• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 23.Bölüm


-23-

Derin

“ Burada olmadığından emin misiniz? ”dedim. Tara da Young Jae de iç çekerek omuz silkti.

“ Hissedemiyorum ama bu burada olmadığı için de olabilir haplardan aldığı için de. ”dedi Tara. Kuzey’lerin onu bu kadar çabuk tepelerine çekebileceğini sanmıyordum. Burada olacağından hepimiz neredeyse emindik. Yaptığı her şey içerideki o alevi korumak içindi. Şimdi burayı başıboş bırakmasını aklım almıyordu. Bundan daha önemli neyle uğraşıyor olabilirdi ki?

Tara’nın çağrısını dikkate alan seçilmişlerin büyük bir bölümü dönüştürülmüş tapınağı terk etmişti. Walker’a bağlı olup kalanlar da vardı elbet ama ayrılanlardan aldığımız bilgilere göre onlar olmasa bile ateşin yanına tek parça ulaşmamız yeterince zordu. Ne yaparsak yapalım araziye adımımızı attığımız anda güvenlik sistemleri devreye girecekti; insan, ruh ve hatta hayalet olmamız bile işi değiştirmezdi. Bunların tümüne uymayan tek kişi Aiden’ken onu tek başına yollayamazdık. Walker sanki Tara’nın bunu yapacağını hesaba katmış gibi tapınağın kendisini de bir savaşçıya çevirmişti.

Seçilmişin Tara’ya getirdiği planları ezberlemiştim. Bize muhtemel koruma olabilecek bölgeleri bile işaretlemişti. Yapabileceği her şeyi yapmıştı. Söylediğine göre içeriden bize yardım etmesi olanaksızdı. Anında fark edilir ve bizzat Walker cezasını versin diye hücreye tıkılırdı. Durum buyken hiçbirimiz daha fazlasını isteyemezdik. Onun verdiği planlarla, yaklaşık iki buçuk-üç sene önceki gelişimizden hatırladıklarımla bizi ateşin yanına kadar götürmeliydim. Tek bir şeyden emindim, o da bunu kimseye fark edilmeden rahatça asla yapamayacağımızdı.

Alevin içinde hala yanmakta olduğu ritüel alanın tepesindeki kratere benzer açıklığı bulunduğum yerden seçebiliyordum. Üstünün açık olması insanda nasıl da savunmasızmış gibi bir izlenim yaratıyordu. Tapınağın orijinali dağla uyumluydu. Kimi yerde inşa edilmiş taş bölümler dışarıya doğru çıkıntı yapıyor kimi zamansa dağın içine oyularak ilerlediğinden görünmez oluyordu. Walker’sa işimizi zorlaştırmak ve burayı karargâh olarak kullanabilmek için pek çok ekleme yapmıştı. Eklemelerin çoğu alelacele inşa edilmiş gibi duruyordu. Rusya’da ya da Atina’da olduğu gibi mekân, çevresi, malzeme, uyum gibi özelliklerden söz edilemezdi. Mimarların ihtiyaç programı dediği bize ne gerek listesi çıkarılmış ve buna şu kadar alan yeter hadi yapalım denilmişti. Brüt beton taşların ve yeşilliklerin arasında sırıtıyordu. Kimi yerlerde sarmaşıkların utanarak kapamaya çalıştığı çelik merdivenler ve köprüler göze çarpıyordu. Çatılar üzerinde yürüyemeyeceğimiz kadar eğimliydi ancak doğal bir görüntü verme çabasıyla toprakla kaplanıp yeşillendirilmişlerdi. Yapılan tüm eklemeler esas tapınağı koruyan ikinci bir kabuğu, iriyarı çirkin bir güvenlik görevlisini andırıyordu.

Yine de hakkını vermeliydim. Kendi zayıf noktalarına oturup baya bir kafa patlatmış olmalıydı çünkü ateşe dışarıdan yaklaşmak için kurgulayabileceğimiz her türlü güzergâhı düşünmüş, kabuğu hiçbir kör nokta kalmayacak şekilde tasarlamıştı. Kameralı güvenlik sistemi bile gereksizdi, yapının kendisi kendini korumak üzere eğitilmişti. Dağın tepesinde, engebeli bir arazide yakalanacağımızdan emin bir şekilde zorlukla ilerlemektense bodoslama içeri dalmak ancak böyle bir yerde daha makul bir seçenek olabilirdi. En azından içeride düz bir zemin ve ardına saklanabileceğimiz duvarlar vardı.

“ O zaman başlayalım. ”dedi Ayas. Hepimiz bir adım geri çekilerek Nisan’a yol verdik.

“ Bunu yapabileceğinden emin misin? Seni zorlamak istemiyorum. ”dedim kulağına yanından geçerken. Üzerinde her şeyden daha rahat olduğunu iddia ettiği kot pantolonuyla, vücudunu tamamen sarıp yapışan görevlerde kullanmayı tercih ettiği o ateşe dayanıklı kapüşonlu koyu gri hırkası vardı. Bileğine geçirdiği ince siyah lastikle saçlarını özensizce atkuyruğu yaparken bana gülümsedi.

“ Birazdan bu lafını hatırlamayacaksın bile. ”dedi. Haklı olmasını umarak ben de ona gülümsedim. Kenara çekilmeden önce bu bir emniyet kemeriymiş gibi sıcaklığını hissetmeye ihtiyaç duyuyordum. Elimi yüzüne koyarak alnına küçük bir şans öpücüğü kondurdum. Ayas dırdıra başlamadan kendimi geri çektim.

Nisan derin bir nefes aldı. Kapadığı gözlerini açtığında gözleri bir türlü alışamadığım gri, alev alev haline bürünmüştü. Elinden çıkan alevleri sanki ona yumruk atıyormuşçasına güvenlik duvarına indirdi. Saydam duvar aldığı darbeyle sınırlarını zorlarcasına dalgalandı. Kulaklarımızı örtmemize neden olacak korkunç bir alarm sesi ağaçların arasında yankılanarak bize ulaştı. Bu onu hiç rahatsız etmiyormuş gibi görünen Nisan beklemeden duvara ikinci bir yumruk çaktı. Bu sefer alevlerin temas ettiği ilk yerden başlayarak tüm duvar çekilen bir deniz gibi yok oldu.

Hepimiz aynı anda bize en yakın olan girişe doğru koşmaya başladık. Alarmın harekete geçirdiği korumalar üzerimize ateş ediyor, meteor yağmurunu andıran ruhlar üzerimize geliyordu. Tara koşarak en öne geçip hepimizin çevresine bizi koruyabilecek alevden bir kalkan ördü. Çarpan kurşunların buharlaşırken çıkarttıkları tıslama benzeri ses kulağımda çınlıyordu. Hepimiz Edmund’u zorlamamak için kapasitemizin çok daha altında bir tempoda koşuyorduk. Dışarıda birbirine bağırıp emirler yağdıran insanların seslerini duyabiliyordum. Kapıya ulaştığımızda hepimiz açılıp bu sefer Edmund’a yol verdik. Aramızda konuşmamıza gerek bırakmayan basit ama sağlam bir iş bölümü vardı. Edmund bastonunu elektrikli kapının şifre mekanizması üzerine vurdu. Kapı itaatkâr ve hatta neredeyse coşkulu diyebileceğim şekilde savrularak açıldı. Hızla içeri doluşup ardımızdan Edmund’un kapıyı yeniden kapatıp kilitlemesini izledik. Uzun koridordan üzerimize doğru koşan seçilmişleri görüp duyabiliyordum. Tara silahlarını görünce dışarıda bir şemsiye gibi kapadığı kalkanını bu sefer içeride onlara karşı açtı.

“ Kenara çekilin! ”diye bağırdı Nisan. Karmaşanın içinde sesini duyurmaya çalışıyordu. Söylediklerine uyarak kenara çekildik. Bir eliyle kolumu yakaladı. Boşta kalan eliyle de Tara’nın kolunu tuttu. O, ben, Tara, Ayas, Edmund, Young Jae ve Arda hepimiz sıkı sıkı birbirimize tutunduk. Nisan’dan onayı alan Tara kalkanı serbest bıraktı ve bir anda her şey durdu. Öyle mecazi olarak değil, gerçekten zaman biz içinde asılı kalırken öylece duruverdi. Çıt çıkmıyordu öyle ki vücuduma pompalanan kanın sesini duyabiliyordum. Fantastik hayatımda bile deneyimlemeyi düşüneceğim en son şey bu olabilirdi. Nisan’ın alnında bunca kişiyi zamanın içinde kendisiyle birlikte çekmeye çalıştığından boncuk boncuk terler vardı. Yine de bana bakarak gülümsedi. Sonrasındaysa durağan olan zaman geriye doğru akmaya başladı. Nisan bizi sabit tuttuğundan bizim dışımızdaki her şey bir akıma kapılmış gibi geri gidiyordu. Kapı önce açılıp ardından yeniden kapandı. Biz sessizlik içinde beklerken Nisan dışarıda olan olayları görebiliyormuşçasına gözlerini kapamış, zaman girdabını oraya taşımıştı. Anlaşmamız bizi duvara dokunmamızdan öncesine kadar almasıydı. Bu sayede biz içeride kalacaktık ama kimsenin bundan haberi olmayacaktı. Ne güvenlik duvarı ne korumalar ne de kameralar… Hepsi için biz aniden ışınlanmış olacaktık.

Nisan zamanı yeniden serbest bıraktığında maraton koşmuş gibi nefes nefeseydi. Yere yığılmadan önce onu yakalayıp bana dayanmasını sağladım. Bulunduğumuz yer tüm binanın içindeki kameraların tek kör noktasıydı. Walker dışarıda avlanacağımıza çok güveniyor olmalıydı. İçeri girince de hemen harekete geçersek diğer kameralara yakalanacaktık.

“ İyi misin? ”diye fısıldadım kulağına. Başını sallarken nefesi yavaş yavaş düzene giriyordu.

“ İki nefeslenirsem bir şeyim kalmaz. Anlık bir yorgunluk bu. ”dedi. Edmund sessizce arkamızdaki duvara geçerek betonun içinde bizim göremediğimiz bir hattı takip ediyordu. Parmağıyla takip ettiği hattı bir süre sonra kaybetmiş gibi durdu. Parmağını birkaç kez dudağına vurup sırıttı. Hiçbir şey söyleyemeden duvarın öteki köşesine yürüdü. Bastonunu kaldırıp beline gelen yükseklikte duvara bir kare çizdi. Sanki bastonu çakıymış gibi değdiği yerin ardından beyaz-mavi ışıklı bir şerit bırakıyordu ama artık hepimiz bunun elektrik olduğunu biliyorduk. Edmund elektriği kimi zaman ısıya, ısıyı ise kimi zaman bıçak gibi keskin bir silaha dönüştürebiliyordu. Kesme işini bitirdiğinde karenin üzerine yavaşça elini yerleştirdi ve beton bizi şok içinde bırakarak mavi elektriğin altında magma kıvamına ve rengine gelerek erimeye başladı. Mantık olarak aslında sadece içindeki donatıyı hedeflediğini ve eriyen metalin betonu oluşturan bileşenleri ayrıştırarak kendi bünyesine kattığını biliyordum ama bilmek her zaman görmek değildi.

“ Bir bakalım. ”dedi Edmund kendi kendine. Önü betonarme duvarla kapatılsa da Edmund’un elektrik şaftı gibi duran bir boşluğa baktığını görebiliyordum. Bu duvarlar ne kadar kalındı? “ Oovay vay… Güvenlik kamerası, ısı detektörleri, alarm tetikleyici zerzevatlar, düş kapanı, haha bak bu komik işte; duman detektörü. Ruh alevi duman çıkarır mı?”Her bir saydığı tedbirin kablosuna dokunarak onları cızırdayan mavi elektrik akımıyla sarsıyordu. “ Hepsi sabitlendi, duman detektörünü ise devre dışı bıraktım çünkü varlığı bile trajikomik.”

“ Yani, artık burada görünmeziz. ”dedi Arda rahat bir nefes alarak. Onu gelmemesi için ikna etmeye çalışmıştık ama o sizi iki ay yalnız bıraktım bir cacık beceremediniz, tabi ki geliyorum diyerek konuyu kapatmıştı.

“ Yani şey, adamların önüne çıkarsak bizi hala görebilirler. Tabi Tara onları bakışlarıyla kör etmezse. ” Edmund sırıtarak bastonuyla Tara’nın omuzunu dürttü. “ Aslında bir doktor olarak sana bu konuda bazı güzel numaralar öğretebilirim.”

“ Mümkünse yeteneğimi iyileştirme yönünde kullanmayı tercih ediyorum… Her şey bitince yani, şu an değil. ”dedi Tara pis bir sırıtışla. Edmund gözlerini devirip kimsenin olup olmasını umursamadan koridora yöneldi.

“ İki kişiyi iyi eden de kendini doktor sanıyor. ”dedi ve kalıp gibi durmak dışında hiçbir işlevi olmayan saçlarını şampuan reklamı çekiyormuşçasına savurup yürümeye başladı. Young Jae şu an elimizdeki numunelik kâhinlerden olduğundan yolun boş olduğuna emin olmak için koşarak ona yetişti. İkizler burada olsa çok daha iyi olabilirdi tabi ki, ne Tara’nın ne de Young Jae’nin o yönü o kadar da kuvvetli değildi. Ama zaten kötü bir durumda onları uyarabilecek bir adet Aiden’ınımız vardı. Kuzey’lerin de bize kısa sürede katılmasını umuyorduk. İkizleri güvenli bölgede bırakmak ve Agarta’dan çıkarılanlara yardımcı olmaları konusunda anlaşmak çok daha makuldü.

“ Şimdi nereye? ”dedi Tara hepimiz koridora ilerlerken. Rahatlığından yakın çevrede kimseyi hissetmediği sonucunu çıkarıyordum. Gözlerimi kapatarak zihnimde hala taze olan planı bir masanın üzerine serdim.

“ Bu koridorun sonunda, solda bir servis merdiveni var. İki kat yukarı çıkıp sağa dönersek komuta odasına ulaşırız. ”dedim. Beni başlarıyla onaylayarak temkinli ancak seri adımlarla ilerlemeye başladılar. İlk aşama bir sürprizle karşılaşmamak adına komuta odasını ele geçirmekti.

“ Merdiven sonuna kadar kimse yok. ”dedi Tara. Zaten rahat olan Edmund dışında hepimiz rahatlayarak koridordaki adımlarımızı hızlandırdık. Geniş ve soğuk merdivenlerde ne kadar dikkatli olursak olalım ayak seslerimizin yankılanmasını önleyemiyorduk. İçerisi zifiri karanlıktı. Rusya’da alevi kullanınca devreye giren sistem Edmund’un duman detektörü olarak tanımladığı şey de olabilirdi ama hiçbir elektronik bağlantısı olmayan bize yabancı bir sistem olma olasılığı da vardı. Işık için ateşi kullanmak riskliydi. O yüzden Ayas’ın parlak ruhu önden giderek yolumuzu aydınlatıyordu. Hiçbir şekilde onu göremeyen Arda içinse durum epey korkutucu olmalıydı. Çünkü Nisanla koluna girip ona yardım etsek de her takıldığında sadece ikimizin duyabileceği bir seste küfrediyordu.

Ayas’ın ruhu kenarlarından hiçbir ışığın sızmasına izin vermeyen iyi mühürlenmiş metal kapının önünde durdu. Ardındaki yaşantıya dair en ufak bir ipucu dahi vermiyordu. Herhangi bir kolu, mekanizması ya da ekranı yoktu. Tahminimce sadece diğer taraftan açılabiliyordu. Edmund bu kadar koşma ve merdivenler onun için hiçmiş gibi rahat bir tavırla son basamağı çıkarak kapıyı inceledi.

“ Fena değil ama yeterince iyi de değil. ”dedi kapıyı bırakıp duvarı yoklamaya başlarken. “ Birileri sizin tarafınıza geçeceğimi hesap etmiş anlaşılan.” Eliyle duvardaki bir noktayı işaret etti. “ Kapının kilit sistemini yalıtkan bir malzemeyle sarmış. Normal kapı koyup kilitlemek gücüne gitti herhalde.” Hayatında karşılaştığı en saçma şeymiş gibi duvara bakıyordu.Ahşabından, çelik kapısına ve hatta kasa kapılarına kadar her şeyi rahatlıkla açabilirdik ama elektronik kapılar için sadece bazı hırsızlar eğitim alırdı. Genelde Kuzey gibi yazılım üzerine uzmanlaşıp sadece destek veren ekiplerdi bunlar. Yani aslında o kadar da mantıksız değildi ama ağzımı açıp da hevesini kaçırmak hiç içimden gelmemişti.

“ Bu bir sorun olur mu? ”diye sordu Young Jae. Başıyla kapının ardını işaret ederek ekledi, “ Arkada devriye gezen bir grup var.

“ Sadece elimi uzatıp çevirebileceğim bir kol ya da girebileceğim bir şifre falan yok mu? Beni görebilecek kadar yakındalar mı? ”dedi Ayas. Aynı anda kapının önünde olan ruhu bize el sallıyordu. Young Jae olmaz anlamında başını iki yana salladı. Hemen kapının önünde birinin durduğuna dair rahatsız bir izlenime kapılmıştım.

“ Kimse olmasa bile hemen halledebileceğin bir şey değil. Ama neyse ki doğada mükemmel yalıtkan yoktur. Bunun sadece biraz iknaya ihtiyacı var. Bakalım onu delebilecek miyim? ” Edmund’un yeteneği ve tavrı bazen karşımda Zeus varmış gibi hissetmeme neden oluyordu. Silah gibi tuttuğu parmaklarından mavi yıldırımlar peş peşe duvarın aynı bölgesine iniyordu. Daha sonra sabit bir akım oluşturarak korkunç kokan bir dumana sebep oldu.

“ Önünüzde birkaç yıl daha olsun istiyorsanız bunu direk solumamanız daha iyi. ”dedi eliyle kendi ağzıyla burnu kapatırken. Hepimiz bunu şimdi mi söylüyorsun dehşetiyle onu taklit ettik. Kapı klik sesi eşliğinde içeriye doğru hafifçe açıldı. İçeriye loşluğa alışmış gözlerimizi yakan floresan ışığı doldu. Young Jae nefesi kesilmiş gibi Edmund’un koluna yapıştı.

“ Gördüm gördüm, sakin ol… Jay.” Edmund kapı aralığından içeri doğru vızıldayan bir elektrik akımı gönderdi. Kendinden geçen bir adamın verdiği saniyelik nefesi duyduk. Ayas hiç beklemeden kapıyı açıp adamın bedenini içeriye doğru çekti.

“ Sağda, muhtemelen odanın önünde iki tane seçilmiş var. Sol taraftaysa devriye gezen bir kahin var. Bu adamının bedenini kapıdan çok uzaklaştırmamız lazım. ”dedi Tara.

“ Dışarı çıktığımız anda bizi görecekler. Bizi görmese adamın yerinde olmadığını görecek. ”diye ekledim telaşla. Edmund’sa kapıyı ardına kadar açarken omuzlarını silkti.

“ Kim demiş?” Parmaklarını şaklatmasıyla sadecekoridordaki ışıklar anında patlayarak söndü. Tüm kapılar şu an bizim önünde durduğumuz gibi ışık ve ses geçirmez olduğundan bu etrafı zifiri karanlık yapmaya yetmişti. Ayas’la şaşkınlıkla birbirimize bakmak için kendimize bir saniye tanıdık. Sonra açık kapıdan kendimizi dışarıya resmen fırlatarak zıt yönlere koşmaya başladık. İçeride haberleşmelerini sağlayan sistemin kaynağı komuta odasındaydı dolayısıyla onu henüz kapatamamıştık. Birden karanlığa gömülen üç kişinin yapacağı ilk şey telsiz ya da kulaklık artık ne kullanıyorlarsa komuta odasına bunu haber vermek olacaktı. Onlardan önce davranmalıydık.

Ayas ondan daha hızlı koştuğumu bildiğinden hiç düşünmeden daha yakındaki iki seçilmiş adamı almıştı. Bense ne uzaklıkta olduğunu bilmediğim kâhine doğru koşmaya başlamıştım. Koridorun uzunluğunu plandan aşağı yukarı hatırlıyordum, henüz konuşma ya da ayak sesi de duymamıştım. Muhtemelen haber vermek üzereyken benim ayak seslerimi fark etmişti. Arkamdan yere düşen ağır bir şeyin çıkaracağı türden bir gürültü geldi. Bunu fırsata çevirip ruhumun bir kısmını bedenimden dışarı çıkarttım. Karşımdaki kâhin kadın tam eli belindeki silaha giderken yüzüne yansıyan mavi ışıkla donakalmıştı. En az kırk yaşında vardı. Refleksleri benimki kadar hızlı ve deneyimli değildi. Bana bu kadar yakınken aklıma gelen ilk şeyi yapıp durmak yerine hızlandım. Kendimi son anda kaplama zemine bırakıp kayarak kadının bacaklarına çarptım. Kadın yere düşerken kendisi bir yana eline almaya çalıştığı silah ayrı bir yana savruldu. Ellerimle yerden destek alıp hala kaymaya devam ederken kalktım. Bana arkası dönük olarak kalkmaya çalışan kadın çok acemiydi. Silahını gördüğü yere doğru döndüğü anda ensesine onu bayıltacak güçte bir darbe indirdim. Sol elinin dokunmak üzere havada kaldığı kulaklığını o yere düşerken kulağından çekip çıkardım.

Silahın şarjörünü cebime atıp kadının bedenini orada öylece bıraktım. Tara hepsinin uzun bir süre uyuyacağın emin olmak adına kapalı gözlerini açarak bedenlerine ne olduğunu sorma gereği duymadığım bazı hastalıklar ekti. Kimse yerlerinden ayrıldığını ya da ortada olmadıklarını hissetmeyecekti. Zaten komuta odasına ulaşmıştık. Birilerinin onları bulması birkaç dakika sonra anlamsızlaşacaktı.

“ Biri ışıkları açabilir mi artık gerçekten dayanamıyorum. ”dedi Arda fısıltıyla. Kimse ona Edmund’un lambaları patlattığını söyleyemedi. Edmund çok çabuk tepki veren ve yeteneği çok işe yarayan bir adamdı. Tek kötü yanı aşırı pis çalıştığı gerçeğiydi. Bir şeylere zarar vermekten çekinmiyor adeta etrafta buralardan bir Edmund geçti dercesine izler bırakıyordu.

“ İçeride kaç kişi var? ”diye sordu Ayas. Tedbir olarak silahını eline almıştı.

“ On sekiz. Onları vurmayı mı planlıyorsun? ” Young Jae’nin bu fikirden rahatsız olduğu belliydi. İçerideki seçilmişleri tanıyor olması sürpriz sayılmazdı. Ayas önce Nisan’a sonra Young Jae’ye baktı.

“ Sadece bize zarar vereceklerinden emin olursam. On sekiz kişi, tüm yükü gerçekten Nisan’la Tara’ya yüklemek istiyor musun? ” Young Jae hiçbir cevap vermedi.

“ Kaç kişi olduklarının bir önemi yok. Yanımda sadece Tara olursa bir sorun çıkmaz. ”diye araya girdi Nisan. Abisinin karşı çıkacağını anlayınca ekledi. “ Plana uy. Gerçekten sorun olsa söylerdim ama şu an iyiyim.”

“ Bir kez daha sadece içeriden açılabilecek bir kapı. Tıklatmalı mıyım, yoksa ruh olarak bu işi halledebilir misiniz? ” Edmund tartışmayı tabi ki de umursamıyordu. Onun yerine kapıyı yoklayarak Nisan’la konuşuyordu.

“ Benim için sakıncası yok, bedenime ihtiyacım yok. Sadece birinin onu tutmasına ihtiyacım var. ”dedi gülerek. Tara da onu onaylayınca ikisi de vakit kaybetmeden duvara yaslanarak yere oturdu. Ruhlarını bedenlerinden ayırırken başları zıt iki yana doğru düştü. Dengelerinin bozulmayacağından emin olmak için gidip yanlarına çömeldim. İkisi kapının önünde el ele tutuşarak derin bir nefes aldılar. Dikkat çekmek için bir saniyeleri vardı. Sonra Nisan zamanı durduracak ve Tara hepsinin uyuyakalmasını sağlayacaktı. Onlar kapıdan içeri süzülürken Ayas en az benim kadar gerilmişti. Birbirimize bakarak iç çektik.

“ Tamamdır.” Nisan bir anda gözlerini açtı. Az önce nasıl bir şey olduğunu deneyimlemiş olmama rağmen bu zaman olayına alışamıyordum. Bize bir saniye gibi gelen an Nisan isterse dakikalara dönüşebiliyordu. Ondan önce kalkıp yardım etmek için elimi uzattığım anda kapı yavaşça açılıp bizi sırıtan Tara’nın ruhuyla karşı karşıya bıraktı.

“ Buyurmaz mıydınız? ”dedi. Sonra vakit kaybetmeden kaybolarak bedenine döndü. Gülerek onun da kalkmasına yardım ettim. İkisi de iyi görünüyordu. Nisan’ın hafiften yorulmuş olduğunu hissedebiliyordum ama henüz tükenmemişti. Yaptıklarını düşünürsek bu bile mucizeydi.

Üç Ay Işığını da incelerken fark ettiğim bir detay vardı. Yeteneklerini kullanmak Nisan’ın bugün yaptığı gibi aşırıya kaçtığında bile onları tehlikeli oranlarda yormuyordu. İki dakika soluklanmaları yetiyordu. Ancak ruh alevi öyle değildi. Az miktarlarda kullanmaları bile onlar için çok yorucuydu. Sınırı aştıklarında ne olduğunu görmüştüm, Tara Ayas’ın zihninde onu korumaya çalışırken az kalsın kendi kanında boğuluyordu. Yaman’a yaptıklarından sonra Nisan neredeyse bir ay adam gibi yürüyememişti. Belki de tedbir amaçlı da olsa alevleri içeride kullanmalarına izin vermememiz yerinde bir karar olmuştu.

İçerisi artık görmeye alışık olduğumuz cinsten bir ekran ve kumanda masası deryasıydı. Tek farkı Nisan zamanı serbest bırakınca koltuğundan düşen ya da masanın üzerine kapaklanan insanlardı. Aslında ikisinin yeteneğini birleştirince giremeyeceğimiz yer yok gibiydi. Zaten onlara kalsa tek başlarına gelirdiler ya! Onların yeteneklerini sadece önemli noktalarda devreye sokmalıydık. Walker’la karşılaşacak olan biz değildik, onlardı.

Hepimizden önce içeri dalan Edmund aşağıdan kapamayacağı her şeyi buradan devre dışı bırakmaya başladı. Tüm kameraları taradığımızda Walker’ın gerçekten de burada olmadığını fark ettik. Diğerleri konuşurken benim dikkatimiyse Walker’ın çalışma odası olduğunu tahmin ettiğim odada masasının üzerinde görüntüye giren üzeri karalanmış büyükçe bir dünya haritası çekmişti. Sağıma soluma bakınınca çok benzerinin arkamızdaki ayrı bir ekranda açık olduğunu görmüştüm. Stheno’nun bizim için çaldığı uydu görüntülerine çok benziyordu. Bu görüntüleri filtreleme programıyla birlikte açınca hırsızlar mavi, kâhinler kırmızı, seçilmişlerse mor noktacıklar olarak görünüyordu. Sıradan insanlarsa siyahtı. Bütün bu saydıklarım kumanda kolunu kullandığımda hareket eden küçük noktacıklardı. Hatta Agarta’dan kaynaklandığını tahmin ettiğim İsviçre bölgesinde yoğun bir renk cümbüşü vardı. Dikkat çeken şey hareket etmeyen, biri tarafından nasıl duracağını görmek üzere ekranın üzerine karalanmış gibi duran gri renkti. Biri kimi bölgeyi tamamen griye boyamış kimi bölgeyeyse daire ya da çapraz çizerek bırakmıştı.

Gri ne demekti ki?

Ona seslenmek üzere ağzımı açmıştım ki Ayas hissetmiş gibi yanımda bitivermişti. Ekrana bakıp algılaması için ona biraz zaman verdim. Ne kadar bakarsam kendimi o derece rahatsız hissediyordum. Griler kıpırdamıyor olabilirdi ama işaretlenen bölgelerdeki renkli noktalar yavaş yavaş çemberin dışına doğru sürükleniyordu. Aklıma Kuzey gelince irkilmiştim. Kuzey hayaletlere bazen griler derdi.

“ Walker’ın yeteneklileri kaçırmak için yeni bir yöntem bulduğundan bahsetmiştin. Lütfen bana bunların hayaletler olmadığını söyle. ”dedim Ayas’a. Bana cevap olarak verdiği sessizliği haklı olduğumu söylüyordu. Yine de gözlerini kısarak baktığı ekranda sanki benin göremediğim daha önemli bir detay görüyordu.

Gözleri bir anda büyüyerek beni kenara doğru ittirdi. Yakınlaşmak için kullanılan yarım küre şeklindeki butonu gri çizgilerin en yoğunlaştığı alanlardan birine odaklayarak çevirdi. O yaklaştıkça acelesinin ve ifadesinin sebebi ağır ağır yüzüme vurmaya başladı. Diğerleri bir anda arkamızda belirmişti. Ayas yakınlaşma oranını zorlarcasına masaya vurdu. Başını ellerinin arasına alarak gördüklerini sindirmek istercesine masadan iki adım uzaklaşıp geri döndü. Sanırım bağırıyordu ya da küfrediyordu. Çünkü Tara ne olduğunu anlamasa da onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bense biri ayaklarımı oraya çivilemiş gibi ekrana bakıyordum.

Her saniye birer birer kaybolan, yok olup giden küçük siyah noktalara bakıyordum.

“ İnsanları hayaletlere öldürtüyor. ”dedim. Sesim beklediğimden ya da hayal ettiğimden çok daha yüksekti. Ayas dahil herkes susarak gerçeği ilk dile getirme cesareti gösterdiğim için bana döndüler. Onlara dönerken bir robot gibi hissediyordum. “ Grileri, siyahları yok etmek için kullanıyor.” Sanırım Walker’ın neden burada olmadığını artık biliyorduk.

Young Jae anlayamadığım Korece bir şeyler söyleyerek üzerinde baygın bir adamın oturduğu tekerlekli sandalyeye bir tekme attı. İfadesinden ne tarz bir şey dediğini az çok tahmin edebiliyordu herkes. Edmund’un içeriye girdiğimiz andan beri yüzünden eksik etmediği sırıtışı yok olmuştu. İfadesiz bir suratla ekranı inceliyordu. Arda’ya çökecek bir yer bulamadığı için yanında duran Ayas’a yaslanmıştı. Ayas ifademi görünce başını iki yana salladı.

“ Hayır Derin, şimdi olmazsa asla yapamayız. Başka şansımız yok anlıyor musun? Burada bırakıp dönemeyiz! Yapabileceğimiz tek şey Walker’ı durdurmak. Walker olmazsa hayalet ordular da olmaz.”

“Beklersek çok fazla kişi ölecek! ”diye bağırdım. Sesimi kontrol edemiyordum. “ Bizim… Bizim tarafımızda olan hayaletler var eğer onlarla iletişime geçebilirsek bunu durdurabiliriz.”

“ Tara’yla Nisan alevleriyle onları buraya çağırsa bile duvarı geçemezler. Biz de dışarı çıkıp onlarla konuşamayız.” Haklıydı. Ancak sorun şuydu ki ikimiz de haklıydık ve ikimiz de bunun farkındaydık.

“ Bir hayaleti ancak bir hayalet durdurabilir. Ölü orduların savaşı... Bu iş artık Walker’ı bile aşar. ”dedim bu sefer yavaşça. “ Ya Kuzey ve Aislin? Onlara haber veremez miyiz?” Ayas cevap vermeye hazırlanırken Tara’nın yanındaki hava bükülerek Aiden’ın şeklini aldı. Yüzünden ne yapmak üzere olduğunu okuyabiliyordum ama bu beni dehşete düşüyordu. Kucağında sıska kollarıyla sardığı şeyi gördüğümdeyse daha da dehşete kapıldığımı hissettim.

Nisan bu ana kadar bildiği halde kimseye Walker’ı nasıl öldüreceğini söylememişti. Bunun bilgiyi korumak için zihinlerimize girilme olasılığına karşı yaptığını biliyordum ama bu… Yani Aiden’ın elindeki şey kesinlikle beklemediğim ancak gördüğüm ilk andan itibaren o olduğunu nasıl düşünemedim dediğim bir silahtı.

Arya’nın bir zamanlar dalgakıranı yaptığı ok ve yayı… Ruh alevini bile kendisininkiyle engelleyebilecek bir adamı ne alevleriyle ne de yeteneğiyle durdurmasına izin vermeden tenine değdiği anda onu öldürecek kadar özel bir silahla yok edebilirdiniz. Kuzey’in bunu Ayas’ın merkezdeki odasına sakladığını söylediğinde Nisan’ın yüzünde oluşan gülümsemenin sebebi şimdi hiç olmadığı kadar anlamlıydı. Kuzey verdiği anlık bir kararla belki de hepimizin geleceğini kurtarmıştı. Walker Kaz Dağlarında olanlardan sonra öylesine güçlenmişti bu tek ok ve yayı sonradan almamız imkânsız olabilirdi.

“ Bunu ben hallederim. ”dedi Aiden. “ Ne hayaletim ne de insan, bunu benden başkası yapamaz! Dışarıdaki duvar elektrikli değil onu açıp kapatamazsınız ama ben içinden geçebilirim. Bütün hayalet çukurlarını biliyorum, onlarla konuşabilirim. Bunu ben hallederim! Sonra size yetişirim.”

“ Aiden, sakın- ” Nisan cümlesini tamamlamadan Aiden kucağındaki okla yayı yanındaki bizim göremediğimiz birine verdi. Dalgakıranın Aiden’ın elinden çıktığı anda yok olmasını dehşetle izledim. Bu da yetmezmiş gibi başlarını kaldıran Tara ve Young Jae yerlerinden sıçramıştı. Belli ki Aiden’ın tek şansımızı emanet ettiği arkadaşı az önce burada değildi. Kâhinlerin gözlerinden uzak dursa da Aiden bir şekilde onu da yanında güvenlik duvarından geçirmeyi başarmıştı. Yoksa bizimle mi girmişti? Zamanı geri almak hayaletleri etkiler miydi?

Nisan Aiden’ı yakalamak için bir hamle yaptığı anda çocuk buharlaşıp yok olmuştu. Tek başına nereye gidecekti? Ne yapacaktı? Ay Işığı olması zerre kadar umurumda değildi, o daha bir çocuktu ve bu bir çocuğun omuzlarına bırakılamayacak kadar büyük bir sorumluluktu. Aislin gelip de onun burada olmadığını görürse deliye dönerdi.

Kafam o kadar doluydu ki içinde patlamalar oluyordu. Belki de bu yüzden Tara’nın eliyle ağzını kapatıp ağlamaya başladığını çok sonra fark ettim. Young Jae’yle birlikte okla yayın az önce kaybolduğu noktaya bakıyorlardı.

“ O Hilal… Öyle değil mi? ”dedi Arda yavaşça. Sesi titremiyordu. Büyük bir kararlılıkla ikimiz içinde sadece boşluktan ibaret olan havaya bakıyordu. Tara gibi ağlamasa da güldüğünde gözlerinin dolduğunu gördüm. “ Sadece Hilal gibi bir aptal peşimizden buraya gelebilir çünkü. İnsan olan onca olaydan sonra inadının kırılmasını bekliyor ama nerede?”

“ Onu güldürdün. ”dedi Tara kendisi de gülmeye başlarken. Elinin tersiyle gözyaşlarını silerek Hilal’e bakmayı sürdürdü. “ Söylediğine göre Nisan’ın zamanla oynaması sadece şey… Nasıl desem? Sadece bu boyutu kapsıyormuş. Duvar ilk yok olduğunda peşimizden girmiş. Geri aldığın zamanın akışını hissetse de onun evrenindeki değişen hiçbir şey olmamış.” Sonra birden kahkahalarla gülmeye başladı. “ Ve diyor ki sözlerine dikkat etmezsen seni şişlermiş. Gerekli ekipman eline az önce ulaşmış. ” Arda homurdandı. Yine de gülüyordu. Edmund’sa kendini ilk toparlayan kişi olarak olaya el attı.

“ Bölmek istemem ama biz önce yüz binlerce insanın kaderini sekiz yaşında bir çocuğun eline mi bıraktık?”

47 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör