüş bir oyuncak buldum. Beni hala vaktim varken Hilal’den uzak tutan bu şehir ve bu evle ilgili özlediğim bir şey olacak mıydı? Basketbolu bırakamayacağımı bildiğim gibi bir daha asla buradaki gibi oynayamayacağımı da biliyordum. Bedenim yirmi altı ruhumsa altmış altı yaşındaydı. Tüm enerjimi bir takıma vermek içimden gelmiyordu. Ama başkalarının bunu yapmasını sağlayabilirdim. Beni profesyonel kariyerimden eden sahte sakatlığım İzmir’de açmaya kararlı olduğum basket okuluna engel değildi.

Gülümseyerek elimdeki oyuncağı hala açık olan kapıdan İzmir’e şutlayıp kapıyı kapattım. Aklıma bu şehirde özleyebileceğim bir şey gelmişti. Yürüyerek gitmesi neredeyse kırk dakika sürerdi ama New York’ta güzel bir akşamüstüydü. Biraz bacaklarımı açmanın zararı dokunmazdı. Tıpkı bir daha ne zaman geleceğim belli olmadığı için birkaç bagel yememin zararının olmayacağı gibi. Evet, burayla ilgili özleyeceğim tek şey bu olacaktı.

Kucağımda kâğıt paketler dolusu bagellarla mutlu mesut eski olmasına çok az kalmış daireme dönüyordum. Yürümek iyi hissettirdiği için dolana dolana ağır adımlarla ilerliyordum. Ceketim bir yere takıldığında dilime dolanan o şarkının adını hatırlamak üzereydim.

“Ah!” O kadar dalmıştım ki paketler elimden fırlamasın diye biraz fazla sıkı tutmuştum. İçindekileri dümdüz etmiş olabileceğim endişesiyle gerildim. Arkamı dönüp ceketimi kurtarmaya çalıştığımdaysa bir yere değil, birine takıldığımı fark ettim. Arka çaprazımda kalan büyük çöp kutusunun üzerine çıkmış küçük bir kız tarafından yakalanmıştım.

Kız gerçekten çok küçük ve savunmasız görünüyordu. Belki Çınar’dan büyüktü. Tahminimce dört yaşlarındaydı. İri siyah gözleri, titreyen iri dudakları vardı. Yanaklarında kirli parmak izleri seçiliyordu. Ama bunun altında melez olduğunu düşünmeme neden olan koyu teni parlıyordu. Kıvırcık siyah saçları pis, sarı bir lastikle toplanmıştı. Üstü başı yırtık ve kirliydi. Aslında bir zamanlar pek de kötü sayılmayacak kıyafetleri şimdi çöplük olmuştu. Zaten iri olan gözlerini çevreleyen gür kirpikleri bana olan bakışları karşısında donup kalmama neden olmuştu. Birkaç saniye öncesine kadar Çınar gerçekten de hayatımda gördüğüm en tatlı çocuktu.

Kız yavaşça elini geri çekerken beni durdurabilecek kadar güçlü olduğunu fark ettim. Bakışları yüzümden elimdeki paketlere kaydı.

“ Paylaşabilir miyiz?” Yeniden gözlerini yüzüme dikti. Çevreme bakındım. Çocukların yem olarak kullanılması New York için yeni bir şey sayılmazdı. Gerçi böbreklerimi bile çalsalar kucağımdakileri paylaşacaktım ama tedbirli olmakta fayda vardı.

“ Bana adını söylersen yarısı senindir. ”dedim göz kırpıp. Kızın yüzü aydınlandı ve çöp kutusunun üzerinden aşağı atladı.

“ Daphne!” Elimdeki paketlerden birini ona verince koşarak sokağın nispeten daha temiz bir köşesine gidip oturdu. Paketi açıp içindekileri nefes almadan yemeye başladı.

“Yavaş ye boğulacaksın!” Ama tabi ki beni dinlemedi. Düşünmeden gidip yanına oturdum ve diğer paketleri de önüne bıraktım. Bir an için o kadar şaşırdı ki durup yüzüme baktı. Sonra hemen pakettekilerden birini çıkarıp bana verdi.

“Paylaşacağız. ”dedi ve itiraz etmeme izin vermeden elime tutuşturdu. Konuşmasındaki çocuksu tını ve bazı harfleri yuvarlaması onu daha da sevimli yapıyordu. “ Senin adın ne?”

“Arda.” Dolu ağızla bir kahkaha attı.

“İsmin çok komik.”

“Burada yaşamıyorum. Çok, çooook uzaktan geldim.” Yüzünde bunu havalı bulduğunu belli eden bir ifade belirdi. “ Ya sen Daphne? Nerede yaşıyorsun? Ailen nerede? ” Cevaplarını tahmin etsem de sormak zorundaydım. Onu böyle sokakta bırakıp gitmek istemiyordum. Ondan sorumlu birileri ya da bir kurum mutlaka olmalıydı. Belki sadece evden kaçmıştı ya da daha kötüsü kaybolmuştu.

“Bilmiyorum. Ailem yokmuş. O kadın öyle dedi. Ben de kaçtım.”


“Bundan emin misin? ”dedi Nisan. Telefonda arka taraftan Derin’le Kuzey’in sesini duyabiliyordum. Derin tamamen benden, Kuzey’se bir kez daha düşünmemden yanaydı.

“Evet, eminim. Ben… Gerçekten neden bilmiyorum ama bunu istiyorum. Nisan onu polislere verdiğimde nasıl ağladığını görmedin. Geri dönmek istemiyordu.”

“Yapabileceğin bir şey yoktu. Sokakta kalması çok daha tehlikeliydi.” Cümlesinin bitmediğini ikimiz de biliyorduk. Onun yerine ben tamamladım.

“Ama bu şekilde yapabileceğim bir şey olacak.”

“Yasal olarak bunu yapamazsın.”

“Yolları var bunu sen de biliyorsun. Üstelik o yeteneklerinizi de bir kere benim için kullansanız?” Telefonun ucunda bir sessizlik oldu. Ayak sesleri ve kapanan bir kapı duydum.

“Seninle bir anlaşma yapacağız. ”dedi Nisan hızlıca. “ Bir çocuğu öyle yangından mal kaçırır gibi evlat edinemezsin. Kızın hayatını mı kurtarmak istiyorsun? O zaman önce onu o yurda geri teslim ettiğinde kaybettiğin güveni kurtaracaksın. Onu şu kısacık hayatında tanıdığı bildiği her şeyden ayırmak istiyorsun hem de sadece birkaç saat geçirdiğiniz halde.”

“Anlaşman ne? ”dedim hızlı geçmesini ima ederek.

“En az altı ay. Altı ay boyunca onunla vakit geçir. Bu gelip Çınar’la oynaman gibi bir şey değil Arda. Bir çocuğun hayatından bahsediyoruz ve onu kurtardığını zannederken daha kötü bir geleceğe mahkum etme olasılığın var.

"Lütfen, lütfen beni yanlış anlama. Sen harika bir baba olursun ve olacaksın. Sadece altı ay, onun sana da alışmasına izin ver. Sana söz veriyorum o zaman aileni, vasiliği işin içine karıştırmadan onun direk senin nüfusuna alınmasını bizzat ben sağlayacağım.” İkimiz de kısa bir süre sessiz kaldık.

“Nisan.” Yutkundum. “ Anlaştık.” Nisan derin bir iç çekti. Çok hafif de olsa Çınar’ın çığlıklarını duyabiliyordum. Derin’in kahkahası onun sesine karışıyordu.

“Keşke…”

“Evet biliyorum. ”dedim gülerek. “ Ama Hilal’in hayatta olması bu fikrimi değiştirmezdi. "Haklısın üzerinde düşünmedim, bir anda aklıma geldi ama daha önce hiçbir fikir bu kadar doğru hissettirmemişti. Bunu açıklayabileceğimi sanmıyorum. Sen anlarsın… Sen hep beni anladın.”

“Anlıyorum. Bana güven, her şey güzel olacak.” Kapının açılma sesini tekrar duyduğumda bağırışlar da yükseldi. “ Hadi buraya gel. Seninkini zor zapt ediyoruz.”






Not: Yolculuğumuzun sonuna geliyoruz, geriye yalnızca final bölümü kaldı. Bu zamana kadar Nisan, Derin, Ayas, Kuzey, Arda, Hilal, Tara, Aislin, Aiden ve diğerlerine eşlik eden herkese sonsuz teşekkür ederim.

Ama en çok, bana bunu sizinle paylaşma şansı tanıdığınız için teşekkür ederim. :)

Haftaya görüşürüz!

60 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör