top of page
  • sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 32.Bölüm


-32-

Nisan

“ Tamam bak, sistemin adının iyi olduğunu savunmuyorum ama içerik olarak işleyebilecek bir şey. ”dedim yüzünü görebilmek için eğilerek. Benimle kafa bulduğu her halinden belliydi. Aslında fikri o da sevmişti.

“ Lisanslı Yeraltı Çalışanları Projesi… Ne diyebilirim ki, senin isimlendirmenden bu kadar olur.” Ben surat asıp ondan uzaklaşmaya çalışınca gülerek belimde duran eliyle beni rahatça kendine çekti. “ Tamam, küstüm çiçeği gitme sustum.” Bana dönerek yüzünü yavaşça saçlarımın arasına yerleştirdi. Burnu boynuma sürtünürken gıdıklanmama rağmen ses çıkartmamak için kendimi zor tutuyordum. “ Nisan,” Aniden geri çekilip yüzüme baktı. Sokak lambalarının ışığı altında lacivert gözleri normalde olduğundan daha koyu görünüyordu. Yüz hatlarıysa nadiren bu kadar yumuşak ve dingindi. “ Seninle gerçekten gurur duyuyorum. Bu fikir pek çok şeyi değiştirecek. Bizim yaşadıklarımızı kimse yaşamayacak. Bunun ne kadar büyük bir şey olduğunun farkında mısın? Yaman, Walker, organizasyon... Hiçbiri bu yaptığın kadar önemli değildi. Sen, belki de onlarca nesli kurtardın.” Derin’in yüzündeki yumuşak ifade benimkine bulaşarak yayıldı. Belki gülmek için, gurur duymak için daha çok erkendi ama deniyorduk. Kendimiz için yeni bir gelecek inşa etmeyi deniyorduk.

“ Ben değil, biz. Unutma ki olayların yarısında ben aslında burada bile değildim.” Kısa bir gerginliğin ardından benimle birlikte gülünce rahatladım. Evet, artık bu konu da üzerinde dalga geçebiliriz klasörüne taşınıyordu.

Kuzey’in komada olduğu o korkunç iki ay ve onun iyileşme süreciyle geçen bir buçuk ay bize elimizdeki çürümüş sistemle ne yapabileceğimize dair fikirler üretecek zamanı kazandırmıştı. Ama kesinlikle… Kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle, Walker’ı on defa daha öldürmek ne yapacağını bilmeden ortada kalakalmış çoğu şaşkın kimi kızgın devasa bir yetenekliler ordusunu teskin etmekten çok daha kolay olurdu. Mesele gerçekten de baştaki kişiyi alaşağı etmek değildi. Mesele bunca yıldır süregelen zihniyeti yok etmekti.

Organizasyonun bu konudaki tek yararı hali hazırda bizim tarafımızda olan, sistematiğe alışık bir grubun desteğiyle işe başlamamız oldu. Aksi takdirde tek bir adım daha atamadan isyanların içinde boğulurduk. Anıları yakarak zihin sıfırlama demeye başladığımız işlemi bitirdiğimizde artık yıkacak bir şey kalmamıştı.

Bizim sistemimiz tüm yeteneklileri kapsıyordu. Düzenli ve hızlı işleyebilmesi için dört ana birimden oluşuyordu; istihbarat, adalet, yeraltı ve çekirdek. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin hayatta kalmak için para kazanmak zorundaydık. Hem kendimizi hem de sistemimizi döndürmek için mali bir akış yaratmalıydık ama bunu organizasyonun yaptığı yoldan yapmayı bir an olsun düşünmedik. Bu aylarımızı ulaşabildiğimiz tüm yeteneklileri kayıt altına alıp bir veri tabanı oluşturarak geçirdikten sonra sonunda bir yerlere ulaşmaya başlıyorduk.

Çekirdek ekibi ki çoğumuz burada görev almayı seçmiştik, temel olarak geliştirmekten sorumluydu. Kayıtların yapılması, eğitimin verilmesi, birimlerin yönetilmesi ve iç karışıklık durumunda sistemi koruyacak yeraltında çalışma izinleri olmayan görevlilerin yetiştirilmesini üstleniyordu.

İstihbarat yetenekliler için gelen iş tekliflerini toplayıp sistemin etiği içinde değerlendirerek yeraltına gönderiyordu. Olası tehditlerin, yeni yeteneklilerin tespit edilmesi; çekirdek ekibinin elindeki verilerin sürekli güncel tutulması da yine bu birimin göreviydi. Alfred’in burada görev yapmayı tercih etmesi Edmund’a çalışırken yaptıkları düşünülünce sürpriz değildi.

Adalet birimi sistemlerin denetlenmesinden sorumluydu. Kimse organizasyonda olduğu gibi kuralların dışına çıktığında öldürülmüyor ya da sevdiklerinin ölümüyle tehdit edilmiyordu. Henüz oturmasına zaman tanımamız gerekse de kendi yargı sistemimizi oluşturuyorduk. Yetenekliler işledikleri suçun ölçüsünde ceza alacaklardı. Aislin ve ikizler yeteneklerinin ve kahin olmalarının burada daha yararlı olacağını düşünmüşlerdi.

İşin en heyecan verici kısmıysa Yeraltı birimiydi. İstihbaratın uygun görüp sisteme yüklediği işi yetenek ve becerilerine göre seçip, bitirdiklerinde ücretlerini alabilen eski değimimizle saha ajanlarının toplandığı birimdi. Yeraltı, tüm sistemi maddi olarak döndüren dişliydi ama sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yerdi. Bizim yaşadıklarımızı kimsenin yaşamadığından emin olmalı, sistemi kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilecek olan herkesten kaçınmalıydık. Bu yüzden oluşturduğumuz veri tabanını kullanarak Yeraltı çalışanlarına bir lisans çıkarma fikrini ortaya atmıştım. Sisteme karşı gelen bir yetenekli yargılanma sonrasında lisansını kaybedebilir ve Yeraltından sürülebilirdi. Ayrıca hem işi alan kişiyi takip edebilir hem de bu insanların dışarıda gerçekten normal bir hayatı olmasını sağlayabilirdik. İsteyenin bir ek iş, isteyenin hayatının odağı olarak kullanabileceği bir birim olmalıydı Yeraltı. Lisansı üzerinden deneyimleri de görülebilirdi böylece yetenekli o işe uygun değilse sistem otomatik olarak onun kendisini riske atmasına izin vermeyecekti. Tamam, belki istihbaratın süzgecinden geçince artık tek görevle o kadar para kazanan hırsızlar olmayacaktı ama kahinlerin de sonunda bir sistem bünyesinde görücüye çıkmasının bu açığı kapatmasını umuyorduk.

Bizi en şaşırtan şey tüm bu sistem ve yeraltı birimine en büyük desteğin seçilmişlerden gelmiş olmasıydı. Köklü geleneklerinin yok olmasını pek olası görmüyordum ama Tara’yla birlikte bir şeyleri değiştirmek istedikleri de kesindi. Yavuz ve Young Jae düşünmeden Yeraltında olmayı seçmişti. Her ne kadar sistemi oturtmaya çalıştığımız şu günlerde Derin Çekirdekte yer alsa da gelecekte bunu bırakıp Yeraltına gitmek isteyeceğini biliyordum. Abim de Derin de yavaş bir hayat temposuna uyum sağlayamayacak kadar uzun süredir hırsızdı. Derin’in seçme şansı vardı, abiminse bu kadar kişi ona güvenip onu izlerken pek şansı yoktu.

Beni en çok heyecanlandıransa okul projesiydi. Çekirdek ekibi olarak eğitimden de biz sorumluyduk ve kendi organizasyon tarzı eğitimimde neler yaşadığımı fazlasıyla net hatırlayacak kadar gençtim. Esas değiştirmemiz gereken şey de buydu. Kalıcı olmak istiyorsak sadece elimizdeki yeteneklileri düzene sokmakla yetinemezdik. Geçmişi bilen ama onun tadına bakmadan bugünde yetişen nesiller gerekliydi. Zaten bize, çocukluğumuza olan olmuştu… Bizim yaptıklarımızın çoğu da başkalarının çocukluğunu kurtarmak için değil miydi?

Üstelik düşünmesi bile eğlenceliydi. Nisan Gürsoy, Ruh 101 dersinin öğretmeni! Ya da Ayas Gürsoy’la Yetenekliler Tarihine Bir Bakış! Kuzey Öncül’ün yazdığı Nasıl Bir Gecede Kahin Oldum, kitabınızın üçüncü bölümünü açın.

Kendi kendime gülmeye hangi noktada başladığımdan emin değildim ama Derin’in artık akıl sağlığımdan şüphe eder bakışlarını üzerimde hissedince yanağımı ısırmak pahasına kendimi durdurmayı zar zor başarabildim.

“ Ne? ”dedim. Hala gülme isteğimi zor bastırarak kıvranıyordum. Hem bunu hak etmiştim artık. Hepimiz, özellikle Tara’nın sürekli kafamıza kakarak hatırlatmaları sağ olsun, filmlerdeki gibi birden her şeyin güzel olmayacağını biliyorduk. Bu bir süreçti. Uykusuz kaldığımız, dertlerle boğuştuğumuz, her gün daha fazla insanın sorumluluğunu üstlendiğimiz bir süreçti. Ama kimse bunun aynı zamanda bu kadar huzurlu ve eğlenceli olabileceğini söylememişti.

“ Başta kıkırdarken sevimliydin, sonra gülerken çok güzeldin ama sonra anırarak gülmeyle kahkahanda boğulma arasına geldiğinde hayatından endişe duymaya başladım. ”dedi Derin. Çatık kaşlarıyla vermek istediği sert imaj gülümsemesiyle bozuluyordu. Hayatta bir şeyleri bozabilecek en güzel şeydi gülümsemesi.

“ Özür dilerim, yine şu okul işini düşünüyordum kendimi tutamadım.” Cevabım onu mutlu etmiş olacak ki beni daha sıkı sararak adımlarını hızlandırdı.

“Peki, sence ben ne dersi vermeliyim?”

“Sen ders mers vermeyeceksin. ”dedim pat diye. Çıkışıma o kadar şaşırdı ki yolun ortasında kalakaldı. Gözlerimi kısıp kaşlarımı çattım. “ Bu gülümsemeyle genç kızların arasında dolanmana izin vereceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Esta olayını hatırlatırım. Üstelik o zaman ben yanındaydım!” Derin sokağı çınlatan bir kahkaha attı.

Öylesine yürüyüşe çıkmıştık ve nerede olduğumuza dair en ufak bir fikrim yoktu. Zaten Derin başımı göğsüne bastırıp onu yumruklamamı engellerken etrafa bakma şansım da yoktu. “ Azıcık daha çirkin olsan ne olurdu yani? Bak Kuzey’e, Arda’ya, abime… Hepsi gayet insansı güzellikte ve ortalama insanlar… Tamam, belki abim biraz ortalamanın üstünde. Ama sen!?”

“ Ama ben ne?” Derin fazlasıyla eğleniyordu. Nefesi yanağımdaydı ve zaten çok iyi olmayan konuşma yeteneğim tamamen devre dışı kalmak üzereydi. “Daha o zaman kıskandığın o kadar belli oluyordu ki dayanamadım. Sevgini hissetmeye ihtiyacım vardı.”

“ Şimdi de tırnaklarımı hissedeceksin.” Ben debelenmeye devam ederken o durdu. Endişelenmeme neden olacak kadar yavaşça ama sımsıkı sarıldı bana.

“ Seni seviyorum. ”diye fısıldadı kulağıma. “ Ben düşündüm ki… Seni artık buradan uzak tutmam için bir sebep yok. Sen hatıralarını aldıktan sonra hiç fırsatımız olmadı. Zaten seni, senden saklamayı hiç istememiştim .” Ne demek istediğini zihnim fark edemese bedenimin bir fikri olduğu kesindi. Midemde sıcak bir burkulma hissettim. Tıpkı onun gibi ben de kıpırdamıyordum. Nabzım o kadar hızlanmıştı ki tüm damarlarımı ayrı ayrı hissedebiliyordum. “ Ayas’la anılarını değiştirdiğimizde bir gün buraya tekrar sen her şeyi hatırlarken geleceğimize dair kendime söz vermiştim… Daha fazla ertelemek istemiyorum.”

Derin beni serbest bıraktığında yavaşça sağıma döndüm. Farklı görünüyordu… Belki hatırladığımın aksine içeride hiç ışık olmadığı, aradan geçen yıllarda yıprandığı içindi. Ama en olası ihtimal gerçekten karşısında durduğumu hala idrak edemiyor olmamdı. Nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi hiç sorgulamamıştım. Sadece yürüdüğümüzü sanıyordum. Sokakların bana tanıdık gelmemesine inanamıyordum… Ailem hayattayken, abim hala benimleyken, Derin birkaç sokak aşağıda yaşar ve vaktinin çoğunu bizimle geçirirken, gerçekten ama gerçekten dünyanın en mutlu çocukluğuna sahipken yaşadığım ev boynu bükük haliyle karşımda duruyordu.

“ Merkezden kaçıp geldiğin zamanlardan hatırlarsın, bir süre başka bir aile yaşamıştı burada. Ama şey ben… O aile bazı bölümleri değiştirmek isteyince…” O kadar şaşkındım ki gözyaşlarım akmayı unutmuş gözlerimin içinde benimle birlikte Derin’in cebinden bir anahtarı çıkarmasını izliyordu. “ Hırsız olunca tapu müdürünü ikna etmesi pek zor olmadı tabii… Ama parasını da ödedim, aileyi öylece kapı dışarı etmedim, merak etme. Sadece reşit olmayı bekleyemezdim. O zamana kadar benim evimde de sizin evinizde de bir zamanlar orada yaşadığımıza dair hiçbir kanıt kalmayacaktı. Sana hep burayı unutmanı söyledim çünkü anılarını tetiklemesinden korktum. Üstelik merkezdekilerin fark etmemesi için çok uğraşmıştım.” Anahtarı yavaşça elime bıraktı. “ Bunu Jay yapamazdı. Sizin için, senin için bu kadarını yapmak istedim. Artık yeniden burası senin evin.” Bir elimdeki metal anahtara bir de Derin’e bakıyordum. Vermek istediğim tüm tepkiler bakışlarımı anahtara indirince aklıma gelen bir anıyla arka plana itiliyordu.

“ Sen…” Sonunda ağzımdan bir kelime duymayı başardığı için Derin umutla bana bakıyordu. “ Sen gerçek misin? Senin gibi biri gerçek olabilir mi?” Evet, her zamanki gibi söylemek istediğim yüzlerce şey arasında gidip en absürt olanını büyük bir itinayla seçmiştim. Ama inanamıyordum! Bir an için Derin’le yaşadığım ve yaşamak istediğim tüm hayatın gerçekliğini sorgularken bulmuştum kendimi. Bütün bunlar, Derin ve bu anahtar gerçek olamazdı. Derin gibi birini hak etmek için ruhumun son yüz reenkarnasyonunun her seferinde ayrı ayrı dünyayı kurtarmış olmam gerekiyordu.

“ Artık her şeyi hatırladığına göre tamamen gerçek olabilirim.” O artık şaşkınlık tanımadan kendini bırakan gözyaşlarımı silmek için uzanırken ben daha erken davranıp kollarımı ona doladım. Bir an için şaşkınlıkla havada kalan eli sonrasında belime yerleşerek beni kendisine bastırdı. “ Bu kadar ağlarsan bir anlamı kalmayacak ama. ”diye fısıldadı. Haklıydı ama kendimi durduramıyordum. “ Peki, karşılığında okulda ders verebilir miyim? Ne dersin?” Beni güldürmek için söylediğini biliyordum, işe yaramadığını söylemek yalan olurdu. Bir yandan çok daha yüksek sesle ağlamaya başlarken bir yandan da kahkaha atıyordum.

Deliriyordum belli ki… Artık utanıp saklayamayacak ve hatta korkamayacak kadar Derin için deliriyordum.

“ Bunu içeriye girdikten sonra tekrar konuşalım. ”dedim kendimi geri çekip gülümsedim.

“ BANA NEEEEE! Ben de gelcem işteeee!” Dört yaşlarındaki küçük, inatçı kızın çığlığı bütün sokağı inletiyordu. Bu bendim… Karşımda, beni sakinleştirmeye çalışan sarışın çocuk abim, bahçe kapısına yaslanmış büyük bir keyifle olanları izleyense Derin’di.

“ Nisan, sen gelemezsin. Ben bile zor izin aldım. Bir de orada sana bakamam.” Abim gerçekten çığlık atmak üzere gibi bıkkın görünüyordu. Bir eliyle kafamdan tutmuş rahatça salladığım yumruklarımın ona isabet etmesine engel oluyordu.“ Anneee! Gel de al şu kızını başımızdan.” Tam o anda Derin bir kahkaha atınca abim hışımla ona döndü. “ Güleceğine yardım etsene! Senin lafını daha çok dinliyor.”

“ BANA NEEEE! ”diye sesimi taklit etti Derin. “ Senin kardeşin sonuçta.” Yumruklarımdan biri sonunda abime isabet edince daha da hırslanarak ona saldırdım. Bu saldırım abimin bir kez daha anneme seslenmesi ve Derin’in kahkaha atmasına sebep oldu.

“ İşine gelmeyince benim kardeşim oldu değil mi?” Derin her ne cevap vermeye hazırlandıysa bahçe kapısının önünde beliren bir kız yüzünden bunu asla bilemeyecektim.

“ Aa, Derin? Siz gelmiyor musunuz?” Yumruk atmayı bir anda kesmiş tüllü mavi bir elbise giyen bu kıza odaklanmıştım. Bunu fırsat bilen abim annemi bulmak için eve kaçmıştı. Derin’se fazlasıyla sırıtık bir suratla sınıf arkadaşları olduğunu hatırladığım kızla konuşuyordu. Biz de işte bu veletle uğraşıyoruz gibi eliyle beni işaret edince kafamdan çizgi filmlerdeki gibi dumanlar çıktığına yemin edebilirdim. Annem, abimle birlikte kapıdaydı ama o an benim için ikinci plandalardı. Ayaklarımın arasında duran abimle sahilden toplayıp bahçede oynadığımız mavimtırak taşlardan biri alıp tüm gücümle Derin'e ve o kıza doğru fırlattım.

Amacımın ne olduğunu hatırlamıyordum. Onları vurmak mıydı yoksa sadece aralarına atarak onları korkutmak mıydı emin değildim. Ama taş hızla Derin’in kafasına çarparken az da olsa bir pişmanlık hissettiğimi hatırlıyordum.

Derin bağırarak yere çökerken kız geri sıçramıştı. Eh, plan işe yaramıştı. Kapıya onların yanına koşunca kız ileride onu bekleyen arkadaşlarına katılarak kaçmıştı. Annemse bana bağırarak bahçeyi resmen iki adımda geçmiş Derin’in yanına çökmüştü. Derin’in gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Aksine bunu neden yaptığımı anlamaya çalışır gibi bana bakıyordu. Uzanıp yerdeki taşı alınca kafama atacağını sanıp o sırada bana bağırıp azarlıyor olmasına rağmen abimin arkasına saklandım.

“ Nisan, bu taş hayvan kadar.”dedi Derin. Annem onun başını örten ellerini çekince altından sızan kanı görmüş ve şok olmuştum. Derin’in resmi olarak kafasını kırmıştım ve onun tek tepkisi taşın boyutuna olan şaşkınlığıydı. Annem biraz zorlanarak da olsa Derin’i kucaklayıp içeri taşırken ne yaptığımın farkına varıp ağlamaya başladım.

Annem Derin’in dikişe ihtiyacı olmadığını fark edince rahat bir nefes aldı. Dolapta bir şeyleri kurcaladı ama bulamamış olacak ki abimin eline biraz para tutuşturup onu gönderdi. Tüm bunlar olurken odanın en uzak köşesine oturup ağlamaya ve bana bunu neden yaptığımı sormalarını duymazlıktan gelmeye devam ettim. Neden yaptığımı bilmiyordum ki.

“ Bunu acıyan yere koy canım, ben hemen geliyorum. ”dedi annem Derin’in gözlerini silip yanağına hızlı bir öpücük kondururken. “ Nisan, odana git.”

“ Gitmiyceeem!” Yine yüksek sesle ağlamaya başladım. Annem ikimizi aynı odada yalnız bırakamayacağını söyleyince sesimi daha da yükselttim.

“ Sorun değil, onu taklit edip kızdıran bendim. Odada kalsın, çok ağlıyor.” Annem bunu daha sonra benimle konuşacağını bunun bana hiç yakışmayan bir davranış olduğuyla ilgili söylenerek odadan çıktı. O dışarı çıkar çıkmaz, Derin’in yanına koşup boyum anca oraya yettiği için beline sarıldım.

“ Özüy dileyim.” Kelimenin tam anlamıyla salya sümük ağlıyordum ve muhtemelen çok canı acıyor olmasına rağmen bu, Derin’i güldürüyordu. O an ya artık beni sevmezse diye çok korkuyordum.

“ Bir dahakine illa taş atacaksan hiç yoktan çakılları seç.” Güldü ve sonra canı acımış gibi yüzünü buruşturdu. O da bana sarılmak için eğildiğinden kendimi geri çektim, çenesinde doğru süzülen kan damlasını görünce başım döndü. Elimi uzatıp çenesini sildim.

“ Bi' daha yapmam. ”dedim burnumu çekerek. Derin bir daha kimseye taş atmamamla ilgili bir şeyler söylüyordu ama ben parmağıma bulaşmış kana korkuyla bakıyordum. Annemin ayak seslerini duyunca polise yakalanmak üzere olan bir katil gibi telaşa kapılmış elimdeki kırmızı lekeden kurtulmaya çalışmıştım. Üzerime silersem annem çok kızardı daha yeni değiştirmişti tişörtümü. Peçete uzanamayacağım mesafedeydi. Ben de o telaşla aklıma gelen ilk şeyi yapıp elimi dolabın arkasına sokarak duvara sildim. Nasılsa kimsenin eli oraya girecek kadar küçük değildi. Sonra koşarak odanın ucundaki sandalyemin üzerine tünedim. Derin’e ses çıkartmaması için elimle işaret ettim.

Onaylamadığı belliydi ama sesini çıkartmayacaktı.

“ Bunu hatırlayacağını biliyordum. Yani hafızanı geri aldığında…”dedi Derin kapı eşiğine yaslanarak. Hayal meyal seçilebilen kahverengi kan lekesinin önünde çömelmiş çok değerli bir şeyi inceliyormuş gibi dikkatle bakıyordum.

“ Çok küçüktüm… Özür dilerim. ”dedim. Gülüyordum ama gözlerimi küçük lekeden de ayıramıyordum.

“ Sert kadınlar hep ilgimi çekmiştir. Kafamı kıran kadınlarsa paha biçilemez.”

“ O zaman başka kıran kimse olmadığını ummaktan başka çarem yok.” Sahte bir dudak bükmeyle ayağa kalktım.

“ Teknik olarak senden başka kimse beni bunu yapabilecek kadar hazırlıksız yakalamadı.” Derin içeri girip karşımda durdu. Ev boş olunca çok daha büyük gelmeliydi ama burada yaşadığımda o kadar küçüktüm ki eşyaların duvarla aramızdan çekilmesi bile benim kaçırdığım yıllara denk gelemiyordu. Pencere bu kadar alçakta mıydı? Salon bu kadar küçük müydü? Duvardaki izi bırakan parmaklarım gerçekten o kadar ufak mıydı? Bir zamanlar Derin ve ben gerçekten burada mıydık?

“ Yanımda hatırlamanı umduğum bir şey var.” Elini bir kez daha cebine atıp görmeme izin vermeden avucuma soğuk bir cisim bıraktı. Parmakları üzerinden çekildiğinde perdesiz pencerelerden sızan ışıkta pürüzsüz yüzeyiyle hafif beyaz benekli mavi bir taş belirdi.

Afalladım. Kırpıştırdığım gözlerimle bir Derin’e bir de taşa baktım.

“ Bu… Bu sana attığım taş. ”dedim. Daha az önce anılarımda onu çok net görmüştüm. Gözüm duvardaki lekeye kayarken gülmeye başladım. “ Nasıl yani, bunca yıl bunu sakladın mı? Ama neden?”

Derin omuzlarını silkti. Onu yıllar içinde pek çok ruh haliyle görmüştüm. Gülerken, ağlarken, öfkeden kudururken… Bunların arasında utandığını gördüğüm anlar parmakla sayılabilecek kadar sınırlıydı. Şu an karşımda parmaklarımla oynarken gözlerini kaçırması o kadar beklenmedik ve özeldi ki…

“ Başta neden aldığımı gerçekten bilmiyorum. Canım gerçekten acımıştı ama sana sinirlenmemiştim. Orada durmuş ağlayarak bana bakıyordun. Gerçekten üzerine çok düşünmüştüm. Seninle aram hep iyiydi. Abindense benim yanımda olmayı severdin ve Ayas buna gıcık olurdu.” Durup güldü. “ Yaptığın şey o kadar beklenmedikti ki şaşırmaktan kızamadım. Üstelik sonra deli gibi ağladın, canın benden daha çok acıyormuş gibi. Ben de taşı cebime attım. Bunun seninle ilgili her zaman aklımda olması gereken bir şey olduğunu düşünüyordum.” Utanmış hali gitmiş dalga geçen eğlenceli havası geri gelmişti. “ Çok da yararlı oldu. Bana yıllar boyunca senin yanımda bir kadın görürsen ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlattı.” Saçımı gözümün önünden çekmek için kısa bir süre durakladı. “ Bu taş olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Beni sevdiğine dair başka hiç kanıt ya da izin olmadığı onca zaman elimde sadece bu taş vardı. Hep bütün yaşadıklarımızı hatırlamasan da değişmeyecek kadar inatçı olacağını umdum. Taşı saklarsam beni kıskandığı içim kafama bunu fırlatan küçük kızın sevgisini asla kaybetmeyeceğimi umdum. Seni hep çok sevdim o kadar ki ne zaman bunun aşka dönüştüğünü ben bile bilmiyorum.” Elini yanağıma yerleştirip gözlerimin içine baktı. Kulaklarımın uğuldamaya başladığını hissediyordum. “ Sana bütün bunları söylemek için ne kadar beklediğimi hayal bile edemezsin. Taş da ben de çok bekledik. ”dedi gülerek. Sonra başıyla titreyen parmaklarımdaki taşı işaret etti. “ Artık onu dinleyecek misin?” Kaşlarımı kaldırarak ona soru soran bir bakış attım. Aldığım tek cevap bana dünya üzerindeki en güzel varlıkmışım gibi bakan bir çift lacivert gözün beni sarmalaması oldu.

Parmaklarım taşın etrafında dolanırken uğultu da nabzım da artık kontrolden çıkmıştı. Bedenimin kontrolü kesinlikle bana ait değildi. Ne demek istediğini çözmeye çalışıyordum ama bana öyle bakarken nefes almaya devam edebilmem bile bir mucizeydi.

Yüzüme yaklaştırınca taşın mükemmel biçimde tek bir çizikle ikiye ayrılmış olduğunu arkasında parmaklarımla hayal meyal hissettiğim bir çıkıntıyla yeniden birbirine tutturulduğunu fark ettim. Bir kutu gibi.

Kutu gibi…

Zarar vermekten korkarak yavaşça taşın iki parçasını birbirinden ayırdım. Mükemmel titizlikle kesilmiş taşın yukarıda kalan yüzeyine kazınmış portreme bakakaldım. Derin için bile fazla mükemmeldi. Şu anki halimden biraz farklıydı. Sanki daha küçüktüm. Ve asla olmayı hayal edemeyeceğim kadar güzel… Daha şimdiden gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Omuzlarımın titremesine zar zor engel oluyordum. Taşın altta kalan parçasına geldiğimdeyse her şey durdu. Zaman, kalbim, ağlamam, nefes alış verişim ve hatta damarlarımdaki kan, her şey! Her şey durdu. Yine kazınarak yazılmış bir cümle ve altında muhtemelen taşı bu hale getirdiği tarih yazılıydı. Hala çalışır durumda olan son beyin hücrelerimi de tarihi anlamaya odakladım. Aşağı yukarı beş sene öncesine aitti.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Dudakları kıpırdıyordu ama ben onu duyamıyordum. Başım dönüyordu. Üstelik ne dediğini biliyordum. Beş sene öncesinden taşa kazıdığı sözleri söylüyordu.

“ Benimle evlenir misin? ”dedi. Bense bağırarak EVET diye boş evi inletmemi ya da düşüp bayılmamı önleyecek tek şeyi yaptım. Kendimi boynuna atıp gözyaşlarımın ikimizi de sırılsıklam etmesini umursamadan hiç duramayacakmış gibi onu öptüm. Nefes almak için durduğumuzdaysa onu gülme krizine sokana kadar art arda evet dedim.

Üstelik bana hayatta isteyebileceğim tek taşı vermişti. Nasıl hayır diyebilirdim ki?

48 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör