• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı #3) - 31.Bölüm



-31-

Nisan

“ Nerede?!” Sesimin içimde bu kadar titrerken bu denli güçlü çıkması beni bile şaşırtmıştı. Ne yapması gerektiğini kestiremeyen Londra Merkez çalışanları cevap verme işini bakışlarıyla birbirine pas atıyordu. Onların bu çaresiz hali titrememi sancıya çeviriyordu. Bilinmezlik hayatımda belki de ilk defa beni öldürmüyor, aksine ayakta kalmamı sağlıyordu. Ama bu durumun değişmesi karşımdaki kadının dudakları arasından çıkacak tek bir kelimeye bağlıydı. Bu sefer olmazdı… Bir kez daha olmazdı.

“ Size Kuzey’in nerede olduğunu sordum!” Derin’in beni yakalamasına fırsat vermeden karşımdaki kadının mavi ameliyat önlüğünün yakasına yapıştım. “ Neden nerede olduğunu söylemiyorsun?! Neden çok iyi demiyorsun? Konuş! Bir şeyler söyle, Kuzey nerede?!”

Kadın kan kokuyordu. Yeni çıkarttığı plastik eldivenlerinin izi hala bileklerindeydi. Yüzüme bakması için zorla çevirdiğim yüzünde tam tanımlayamadığım bir şey vardı. Hüzün, korku ya da dehşet değildi. Öyleyse Kuzey iyi olmalıydı… Ama rahatlama, umut ve ya gülümsemeye dair de en ufak bir izlenim vermiyordu. Kadın sadece kan kokuyordu. Öyle ağır derecede kokuyordu ki kafamda korktuğum her şeyle bu koku bütünleşiyordu. Tek korkum bu kadın, Kuzey ve kan oluyordu.

Derin ellerimi sıkıca tutup kadının yakasından çekerken ona bağırmak için hazırlanıyordum. Bana Nisan sakin ol deme, diye yeri göğü inletecek bir nefes alıyordum ki o bana değil kadına döndü.

“ İyi ya da kötü, öldü ya da yaşıyor; tek bir kelime söyleyeceksin! Konuşmanın burada beklemekten daha zor olduğunu mu sanıyorsun?!”diye kadına bütün gücüyle bağırıp onun bir adım geri çekilmesine sebep oldu. Bu sefer arkamızda duran abim ve Yavuz Derin’i tutmak için öne atılmak zorunda kaldı. Sonunda dilini yutmuş kadının yanında duran adam konuşmaya karar verdi.

“ Efendim üzgünüm ama henüz bir şey söyleyemiyoruz. ”dedi titrek bir sesle. Bize bakışından korktuğunu fark ettim ve bu zerre kadar umurumda olmadı. Organizasyon gitmişti, ne olacağı onun açısından belli değildi. Bütün bunları yapıp gözünde belki katil belki kahraman olan kişiler karşısında duruyordu. Daha da önemlisi içlerinden birisinin hayatı onun ellerindeydi. Evet, kafasının arka planında çok fazla şey oluyor olmalıydı. Benim zihnimse alarma geçmiş gibi kan kokan sirenlerini çalıyordu. Kuzey, Kuzey, Kuzey… Kafamda tek bir kelime bir yalvarış gibi dönüp duruyordu. Hilal’den sonra şimdi de Kuzey mi?

“ Biz gelene kadar ne halt ettiğinizi söyleyebilirsin mesela! ”dedi Derin hırsla. Adam elinin tersiyle alnındaki teri silerek titrek sesiyle devam etti.

“ Ameliyat başarılıydı. Darbeyi alırken kendini son anda geri çekmiş olmalı. Yarası korktuğumuz kadar derin değildi ancak hala hayati tehlikesi var. Şimdilik onu bir odaya aldık ve uyutuyoruz.”

“ Güzel… Güzel… Siz… Siz elinizden geleni yapmışsınız. Teşekkürler.” dedi abim yavaşça. Derin’i üzerlerinden uzaklaştırdığı için hepsi ona minnetle bakıyorlardı. Başlarıyla onu selamlayıp koşar adım uzaklaştılar.

“ Ayas?” Arkamızdan cılız bir ses geldi. O kadar cılızdı ki ölmek üzere olan birinin son çığlığı gibiydi. Ben algılamakta zorlansam da abim daha arkasını dönmeden o yöne doğru koşup yere yığılmadan önce Tara’yı yakaladı.

“ İyi misin? Yaralandın mı? Sen ve Aislin iyi misiniz? ”dedi onu tutar tutmaz. Tara bize haberi verirken ne kadar güçlüyse şimdi sonunda buraya geldiğimiz ve bayrağı ondan devralabileceğimiz için o kadar yıkılmıştı. Abimin sıraladığı soruları basit bir kafa sallamasıyla yanıtlarken ben onu ve Aislin’i bir an için tamamen unuttuğumu fark ettim. Kimse nasıl olduğunu söylememişti ama biliyordum işte. Kuzey yaralandıysa Tara ve Aislin iyi olmalıydı. Kuzey’i tanıyordum, nasıl savaştığını da biliyordum… Bir başkasını korumadığı takdirde kendini pekâlâ koruyabilirdi.

“ Kuzey’i bir odaya aldılar. ”dedi ve sonra irkildi. Korkuyla açılmış gözlerini tek tek üzerimizde gezdirdi. “ Ya siz? Hepiniz iyi misiniz?”

“ Evet, sorun yok her şey halledildi. ”diye yalan söyledi ona abim. Hala zihinleri yakılması gereken pek çok kişi vardı ve bunu yapabilecek üç kişi de buradayken ne kadar daha kontrol altında tutulabilecekleri belli değildi. Abiminki acınası bir girişimdi. Tara bir kahindi ve yalanını yakaladığı an gözleri bana kilitlendi. Aradığı cevabı ben ona söylemeden yüzümde bulmuş gibi çöktüğü yerden kalktı.

“Ben giderim. ”dedi. Az önceki cılız sesli kızdan bir anda eser kalmamıştı. Ona karşı çıkacak hayır sen burada bekle ben hallederim diyecek gücü kendimde bulamıyordum. Burada kalmak istiyordum. Bana baktığı o kısacık anda bunu anlamış gibi kendini toparlayarak savaş boyalarını sürünmüştü. “ Oğuz’un oradakileri hallettiniz, diğerleri de yakalandı değil mi?” Başımla onu onayladım. Onu onayladığımı fark eden abim bana çaresiz bir bakış attı.

“ Tara dinlenmen gerek, az önce bir savaştan çıktın.”

“ Ölünce dinlenecek çok vaktimiz olacak. Ben daha ölmedim.” Tara abimin kolları arasından kolayca çıktı. “ Üstelik bir süredir buradayım. Bunu yapacak kadar gücüm var.” Bu sefer bakışlarıyla konuşma sırası abimle Derin’e gelmişti. Her ne paylaştılarsa sonu Derin’in onaylayıp başıyla ona kapıyı göstermesiyle bitti. Böylece ikisi yanlarına Yavuz ve Alfred’i de alarak koridorda Derin’le beni yalnız bıraktılar.

“ Sence o…” Emin adımlarla başladığım cümlemi emekleyerek bile bitiremeden sustum. Ne diyecektim? Sence o ölecek mi? Sence o yaşayacak mı?

“ Bence o ne sandığımız kadar sakin ne de sandığımız kadar kırılgan. Kuzey fırtınalı denizde hayatta kalmaya çalışan balıkçı değil. O fırtınanın ta kendisi… Ve hava bu kadar karanlıkken dineceğini hiç sanmıyorum.” Benzetmesi o kadar hoşuma gitmişti, o kadar Kuzey hissettirmişti ki gülümsedim. Aynı anda ağlamaya da başlamam beklenmedikti.

Derin koridorun ortasında bana sarılıp benimle birlikte ağlamaya başladı. Ben tıpkı küçükken yaptığım gibi onun üzerindekini çekiştirip çığlık atarak ağlarken o tüm hüznümü kendi göğüs kafesine hapsetmek ister gibi beni kendine yaslıyordu. Benim aksime onun gözyaşları sessiz ve asildi. Saçlarımdaki eli yavaş ama güçlüydü. Bazen fark ettiğim aralarındaki bana göre saçma olan gerilim şu an önemli değildi. Hatta kurmaya çalıştığımız gelecek de önemli değildi. Önemli olan tek şey Kuzey’in iyi olmasıydı.

Birini severseniz, bunu bilirsiniz. Annenizi sevdiğinizi bilirsiniz, kardeşinizi sevdiğinizi bilirsiniz, o adamı ya da kadını sevdiğinizi bilirsiniz. Bazen içinizden taşa taşa sevginiz üzerlerine yağar. Bazense dip akıntısı gibi damarlarınızda gizliden gizliye akar. Ne zamanki içine karıştığı o deniz yok olmanın kıyısına gelir, işte o zaman nehirleriniz taşar… Birini seversiniz ama sevginin ölçüsü olmayacağını taşkınla karşılaşmadan bilemezsiniz. Ben bile nehirlerim gözlerime ulaşıncaya kadar Hilal’i, Kuzey’i bu denli sevdiğimi bilememiştim.

Kendiminki dışında hiçbir feryat duyamamamı kâhin olanların Kuzey’in hala bizimle olduğunu bilmelerine bağlıyordum. O halde hissedebilirdi. Burada olduğumuzu, onsuz devam edemeyeceğimizi edemeyeceğimi bilebilirdi…

Gitme, gitme, gitme! GİTME!

“ Bir de sen dene. Kimseye cevap vermiyor. ”dedi Arda anlatacağı her şeyi bitirdiğinde. Kısa bir an için geriye sadece ikimizin kalmış olabileceği gibi kalbimi tekleten bir hisse kapıldım. İrkildim… Tepeden tırnağa titredim ve bunu düşündüğü için beynimden nefret ettim. Günah çıkarmak ister gibi uzun boyunu belli etmeyecek kadar oturduğu yerde küçülüp yok olmuş arkadaşıma sarıldım. Kalkıp yerimi Derin’e bıraktım. Kapının önüne yere çökmüş Aislin’e yaklaştım.

Tıpkı o kadın gibi Aislin de kan kokuyordu. Ellerine, yüzüne kıyafetlerine bulaşıp kurumuş kan hayatını emiyormuş gibi bembeyaz kesilmişti vücudu. Turuncu kıvırcık saçları ensesinde düğüm olmuştu. Kendine sarılmış ifadesiz gözlerle ardında Kuzey’in yattığı kapıya bakıyordu. Aiden’sa içerideydi. Kimse onu durdurmaya ya da çıkartmaya çalışmamıştı. Kim bilir, Kuzey’i ikna edip geri getirebilirdi bile…

Onun gibi kendimi jalûzinin ardındaki Kuzey’i görmeye henüz hazır hissetmiyordum. Bu yüzden yanına çökerken hiç tereddüt etmedim. Yüzü bana dönük olsa da beni görmediği her halinden belli oluyordu. Şu an burada değildi. Çok daha uzakta, her hücresinin onu suçladığı bir mahkemedeydi.

Hiçbir şey söylemeden kendini sardığı ellerinden birini ellerimin arasına aldım. Beyazlığından beklediğim kadar buz kesmişti teni.

“ Beni duyacağını biliyorum. ”dedim yavaşça. “ Algılamasan da beni duyacağını biliyorum. O yüzden sen bunun farkına varana kadar konuşmaya devam edeceğim.

"Sen şu an kafanın içinde kendini kilitlediğin köşeye ait değilsin. Birini sevmek suç değildir, yargılanması olmaz... Kuzey yargılanmayı hak etmiyor.” Parmaklarımı yakalayınca dönüp yüzüne baktım. Gözlerini bana kilitlemiş ne demek istediğimi anlamadığını gösteren kocaman bir soru işaretiyle yüzüme bakıyordu. “ Sen Kuzey’i yargılıyorsun.”

“ Kuzey benim yüzümden içeride.” Sesi o kadar alçak ve tırtıklıydı ki anlamak için kafamda onu bir kez daha dinlemek zorunda kalmıştım. Anladığımdaysa gülümsedim.

“ Kimsenin senin yerinde olamayacağını, seni anlayamayacağımızı düşünüyorsun öyle değil mi? Bizi değil, seni korumak için o darbeyi alıp bu odaya düştü.” Duraklayıp dikkatini ve hatta bir miktar öfkesini bana vermesini bekledim. “ Haklısın, seni anlayamam. Senin yerinde hiç olmadım… Ama Kuzey’i ve ne yapmaya çalıştığını anlayabilirim.” Karşı çıkmak için ağzını açtığı anda ne demek istediğimi anlayarak sustu ve gözlerini yavaşça aşağı, benimkilerin arasında duran ellerine indirdi. “ Kendini neden bir başkasına siper edersin, neden hayatın pahasına korursun biliyorum. İçeride senin iyiliğin için kendi hayatını ortaya koymuş bir çocuk yatıyor. Onun kararı yüzünden kendini böyle öldürürsen; yaptığı şeyin anlamı hiç olur, yok olur. Ona bunu yapma, kendine bunu yapma.” Aislin gözlerine dolmasının birkaç saniyesini aldığı yaşları sessizce döküyordu. Söylediklerim doğruydu, taşı kullanmak ve oradaki herkesi kurtarmak için kendimi tıpkı Kuzey’in yaptığı gibi düşünmeden feda etmiştim. Ama Aislin’e hissettiklerimin yalnızca bir yönünü yansıtabiliyordum.

Kuzey’in yaptığı şeyin nasıl bir cesaret ve sevgi isteyeceğini biliyordum, onunla gurur duyuyordum. Aynı zamanda bunu yaptığı için ondan nefret ediyordum. Uyanmamasından deli gibi korkuyor, uyandığında onu hem dövmek hem de ona onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek istiyordum.

Sonra Aislin’e bakıyordum ve ben gittiğimde Derin de böyle miydi düşüncesiyle allak bullak oluyordum. Çünkü biliyordum ki Derin bundan çok daha kötü haldeydi. Önceden yaşatan olduğum bir senaryoyu şimdi yaşayan olarak baştan izliyordum. Derin’in uçakta bana sarılmadan önce neden bunu yapmayacağıma dair bana söz verdirttiğini aslında daha yeni anlayabiliyordum.

“ Benden çok fazla hoşlanmadığını biliyorum. Bunu saklayacak kadar kibar biri olduğunu da... Kuzey senin sevgine sahip olduğu için çok şanslı.” Aislin aniden elini çekerek gözlerini sildi.

“ Beni bu şekilde avutmana gerek yok. Denediğin için teşekkür ederim ama ben aptal değilim. Onun sahip olmayı istediği tek sevgi seninki. Benim yerimde Tara olsa da aynı şeyi yapardı. ”dedi kırgın bir öfkeyle.

“ Hem haklısın, hem de haksızsın Ais. Senin yerinde ben, Tara ve hatta Derin bile olsa Kuzey aynı şeyi yapardı. Kuzey gerçekten sever, sevdiği zaman çok güzel sever. Yıllarca o sevginin hedefinde olduğumu bilmiyordum ama iyi ki de bunu göremeyecek kadar kördüm. Aramızda aptalca bir şey yaşanmadan ne olduğumuzu görebildik. Kabul etsin ya da etmesin Kuzey’in inadı da bir gün yenik düşecek. Beni sandığın gibi sevmiyor. O sadece bir alışkanlığı devam ettiriyor. Şimdi bırakırsa ardından gelecek olan bilinmezlikten korkuyor. Sense onun cesur olmasını sağlıyorsun.

"Kuzey seni seviyor, henüz bunu kabul edemiyor.” Ona gülümseyerek kalkmak için doğrulduğumda kolumdan tutup beni durdurdu.

“Nereden biliyorsun? Neden bütün bunları şimdi söylüyorsun? Onun hayatı söz konusuyken sırası mı? Neden? Neden şimdi?” Sorularını arka arkaya yalvarırcasına sıraladı. Onun konuşmanın yanında hareketlendiğini gören Derin’le Arda tüm dikkatini bize vermişti.

“ Sana söyledim. Tehlike altında olan ben olsam, Arda olsa düşünmezdi. Biz onunla öyle uzun zamandır birlikteyiz ki bir gibiyiz. Kim kolu, yüreği, kendine ait bir parçası zarar görürken oturup izleyebilir ki? Tehlike altında olan Tara olsa, Derin olsa ya da abim olsa Kuzey yine düşünmezdi. Ama oradaki bir başkası olsaydı, tanımadığı biri, ikizler, Alfred, Yavuz olsaydı ne olurdu? Tabii ki onları kurtarmak için her şeyi yapardı ama birkaç gündür, birkaç aydır tanıdığı insanlar için bu denli ileri gider miydi? Oysa seni de sadece birkaç aydır tanıyor. İnsanın kendini değil başkalarını izlemesi daha kolaydır. O yüzden bırak da arkadaşımı o kadar tanıyayım.

"Üstelik daha iyi bir zaman olamazdı. Sen hala onun içeride olduğunu hissediyorsan o da senin burada olduğunu hissediyor. Uğruna hayatını ortaya koyduğu kızın iyi ve umut dolu olduğunu bilmeye ihtiyacı var. Bizim onun için burada olduğumuzu ve onu geri istediğimizi bilmeli.” İtiraz etmesine izin vermeden onu da kendimle birlikte ayağa kalkmaya zorladım. Birlikte jaluzilerin kısmen gösterdiği Kuzey’i görebilmek için camın önüne dikildik.

Birlikte yapmasaydık, ikimizde ayakta duramazdık. Göğüs kafesimde kuruyup paramparça olmuş yüreğim nefes aldıkça ayaklarıma dökülmeye başladı. Böylesi beyaz kimseye yakışmazdı. Örtülerin altında kardan bile daha beyazdı teni. Yüzündeki maskeyi buğulandıran nefesi dışında insana umut verecek en ufak bir ayrıntı dahi yoktu. Kablolarla bandajların arasında eriyip gitmişti. Bizim Kuzey’imize hiç benzemiyordu. Güldüğünü, konuştuğunu duyabiliyordum. Sanki oradaki Kuzey değilmiş ve gerçek Kuzey kafamı çevirsem hemen yanımda duruyormuş gibiydi. Ama bu his gerçek değildi. Gerçek olan camın ardındaki soluk siluetti.


Kuzey

Yıllardır ve hatta belki de asırlardır uyuyormuşum gibi korkunç bir izlenime kapılmıştım. Ne, her şey bu kelimeyle başlıyordu. Ne olmuştu? Ne zaman olmuştu? Neredeydim? Neden uyuyordum?

Başta her şey çözmenin imkansız olduğu bir yumak gibi kafamın içinde oradan oraya yuvarlanıp kimin koyduğunu bilmediğim duvarlara çarpıyordu. Bir an için göğsüme korkunç bir acı saplanıyordu. Sonra acı geldiği kadar hızla çözülüp yok oluyordu. Kimi zamansa kısık ve anlık bir ses duyuyordum. Bana bir tenim, bedenim olduğunu hatırlatmak istercesine biri dokunuyordu. Tıpkı acı gibi bütün bu duyularda anlamama izin vermeden yok oluyordu. Sabit olan tek bir şey vardı, his.

İçimi kıpırdatan hem soğuk hem de sıcak gölgeler vardı. Odaklandıkça, kendimi zorladıkça bu gölgeler zihnimde bir şekle ve sese büründü. Mavi dumanlar olarak hayal ettim başta. Sonra yavaş yavaş onlara şekil verdim. Onlardan bana akan sıcaklıkla ses verdim. Pes etmek üzereyken son bir gayretle onlara kimlik de verdim.

Yumak aslında en başından beri bunu bekliyormuş gibi çözülüverdi. Tara’yı, Aislin’i ve Edinburgh’te olanları tüm ağırlığıyla birden hatırladım. Aislin! Ais… O iyi miydi? Ne olmuştu? Hatırladığım son şey Aislin’di. Gerisi boşluktu. Başta beni dehşete düşüren göğsümdeki acıyı kuvvetlendiren bu his mavi dumanların içinde onu seçmemle yavaşladı. İyiydi…

O ve Aiden kelimenin tam anlamıyla her yerdelerdi. Varlıkları bir an olsun yanımdan ayrılmıyordu. Gölgelerinden hissettikleri içime akıyordu. Kimi zaman umut dolu kimi zaman karamsar oluyorlardı. Her an azalmadan beni saran tek şeyse sevgi oluyordu. Aiden’ın sözleri bunu bedenime ulaştırmayı başaramasam da beni gülümsetiyordu. Kendimi uyanmak, ona cevap vermek için deli gibi zorladığımda parmağımı dahi oynatamıyordum. Pes etmeden denemeye devam ettim. Her ne haldeysem buna içerlemiyordum. Aislin’i de Tara’yı da yanımda hissetmiştim. Bana her neye mal olacak olursa olsun hayatta olmalarını bilmek tarifi olmayan bir şeydi. Bir daha uyanamayacak olsam bile sorun değildi.

Arada sırada Hilal’i hissettiğime yemin edebilirdim. Hepsi çevremdeydi. Arda, Ayas, Derin, Tara ve Nisan… Nisan… Nisan… Elimde olsa gittiği her yerde onu takip ederdim. O daha kahin olduğumu bile bilmeden önce hissettiğim ilk ruhtu. Çevremde ondan daha tanıdık hiçbir şey yoktu. Ona odaklanmaya o kadar alışmıştım ki fazladan bir çaba göstermeme gerek kalmıyordu. Diğerlerini odadan uzaklaştıklarında koridorda kaybediyordum. Nisan’ıysa daha binaya giriş yaptığı ilk andan itibaren takip edebiliyordum. İçeri adımı ilk attığı anda ne kadar kırık dökük olduğunu, sonra odaya yaklaştıkça kendi kendine konuşarak nasıl umutlu ve mutlu olmaya kendini zorladığını hissedebiliyordum. Onu böyle bilmemi istiyordu. Bense konu o olunca neredeyse bu haline bile sevinecek kadar çaresizdim.

Hepsinin benimle konuştuğunu hissediyordum ama her zaman kelimeleri seçip çıkaramıyordum. Başlangıçta gün kavramım olmadığı için ne kadar süredir bu durumda olduğumu bilmiyordum. Ama zihnen kendime gelmemden bu yana bir ay geçmişti. Yakalayabildiğim kelimelerden Londra merkezinde olduğumu, uyutulduğumu ve diğerleri bin bir çeşit dertle uğraşırken kılımı dahi kıpırdatamadığımı biliyordum. Arada beni bir kere uyandırmak istediklerinde Aiden daha zamanı olmadığını söyleyerek karşı çıkmıştı. Açıkçası ne benim ne de diğerlerinin bu konuda daha çok güvenebileceğimiz kimsemiz yoktu.

Şimdi yine Nisan içeri girmiş yakınımda bir yere oturmuştu. Uğultuya benzeyen sesiyle bir şeyler anlatıyordu. İşler son bir haftadır benim gibi pratikte yaşamayan biri için bile karmakarışık bir hal alıyordu. Odada nadiren tek bir kişiyle baş başa kalabiliyordum. İçeride kimin olduğunu bilmem Nisan konuşurken elimi tuttuğu anda kalp atışlarımın hızlanmasına engel olamıyordu. Üstelik deniyordum, bunu durdurmayı gerçekten deniyordum! Aislin ya da Derin içerideyse ruh halleri bir anda değişiveriyordu. Derin çoğu zaman hüznüyle bastırmaya çalıştığı öfkesine yenilip dışarı çıkıyordu. Aislin’se parçalanıyordu ve artık bu beni de parçalıyordu. Oysa neler hissettiğimi ikisi de biliyordu. O halde neden bu durum beni rahatsız ediyordu? Neden durdurmaya çalışıyordum? Belki de her seferinde kendilerini çiğneyerek yeniden yanıma gelmeleri beni etkiliyordu. Onlara bunu yapamayacağım fikri zihnimde yer ediyordu. Nisan’ın ruhuysa bütün bu olanlara en ufak bir tepki dahi vermeden her ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyordu. Sanki benim bilmediğim bir şey biliyor ya da bana bir şey anlatmaya çalışıyor gibiydi. Kimsenin, özellikle de bir an olsun yanımdan ayrılmayan Aislin’in kalbini kırmak istemiyordum.

Bu kadar adi hissetmem normal miydi? Derin’le Nisan’ın birbirlerine nasıl aşık olduğunu düşündükçe göğsümde çizgiyi andıran bir sızı oluşuyordu. Sonra Aislin’in duyguları tüm bu gerçekliğe baskın çıkıyordu. Ben onu parçalıyordum ama o parçalarını yerden toplayıp bir araya getiriyor ve sonra kendini gene bana veriyordu. Hissettiği her şeyin kalbinde nasıl bir tat bıraktığını biliyordum. Nisan’a ait parçayı hala avucumda inatla sıkıyordum. Canımı acıtıp bana hatırlatsın diye. Ama Aislin yüzünden parmaklarımın her gün biraz daha gevşediğini dehşetle fark ediyordum. Ben sadece onu daha fazla üzme fikrinden nefret eder olmuştum. Derin’le Nisan’ın odayı birlikte terk etmeleri biraz daha az acıtır oluyordu. Ama biliyordum, bir gün acıtmasa da hep sızlatacaktı.

Düşünüyordum çünkü yapacak başka hiçbir işim yoktu. Hilal’i ve gidişini düşünüyordum. Derin’in bana karşı gösterdiği sabrın sınırlarını düşünüyordum. Ayas’la Nisan’ın yüzleşmek zorunda kaldıkları hırsızları düşünüyordum. Seçilmişlerin Tara’nın izinden mi yoksa onu terk ederek önünden mi gittiklerini soruyordum kendi kendime. Hiçbirine cevap alamıyordum. Aiden’ın bana anlattığı bölük pörçük şeyler dışında gerçekten neler olduğunu bilmiyordum. Bu durum canımı fazlasıyla sıkmaya başlamıştı. Uyanmak istiyordum.

“ Aiden’ı merak etme.” Nisan’ın cılız sesi içinden bu cümleyi çekip çıkarttım. Aiden mı? Evet, şu an odada değildi ama hala yarı insan olan bir çocuk olduğu için karşılaması gereken ihtiyaçları oluyordu. İşini halledince ruhunun tüm neşesiyle odaya geri dönerdi.

Bir dakika, Aiden odadan çıkalı ne kadar olmuştu?

“ O çok güçlü bir çocuk kısa zamanda kendine gelecektir.” Aislin neden odada değildi? İkisi birden odayı terk etmezdi. Aiden bundan nefret ederdi. Aiden güçlü bir çocuk da ne demekti şimdi? Onun nasıl bir çocuk olduğunu ablasından sonra en iyi ben bilirdim! Bana ne anlatmak istiyordu?

Göğsümdeki çizgi bu sefer Nisan’ın dokunuşuyla hiç ilgisi olmayan başka nedenlerden kasıldı. Hatta Nisan’ın varlığı biri onu silip atmışçasına yok olurken umurumda dahi olmadı. Acı içimde eriyerek ruhumla bedenimi birleştiriyordu. Haftalardır hissetmediğim ayak uçlarım bile zonkluyordu. Aiden’a ne oldu?

“ Bi-Birini çağırın hemen!” Nisan’ın telaşlı sesi sanki çok uzaktan geliyordu. “ Özür dilerim. Sana hiç bahsetmemeliydim. Lütfen sakin ol, Aiden çok iyi! Sadece dinlenmesi için onu senden biraz uzaklaştırdık. Lütfen Kuzey, sakinleş.” Buz kesmiş ellerini saçımda hissettim. Yapabilseydim sinirle uzun süre kahkaha atardım. Ben kâhindim, yalan söylerse bunu anlayabilirdim.

Koridorda bir karmaşa vardı. Oysa ben odaya kimsenin girmesini istemiyordum. Bana sakinleşmem için verecekleri ilaçlar bedenimi ilk defa hissetmeye başladığım şu dakika yeniden başa dönerek geriye savrulmama sebep olacaktı. Bu kadarı yetmişti. Aiden’a bir şey olduysa…

“ Hayır bekle!” Bu Aislin’in sesiydi. Koridordaki grubun önüne geçmiş birden odaya girmişti. Varlığı zihnimde o kadar net bir şekilde belirmişti ki onu hissetmemiş, görmüş gibiydim. Uzak bir yerden koşarak gelmiş gibi nefes nefeseydi. Onun gelişiyle herkes bir anda taş kesilmişti.

Bir dakika, ben insanların konuşmaları bir yana dursun nefes alışlarını bile duyacak kadar kendimde miydim?

“ Uyanıyor, onu hissedebiliyorum! ”Aislin odayı neredeyse tek adımda geçerek yanıma geldi. Nisan’ın ne zaman çektiğini fark etmediğim ellerinin yerini onunkiler aldı. “ Kuzey?”

Göz kapaklarım birbirine yapışmış oyun hamurları gibiydi. Altında oynayan gözlerim aylar sonra ilk defa benim kontrolümdeydi. Hayatımda daha önce hiçbir şey için bu kadar güç harcadığımı hatırlamıyordum. Sonunda ışık kirpiklerimden oluşan yarıklardan içeri dolduğunda seçebildiğim tek şey turuncu bir saç tutamıydı.

Çığlıklar, gözyaşları ve kesinlikle bulaşmak istemediğim odanın dışına taşan korkunç bir kaos… Tamamen kurumuş boğazımda dilimi oynatmam aradığım sözcüklere ulaşmamdan çok daha uzun sürmüştü. Bana bakmalarını ya da sevinçten ağlamalarını istemiyorum. Filmlerde olduğu gibi doktorlara haber verilip zaten yanan gözlerime ışık tutulmasını istemiyordum. Tek bir şey istiyordum, tek bir şeyi bilmek…

“ Ai… Aid… Aiden?” Sesim bana çok yabancıydı. Aiden yakınlarda değildi. Neden gelmiyordu?

“ Aiden iyi. Biraz hastalandı sadece ama-” Aislin duraklayarak güldü. Yanaklarındaki yaşları elinin tersiyle sildi. “ Tabi ki uyandığını hissetti ve buraya koşuyor. Kendisine sorarsın.” Yaşadığım rahatlamanın bir tarifi yoktu. O kadar ki bir an yeniden komaya gireceğimden korkarak gözlerimi kapatmamak için direndim. Sadece hastaydı, iyiydi yani… O zaman neden?

“ S… Sen” Başımı çevirmeye çalıştım ama yapamayınca gözlerimi kaydırmakla yetindim. Onunla konuştuğumu anlayan Nisan sırılsıklam bir suratla görüş açıma girdi. Gülümsemesi ışıl ışıldı ve her zaman hissettiğim kalp hoplamasından çok daha başka, sakin hisler yayıyordu bedenime. “ Bi… Bile… Bilerek.”

“ Bilerek yaptım. ”dedi daha da sırıtarak. “ Ve daha önce yapmadığıma inanamıyorum.”

28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör