• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 30.Bölüm


-30-

Jay

Oğuz’un yüzündeki ifade beni karşısında bulmanın hayatında beklediği en son şey olduğunu ele veriyordu. Şaşkınlığını büyük bir ustalıkla saniyesinde üstünden atarak öfke dolu bakışlarını odanın kenarında ezilip büzülen adama odakladı. Tahminimce kendine bulduğu kahin bu adamdı. Bakışları da nasıl oluyor da bu çocuk benim haberim olmadan odama kadar gelebiliyor, bakışlarıydı. Japonya’ya Sumire’yle görüşmek için gittiğimizde Oğuz, Derin’i görünmez yapabildiğimizi biliyordu. Ama bunun nasıl olduğunu, yani hapları, asla öğrenememişti. Sorduğu her seferinde kaçamak cevaplar verip bunu tek seferlik bir rastlantı gibi göstermiştim. Hoş, rastlantı olmasa bile göremediği bir şeye karşı ne önlemi alacaktı?

“ Adamcağıza öyle bakma, hiçbir kahin şu an bizi hissedemezdi.”dedim gülerek. Kapıya yaslanmış kollarımı kavuşturmuştum. Oğuz kulağındaki telefonu istemeye istemeye de olsa indirerek kapattı. Çoğu zaman olduğu gibi gene siyahlar içindeydi. Siyah takım elbisesi, siyah gömleği, siyah kravatı ve hatta obsidyen gibi parlayan siyah kol düğmeleri... Bu şekilde gezmeyi severdi. Çocukken onu gördüğümde birinin cenazesinden geldiğini sanırdım. Ölüm ne zamandan beri aklımda siyahla bir olmuştu emin değildim. Cinayet suçu duruşmada üstüne kalmış zavallı bir renkti siyah. Oğuz’dan bana bulaşıp her yanımı sarmıştı. Ama onun üzerinde asla benim üzerimde durduğu gibi durmazdı. Onun koyu teni, koyu saçları ve gözleri siyahı üzerinde bir silah gibi taşırdı. Bense göze batıyordum. Onu katı ve zırhlı yapan herkesi ondan uzak tutan renk beni dikkat çekici ve tehlikeli yapıyordu. Onun yanında kalabilmek, başkanlığa kadar yükselebilmek için daha çocukken yaraladığım, hayata küstürdüğüm ya da öldürdüğüm onca insana bütün bunları yapabileceğimi bağıracak kadar tehlikeli yapıyordu.

“ Ve evet, biz diyorum. Edmund hep ne derdi bilirsin, kimse yalnız kalmamalı.”

“ Bunu söylemek için Edmund’un burada olmaması ne acı.”dedi en az takımı kadar siyah bir gülümseme eşliğinde. “ Burnun iyi mi bari? Edmund’un ölmeden yaralarını saracak vakti oldu mu?”

“ Haberini alman uzun sürmemiş. Her zamanki gibi elin kolun her yerde.” Kapıdan ayrılıp içeri yürüdüm. Siyah mermer üzerinde tüm oda altına ayna konmuş gibi zemine yansıyordu. Yanından geçip masasının ardındaki cama kadar ilerledim. Bunu zayıflık olarak gördüğü için kıpırdamadı, dönüp bana bakmadı. “ Her zamanki gibi Oğuz, elin kolun haddi olmayan yerlerde.”dedim camın kenarındaki kitaplığa yaslanarak. O sırada içeri giren Alfred yanında yaka paça sürüklediği Raşid’i getirdi. Kahin adama kafasıyla kapıyı göstermesi yetmişti. Adam Oğuz’un yüzüne dahi bakmadan kaçıp gitti.

“ Geleceğini buna mı yatırdın gerçekten?” Alfred sarı gözlerinde büyük bir tiksintiyle ikisine bakıyordu. Raşid yirmi beş anca vardı. Koyu teni, koyu saçları, kömür karası gözleriyle Salma’yla Oğuz’un aşk meyvesi gibi görünüyordu. Oğuz’un o kadından tiksindiğini ve bana seve seve harcattığını bilmesem buna ihtimal verebilirdim. Ama ben bir zamanlar Oğuz için ne ifade ediyorduysam Raşid de Salma için oydu. Çekirdekten yetiştirip, birilerinin üzerine gönül rahatlığıyla salabileceği saldırgan ama sadık bir köpek. Şu an yüzü gözü dağılmış tanınmaz hale gelmiş bir köpekti. Alfred onu çuval gibi taşımak zorunda kalıyordu. Bırakın savaşmayı kalkıp yürüyecek hali yoktu. Benim ya da Alfred’in düzeyinde değildi ama yine de kabiliyetsiz biri sayılmazdı. Belli ki Alfred’le Derin bütün hınçlarını ondan çıkarmışlardı.

“ Kalan hırsızların da paketlendiğine emin olabilirsin. Bir odada servis edilmeyi bekliyorlar.”dedi Derin. Ellerindeki kanı üzerine silerek içeri girmişti. Oda kalabalıklaştıkça Oğuz’un yüzü o kadar ifadesizleşiyordu. “ Kalanı derken sadece bu merkezden bahsetmediğimizi bilmelisin. Görünen o ki senin de bizim de epey sağlam dostlarımız varmış.”

“ Ne yapabilirsiniz ki?” Oğuz sinirini ardına saklamaya çalıştığı bir kahkaha attı. “ Bakanlar, müdürler hepsi bana sadık. Onları bu güçten vazgeçiremezsiniz. Rütbesiz ar-ge elemanlarını arkanıza alarak mı korkutacaksınız beni? Bu organizasyon sizden, benden önce vardı. Benden sonra bile var olmaya devam edecek. Bunu yok etmeyi düşünmeniz bile hala ne kadar çocuk olduğunuzu gösterir.”

“ Eh, tabi gücü sevmeni anlıyorum. Kim sevmez ki? Zili salladığın anda ayağına koşan insanlar, hesaplarına akan paralar, doğaüstü aksiyonlu bir yaşam… Tam bir orta yaşlı gözde bekar hayatı, neden bırakmak isteyesin ki?” Derin gülerek az önce kahin adamın durduğu köşeye yaslandı. “ Peki ya bu hayat seni bırakırsa?”

“ Beni öldürebilmek için odaya birkaç kişi daha alman lazım.” Oğuz rahat koltuğunda arkasına yaslanarak bacak bacak üstüne attı. Derin’se bu lafı onu kırmış gibi kaşlarını çatmıştı.

“ Hızlı gidiyorsun, daha öldüğün kısma gelmedik. Ama kapıda bekleyen birkaç kişi de var. Sadece bilgin olsun diye söylüyorum. Senaryoya uyup sıralarını bekliyorlar.” Oğuz çaktırmasa da rahatlaması yok olmuştu. Derin’se mutlu mutlu sırıtıyordu. Siyah tişörtünün üzerine sildiği Raşid’in kanı kurumaya başlıyordu.

“ Hayatın yaşam tarzındır, anılarındır. Bu hayatın seni bırakması sadece ölümle olmaz. Madem bakanlar koltuklarını çok seviyor, biz de koltuklarını onlardan alırız. Oturacak yerleri olmadığında, koltuklarının bir zamanlar var olduğunu bile hatırlamadıklarında sence ne yaparlar?”dedim yavaşça. Oğuz koltuğunda doğrularak bana döndü. Gözleri meydan okuyordu.

“ Onların hepsi zihinleri eğitimli insanlar. Anılarını öylece değiştirip, mühürleyemezsiniz. Bunu sen bile yapamazsın Jay… Ah, pardon, neydi? Ayas’tı öyle değil mi? Saklamana şaşmamalı.” Tekrar rahatlayarak arkasına yaslanacaktı ki kapının dışından fırlayan mavi bir alev topu koltuğunun arkasını yok etti. Oğuz ayağa kalktığında burnundan soluyordu.

“ Abim hakkında konuşurken kelimelerini dikkatli seç. Yoksa sahip olduğun tüm kelimeleri daha dudaklarına ulaşamadan yakarım.” Eşikte duran Nisan ucunda mavi dumanların tüttüğü elini Oğuz’a doğru çevirdi.

“ Sana dışarıda bekleyen olduğunu söylemiştim. Erken gelmeleri için kaşınıyorsun.”dedi Derin omuz silkerek.

“ Abi ha?” Oğuz bana bakarak ıslık çaldı. “ Motivasyonunun kaynağının sahipsiz şirin bir köpek yavrusu olduğunu bilseydim-”

“ Ama bilemedin.”diye lafını kestim. Üzerine atlamamı, açık vererek ona saldırmamı bekliyordu ama bunu yapmayacaktım. Buradaki kimse bunu yapmayacaktı. Burada olma amacımız çok farklıydı ve hayatım boyunca katlandığım kışkırtmalarına on dakika daha katlanabilirdim. “ Göremedin, fark edemedin, engelleyemedin… Ölürken film şeridi yerine bu üç kelimeyi gözlerinin önünden geçir. Yeterince iyi bir özet sunacaktır.”

“ Üstelik, abimin yapamayacağını düşündüğün her neyse benim yapabileceğimi bil.”dedi Nisan. Alfred’in ayakları önünde yere bıraktığı Raşid’in kanlar içindeki yüzünü ayak ucuyla yavaşça Oğuz’a doğru çevirdi. “ Uyandığı zaman, bunların hiçbirini hatırlamayacak. Merkeze alındığını, eğitimlerini, Salma’yı, seni, organizasyonu, ona teklif ettiğin koltuğu ve gücü, hiçbirini hatırlamayacak. O sadece Raşid olacak.” Bunun hala bir blöf olduğunu düşünen Oğuz bir elini cebine sokarken ötekiyle ayağa kalktığında bozulan saçlarını düzeltti.

“ O çocuk elbet aklındaki mührü kıracak. Herkes elbet bunu yapacak.”

“ Mühür mü?” Saf ayağına yatan Nisan şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. “ Bir daha asla geri gelmemek üzere tüm anı ve düşüncelerini yakabilecekken neden mühürlemek gibi zahmetli bir işle uğraşayım?” Sonunda Oğuz kalakalmıştı. “ Zihnimizdeki ışık sütunları da ruhumuzun bir parçasıdır, eminim bunu biliyorsundur Oğuz. Ve ruh alevi önüne çıkan her şeyi yakıp yok edebilir.”

“ Şimdi bir hesap yapalım.” Derin doğrularak parmaklarıyla saymaya başladı. “ Kaçak hırsızlar organizasyonun yok olmasını istiyorlar, yani bizim tarafımızdalar. Agarta’da Walker’ın emri altında olan hırsızlar kurtuldukları gibi organizasyona koşmadılar değil mi? Yani bizim tarafımızdalar. Organizasyona bağlı düşük rütbelilerin çoğu ki genel orana göre de yarısı oluyorlar, bizim tarafımızdalar. Geriye sizi,” Eğilip yerdeki Raşid’e baktı. “ Geriye seni takip edecek organizasyonun diğer yarısı kalıyor. Sahip olduğumuz güçle ki seçilmişlerle kahinleri bu işe katmadım, onları ezip geçebiliriz. Gerek olduğunu da sanmıyorum. Bu yarı onları gücüyle delirten organizasyonun varlığını dahi unuttuklarında ne olacak?” Derin bir saniye duraklayarak son parmağını da kapattı. “ Yani, onlar da bizim tarafımızdalar.”

“ Böylesi bir kuruluşu iki kişiye unutturarak yok edemezsiniz. Bizim kontrole ihtiyacımız var. Walker’ın yarattığından daha büyük bir kaos mu yaratmak istiyorsunuz?” Oğuz sinirle masaya yumruğunu indirdi. Bu tepkisinin hiçbirimizde yankısı olmadı.

“ Bizim kontrole değil, eğitime ihtiyacımız var. Ne olduğumuzu bilmeye ihtiyacımız var.” Nisan’ın sesi üzerinde durduğu mermer kadar soğuk ve sertti. “ Sana uzun uzun neler yapacağımızı anlatmak isterdim ama fikrin zerre kadar umurumda değil. Sizin kıyımınızdan geçen yüz binlerce hırsıza çok önceden verilmiş bir sözüm var. Birileri onlara oldukları şey yüzünden ölmeleri ya da öldürmeleri gerekmediğini açıklamalı. Üzerine almaya çalıştığın başarıların nasıl insanlarca, ne zorluklarla yapıldığı bilinmeli. Senin gibi bırakamayanların koltukları yakılmalı. Çünkü yeteneklilerin yeni dünyasında işlerin böyle yürümeyeceği artık herkesçe bilinmeli.” Nisan arkasını dönüp odadan çıkarken Derin tatminle kıvrılmış dudakları ve Oğuz’u içlerinde yüzlerce kez öldürüp izlediği yanan lacivert gözleriyle onu izledi.

Onu bu şekilde arkalarında bıraktıklarını görünce Oğuz afallamıştı. Agarta’dan gelen hırsızların da yardımıyla Oğuz’u destekleyen grupların olduğu tüm merkezler basılıyor, ağı kullanarak pes etmeyenler odalara hapsediliyordu. Biz ne organizasyon gibi bizimle aynı fikirde olmayan herkesi öldürecek ne de Walker gibi sırf yetenekliler diye yaptıkları her şeyi hoş görecektik. Yeni ve eski. Anahtar kelimeler buydu. Eskiyi öğreterek, korkudan başka bir şey aşılanmamış türümüze yeniyi gösterecektik. Bütün bunların oturması, kabul görmesi sancılı bir süreç olacaktı ama hiçbir şey küçük bir çocuğun tüm ailesini katledip, onu tüm hayatını aptalca çıkarlar uğruna harcamaya zorlamak kadar sancılı ve korkunç olamazdı.

“ Oğuz,” Alfred’in adını yarım yamalak söyleyen sesiyle kendine gelen Oğuz ona döndü. “ Salma’yı uzun süre yalnız bırakmayacağını bilmek içimi rahatlatıyor, tıpkı Edmund’u olduğu gibi.” Alfred yarı kapalı gözleriyle Oğuz’a bakarak gülümsedi. Gülümsemesine rağmen ne hissettiğini anlamam imkansızdı. Ukala bir tavırla asker selamı vererek odayı terk etti.

“ Hah, Salma’ya katılacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Seni ben eğittim, gözüm kapalı bile yenerim.”dedi Oğuz Alfred’in çıkışıyla aramıza giren sessizliği yıkarak. Söylediğine kendisi bile inanmıyordu. Gözlerinde buradan nasıl kaçacağını hesapladığını görebiliyordum. Silahları sakladığı yerleri, gizli olduklarını sandıklarını bile biliyordum. İfadesizce yüzüme bakma çabası sadece acınasıydı. Şimdi, merkezdeki herkesin yakalandığını bildiği için bedenini geride bırakarak kaçma riskini göze alamazdı.

“ Seni hayal kırıklığına uğratmak ilk seferinde de son seferinde de hep aynı tarifsiz zevki veriyor bana.”dedim gülerek. Oğuz afallamayla öfke arasında bir yerlerde gidip geliyordu. “ Eğittiğin çocuğu hiçbir hile kullanmadan yenebileceğini mi sanıyorsun? Sen kimsin ki? Hayatında dürüstçe kazandığın ne oldu da bu egoyu inşa ettin? Yine de ısrar ediyorsan, sana bunu kanıtlamak için bir şansı seve seve sunarım.” Rahat hareket etmek için ceketini çıkarıp kollarını sıvamasını yerimden milim kıpırdamadan büyük bir keyifle izledim. Yüzünde tek yumrukla bütün dünyayı devirebilirmiş gibi bir ifade vardı.

“ Ne zaman istersen evlat.”dedi pozisyonunu alırken. Oğuz asla ilk hamleyi yapacak türden bir adam değildi. Önce karşısındakini yormayı, denemeyi severdi. Yerimden kıpırdamasam saatlerce olduğu yerde dikilebilirdi. Belki de kaçmaya çalışırdı.

“ Sana bu şansı veririm dedim. Seninle dövüşürüm demedim.” Oğuz kaşlarını çatınca kahkahaya benzeyen bir iç çektim. “ Yavuz, neden içeri girip babamıza bir merhaba demiyorsun?”

“ Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım… Ayas.” Yavuz kapıda belirdiğinde Oğuz donakalmıştı. Odasında ben de dahil görmeyi en son beklediği kişi muhtemelen karşısında duruyordu. Her zamanki ölümcül sırıtışı, birbirine geçmiş saçları, Oğuz’unkine benzeyen umursamaz egolu duruşuyla onu süzüyordu.

“ Hayattasın. ”diyebildi sonunda Oğuz. Aramızda olanlardan sonra Yavuz ortadan kaybolmuştu. Oğuz dramatik bir tavırla onun kaçak olduğuna inanmaktansa öldüğünü düşünmeyi seçmişti. Kendini bu düşünceye inandırma konusundaki başarısı yüzünden okunuyordu.

“ İlginç ama sen de hala hayattasın.” Yavuz bana bakıp sırıttı. “ Bir an bu işi bana bırakmayacağını düşünmüştüm.”

“ Beni öldürmeyi düşünüyor olamazsınız. İkinizi yeniden bir arada görmek her ne kadar hoş bir sürpriz olsa da bana yeterli gelmezsiniz. Belki de diğerleri çok uzaklaşmamıştır. Onları geri çağırmak isteyebilirsiniz.” Yavuz’a cevap vermeme fırsat bırakmadan Oğuz araya girdi. Sözlerinin meydan okuyuşu bariz blöfü altında ezilerek sönüyordu. Yavuz teklifini düşünüyormuş gibi duraksadı.

“ Sana, yetemeyeceğimizi her ne düşündürdü gerçekten bilmek istiyorum. ”dedi ancak dudakları milim kıpırdamamıştı. Sesin kaynağını çabuk saptayan Oğuz hızla arkasını dönerek orada dikilmekte olan saydam mavi Yavuz’la burun buruna geldi. Elleriyle arkasında kalan masasını kavramış, parmakları yüzeyde bir nokta arıyormuş gibi dolanıyordu. “ Yerinde olsam bunu yapmazdım. Diğerleri sana kimsenin yardıma gelmeyeceğinden emin oldular bile.” Masanın altına saklanmış olan bir başka saydam mavi Yavuz sırıtarak kendini gösterdi. Sonra aniden kaşlarını çatıp Oğuz’un donakalmış eline öğrencisini cezalandıran bir öğretmen edasıyla vurdu. “ Çek bakayım o elini!”

Kendini çok büyük görse de elbette iki ruh gördü diye kalp krizi geçirecek bir adam da değildi. Çevik bir hareketle masanın üzerinden atlayıp ikimizi ortalayacak şekilde karşı duvara sırtını verdi. Saniyeler içinde çevresini ruhundan oluşan dumanımsı bir kalkan sardı.

“ Beklemenin lüzumu yok o halde.”dedi ve hayatında ilk ancak muhtemelen son defa ilk hamleyi yapan taraf olarak Yavuz’un üzerine saldırdı.

Yavuz, üzerine gelen ilk darbeyi eğilerek kolaylıkla savuşturdu. Kendine doğru çektiği ruhları Oğuz’un kalkanına birbiri ardına sert darbeler indiriyordu ama Oğuz’un ruhu bunları karşılayabilecek kadar güçlüydü. Hiçbirinin bedenine ulaşmasına izin vermiyordu. İkisi hiç umursamadan odadaki her şeyi kırıp dökerken yaslandığım yerden onları izliyordum. Hayati bir tehlikesi olmadığı sürece müdahale etmeyeceğime dair Yavuz’a söz vermiştim.

Oğuz sırtına gizlediği kara bıçağı çıkartırken sırıtıyordu. Tek bir sıyrığı Yavuz’un işini bitirirdi. Bize nasıl kullanacağımızı öğrettiğinde dediği gibi; temiz ve hızlı yok oluş demekti. Ölüm değil, yok oluş…Yavuz’sa istifini bozmadan onu izledi. Kendisi bu tarz ucuz bir numara kullanmadan Oğuz’u gebertme konusunda nedense fazlasıyla ısrarcı olmuştu.

“ Orada öylece dikilmeye devam mı edeceksin Ayas?” dedi. Parmaklarıyla bir tane olduğunu sandığım bıçağı yayarak dörde ayırdı. Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışırken bu bıçaklardan biri onun parmakları arasından fırlamış üzerime doğru geliyordu. Kendimi bile şaşırtacak kadar hızlı tepki vererek kenara çekildim. Bıçak camı tuzla buz ederek dışarı uçtu. Zihnen onlara odaklansam bile bedenim Oğuz’un bu tarz bir şey yapmasını bekliyordu anlaşılan. Bu bıçak, bilgimin dışında tamamen yeni bir tasarımdı. Belki de Oğuz kendisi için özel yaptırmıştı. Her şekilde bu nadide eserin bir parçasını çoktan kaybetmişti.

“ Aslında bu turu pas geçmeyi düşünüyordum.”dedim belimdeki silaha uzanırken. Oğuz beni oyununa dahil etmenin mutluluğuyla üzerine gelen Yavuz’u duvara doğru geri püskürttü. Şu noktada Yavuz’un tek zayıf noktası ben, benim tek zayıf noktam Yavuz’du. Birbirimize zarar vermekten kaçınacak olduğumuz gerçeği onun kullanmayı en çok sevdiği silahtı. Yavuz tedbir amaçlı ruhlarından birini geri çekerken Oğuz onu köşeye sıkıştırıp bıçaklarından birini üzerine fırlattı.

Silahımı kaldırıp hızla tetiği çektim. İki silah da farklı açılardan o kadar güçlüydü ki birbirlerini durduramıyorlardı. Kurşun, bıçağı delerek içinden geçtiğinde kara bıçak havada infilak etti. İkisi de rotasından saparak farklı duvarlara saplanırken Yavuz bıçaktan ve patlamasından kaçacak kadar zaman bulmuştu. Bıçak saplandığı duvarı yavaşça eriterek yere düştü. Etrafına yaydığı dalgalanan sıcaklığın içinden mavi ışık huzmeleri ok gibi fırlayarak odayı terk etti. Daha önce hiçbir kara bıçağın patlamasına tanık olmamıştım. Normal şartlarda bundan çok daha büyük bir hasar vermesi gerekirdi ama belli ki Oğuz bunun da bir hal çaresine bakmıştı. Bu bıçakla öldürdüğü, bir parçasını çaldığı ruhların hepsi diğer parçalarını aramak üzere kaçmışlardı. Çok önemli kişiler olmasa gerekti çünkü Oğuz’un yüzünde öfkeye dair hiçbir iz yoktu.

“ Yanılmıyorsam iki hakkı kaldı.”dedi Yavuz gülerek. Ruhunun diğer parçasını da kendine çekerek yanıma gelmişti. “ Ne kadar uzarsa o kadar hoşuma gider sanmıştım ama yanılmışım. Savaşırken ölmek onun için fazla onurlu.” Alay etmiyordu. Ses tonu katı ve tiksinti doluydu.

“ Anlaşmamız hala geçerli.” dedim silahın şarjörünü değiştirirken. Ona bakmasam da beni onayladığını ve bir adım geri çekildiğini göz ucuyla görüyordum.

“ Siz çocuklar çok konuş-“ Oğuz daha cümlesini tamamlayamadan kendini yere atmak zorunda kalmıştı. Elimdeki silahın bütün şarjörünü gözümü bile kırpmadan üzerine boşalttım. Amacım bedenine zarar vermeden onu saran ruhtan kalkanı yok etmekti. Dolayısıyla iyi bir nişancı olsam dahi bir bulutu vurmak zordu.

“ Senin tiradına ayıracak vaktimiz yok.” İçgüdümü kullanarak beş kopya yarattım. Bıçağını istediği kadar savurabilirdi. Beni güçsüz düşürse de öldüremezdi. Kontrol bende olsa dahi bu kopyalardan hiçbiri benim ruhum değildi.

Tam da beklediğim gibi kopyalarım onun üzerine çökerken Oğuz kalkabilmek için bıçağını deli gibi sağa sola sallıyordu. Bıçakları havadayken saydam ellerimle yakaladım. Bu hareket Oğuz’u o kadar dehşete düşürdü ki durakladığı o bir anın nelere mal olabileceğini düşünmedi bile. Kontrolümle benim şeklime girmiş hayaletin avcuna saplanak bıçağın altından göz kamaştırıcı mavi ışık huzmeleri yayılıyordu. Onunla olan bağım yüzünden yaşadıkları hissedebiliyordum. Ağzıma ölüm tadı doluyordu. Bu sefer Kaz Dağında olduğu gibi tükenmiş durumda değildim. Üstelik kırılarak beni kurtaracak bir mührüm de yoktu. Acıyı da, tadı da, içimden çekildiği hissettiğim gücü de ayakta Oğuz’un gözlerine dimdik bakarak karşıladım. Onun o bir anlık boşluğundan yararlanarak bıçakları elinden kapıp odanın diğer köşesine fırlattım.

Daha fazla dayanamayan iki kopyam birer ışık huzmesine dönüşüp yok olurken diğer üçüyle Oğuz’u olduğu yere mıhladım.

“ Sen… Nasıl hala ayaktasın?”diye kekeledi Oğuz. Başım dönmeye başlamıştı. Bir yerlere tutunma, oturma ihtiyacı duyuyordum. İki bağım birden zarar görmüş olmasına rağmen gene iyi durumdaydım. Kendimle gurur duyacak kadar, Oğuz’un suratına bakmayı sürdürebilecek kadar iyiydim. Neler olduğundan tıpkı Oğuz gibi bir haber olan Yavuz durumu sorgulamıyordu. Detayları bilmese de bunun Nisan’la kardeş olmamızın bana verdiği yetenek olduğunu tahmin edebilirdi.

“ Ölmek üzere olan bir adam açıklamayı hak eder.” dedim Yavuz ona doğru yaklaşırken. “ Ama sen ne adamsın ne de ölmek üzeresin. Sen zaten ölüsün… Jay her yerde, herkese karşı senin olduğunu sandığın kişiyi zaten binlerce kez öldürdü.” Bedenini zemine iyice yapıştırırken ağzından kelimelere dönüşemeyen harfler saçılıyordu etrafa. Kendini korumak için bölünerek dışarı çıkmaya çalışan ruhuna kopyalarımdan birini dolayarak onu içeri hapsettim.

“ Madem zaten ölü, kelimelerine değmez.” dedi Yavuz. Cebinden Oğuz’un hepimize dağıttığı paslanmış siyah metal çakısını çıkarttı. Gerçekten de işi bitinceye dek tek kelime dahi etmedi. Oğuz defalarca kaçmayı denerken ve hatta bir tanesinde zayıf düştüğüm için neredeyse başarılı olacakken bile yerinden milim kıpırdamadı. Yüzüne benim onunkine kazıdığım gibi bir yarık açarak başladığı kıyımına yarım saat kadar devam ederken de konuşmadı. Oğuz üçümüze yetecek kadar bağırıp, çağırmıştı zaten.

Kollarımı kavuşturmak için bile kıpırdamak istemedim. Belki doğruydu belki yanlıştı ama bu benim için büyülü bir andı. Hak ettiğini kendi anladığı dilden, kendi yarattığı yaratıklar tarafından buluyordu. Belki de her şeyden sonra dünyada bir yudumda olsa adalet kaldığına inanabilirdim.

Yavuz kırmızı ellerini üzerine silerek kalktığında yüzüne baktım. Aslında yapmak istediklerinin yarısını bile yapmadığını gözlerinde görebiliyordum. Her ne sebepten olursa olsun artık kurtulmak istiyordu. Elini uzattığında ona şarjörünü tekrar değiştirdiğim silahı verdim. Silahı Oğuz'un kanla kaplı suratına doğrulttu. Onun neler olduğunu fark etmesi için bir an bekledi.

Ve tetiği çekti.

34 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör