top of page
  • sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 18.Bölüm


-18-

Edmund

“ Onu ben alayım canım, teşekkür ederim.” dedim yüzünde beni Salma gönderdi damgası taşısa ne amaçla burada olduğunu daha az belli edecek olan hırsızın elindeki dosyaları alarak. Kız bir süre ne yapacağını bilemez halde sağa sola baktı. “ Kaç tane?”dedim Alfred’e. Daha ben dönmeden dosyayı almak için elini uzatmıştı bile.

“ Şimdiye kadar altı tane saydım.” dedi.

“ Altı mı? Benimle dalga mı geçiyorlar? Beni gözetlemek için sadece altı tane mi köstebek yolluyorlar? Oğuz’la Salma sandığımdan daha aptal.” Kibar bir çocuk olan Alfred benim için ofisimin kapısını açtı.

“ Buna mutlu olman gerekmiyor mu? Daha yeni döndün. Üzerinde çalışman gereken pek çok şey var.” Kendisi de girdikten sonra kapıyı kapadı.

“ Devam etmeden önce, güç kalkanlarımız devrede mi Alfred?” Kendimi rahat sandalyeme bırakırken Alfred hiçbir tepki vermeden kimsenin bizi gözetleyip, dinleyemeyeceği odanın güvenlik sistemini devreye soktu.

Bu çocuğu bu yüzden seviyordum. Ne şekilde söylediğimin önemi yoktu. Alıntı bile yapsam Alfred o kadar uzun zamandır benimleydi ki ne demek istediğimi anlıyordu. Onu gördüğüm ilk günü hatırlayabiliyordum. Merkeze on dört yaşındayken alınmıştı. Benim gibi hırsız olan küçük erkek kardeşim beyin tümörü gibi bu dünyada sıradan sayılabilecek bir hastalık yüzünden ıslak toprağın altına gideli altı ay olmuştu. Organizasyona katılmadan önce de sonra da ikimizin hem fikir olduğu aramızdaki ilişkiyi belirleyen tek bir kuralımız vardı; kimse yalnız kalmamalı… O gidene kadar dünyanın gerçekten ne kadar büyük ve yalnız bir toparlak olduğunu anlamadığımı fark etmiştim. Yirmi beş yaşımda başlamıştır yalnızlıkla tanışıklığımız. Ama kendisini pek sevemediğim aşikardır.

Bundan on üç yıl önce Alfred’in içinde bulunduğu yeni yetme grubun antrenmanlarını izlerken aklımdan ilk ne geçmişti emin değildim. Onda tanıdığım herhangi birini görecek kadar duygusal bir adam değildim. Zaten tanıştığım herkesten farklıydı. Özellikle benimle taban tabana zıttı. Ben her zaman parmakla gösterilen biriydim. Zekiydim, becerikli ve kardeşim sayesinde özel yeteneklere sahip bir hırsızdım. Her zaman listelere üst sıradan giriş yapan bir yıldızdım. Alfred’se tam tersi; eğitmenlerini çilden çıkaran, hiçbir gelecek vadetmeyen, umursamaz bir çocuktu. Yine de yalnız bir çocuktu. Amacım eğitmenlerine iyilik yapmak değildi, amacım kimseyi ne onu ne de kendimi yalnız bırakmamaktı. Üstelik ben dâhil herkese hakkında ne kadar yanıldığımızı kanıtlamıştı. Başta onu merkezdeki muameleden korumak için sürekli yanımda tutmuştum ama şimdi o beni herkesten koruyordu.

Alfred iyi bir çocuktu. Eh, benim kadar olmasa da zeki olduğu da su götürmez bir gerçekti. Biz merkez içinde hırsları değil hazları olan nadir adamlardandık. Bana bakar ve ne düşündüğümü anlardı, sonra bunu yapardık. Onu kardeşimin yerine koymak ikisine de haksızlık olurdu. Sanırım tek ortak noktaları benimle birlikte büyüdükleri için sık sık duman çıktığına tanık olduğum beyin devreleriydi. Sonuç olarak Alfred’in mükemmel bir hırsız, zeki bir adam ve doğru bir insan olduğunu görmek benim için yeterliydi.

“ Şimdi Alfred, dikkatini ver. İlk bakışta göze çarpan altı kişi. Ellerindekinin en iyisinin bu olmadığını ikimiz de biliyoruz. Daha fazlası var.” Alfred her zamanki gibi koltuklardansa kapının hemen yanındaki kapaklı dolabın üzerine kendini çekerek oturmayı tercih etti. Bu şekilde içeri girenleri daha rahat kalp krizinden öldürebiliyordu.

“ Kontrol etmemi ister misin?” Eline aldığı kalemi parmakları arasında ustaca çeviriyordu. Hemen masanın üzerindeki kaleme saldırıp çevirmeyi deneme isteğimi zorla da olsa durdurdum. Ciddi bir konuşmanın ortasındaydık ve tavrımı korumalıydım.

“ Fark edilme.” dedim düşündükten sonra. Her ne yapmaya kalkacaklarsa bundan haberim olmalıydı. Jay’in şu an bu işle alakadar olamayacağı barizdi. Kendini güvende sansa da birileri onun da arkasını kollamalıydı.

“ Peki ya Agarta? Aradığını buldun mu?”

“ Aradığımdan bile fazlasını buldum. Yavuz’u hatırlar mısın?” Alfred sarı gözlerini kıstı.

“ Şu Jay’in yüzünü biçtiği, kaçan çocuk mu?” Başımla senkronize biçimde bastonumu sallayarak onu onayladım.

“ Senin kuşağının fabrika çıkışında bir hata var sanırım. Satın aldığını düşündüğün ürünle paketten çıkan şey arasında dağlar kadar fark var. Hak ettiğinizden çok daha ucuza gidiyorsunuz.” Onu sınamak için bastonu ona doğru attım. Sırıtarak kalemi bıraktı ve bastonu parmakları arasında bir kalemmişçesine rahatça çevirmeye başladı. Pekâlâ, bu raundu o kazanmıştı.

“ Sadece ambalajı açacak kadar sabrın varsa.” Bastonu havalı bir şekilde atıp bacağıyla ayağı arasına sıkıştırdı. Oo, demek yeni numaraları vardı. Ne de olsa çocukların eğitiminde bir şey başardıklarında ya da başardıklarını sandıklarında onları yüreklendirmek önemliydi. Böylece zamanı gelince daha büyük bir hayranlıkla yaptıklarımı ona öğretmemi isteyecekti. Ben gölgelerde gizlenip, sadece gerektiği zaman gücünü kullanan bir kahramandım, şahaneydim… Ya da sadece yaptığı hareketi kıskanmıştım ama bu çok çok çok düşük bir ihtimaldi. “ Onun orada olduğundan haberim yoktu. Bağlantımız bundan bahsetmemişti.” dedi.

“ Belli ki onun da haberi yokmuş. Olan oldu, sonuç olarak Yavuz’un orada olması sadece Kuzey’le beni kurtarmadı. Gelecekte hepimizi kurtarabilir.”

“ Kabul etti yani? Tüm ayrıntıları biliyor mu?” Yeniden başımı salladım. Masanın ikinci çekmecesini açarak altında sadece parmaklarımla hissederek bulabileceğim minik düğmeye bastım. Çağrıyı alınca en kısa zamanda buraya gelecekti. Bu hareketimi gören Alfred kaşlarını çattı. “ Bu kadar az zamanımız olduğunu mu düşünüyorsun?”

“ Bundan da az zamanımız olduğunu biliyorum. Dikkatli dinlersen buzun ne kadar çatırdadığını duyabilirsin. O kadar inceldi ki yakında hepimizi taşıyamaz hale gelecek. Ne kendimin ne de ambalajlı nesinin o sulara gömülmesine izin vereceğimi sanıyorsan yanılıyorsun Alf. Yetenek Jay’in takımına ait, deneyimse bana.” Telaşlı ayak sesleri kapıya doğru son hızda yaklaşırken Alfred dolabın üzerinden aşağı atladı. Masanın önünde durup bastonumu bana uzattı. Bunu yaparken sol ayağıma bakıp her zamanki gibi sırıtmayı da ihmal etmedi.

“ Peki, benim ne yapmamı istersin?” dedi ellerini cebine sokarken. Bu hareket ona benden bulaşmış ve üzerine yapışmıştı.

“ Sen plana sadık kal. İzle, topla ve harekete geçmen gerekirse önce bana haber ver. Özellikle de,”

“ Özellikle de Jay. Evet, biliyorum.” Topuklarını sahte bir disiplin duygusuyla birbirine çarpıp yılışık bir selam verdi. Tam o anda kapı açılmasa ona söyleyeceğim bir çift iğneleyici şakam olabilirdi. “ Ben gidiyorum o halde.” dedi ve ikimizi de başıyla düzgünce selamlayarak odadan çıktı. O çıkınca içeri henüz girmiş olan telaşlı ve nefes nefese kalmış adama sırıttım.

“ O butonu sadece hayati durumlarda kullanacağımızı sanıyordum.” dedi biraz sinirli bir ses tonuyla.

“ Ama buna basınca daha çabuk geliyorsun yaşlı adam.” Sırıtarak kapıyı kapatıp oturmasını işaret ettim.

“ Edmund, her şey yolunda mı?” dedi otururken. Yaptığım şakanın yüzümdeki ciddi ifadeyle uyuşmadığını fark etmişti. Hiyerarşinin araya giremediği uzun yıllardır devam eden bir dostluğumuz vardı. Birbirimiz hakkında organizasyondaki başka kimsenin bilmediği sırları bilirdik. O bir bakan bense artık bir başkandım ama temelde ikimizde buraya karşı aynı hisleri besliyorduk artık. Artık diyordum çünkü gençliğinde hırsız olmanın verdiği gücü sevip kullandığı zamanlar olmuştu.

“ Yardımına ve en az senin kadar güvenilir, komutandan çıkmayacak hırsızlara ihtiyacım var.”dedim konuyu dolandırmadan. Gözlerini benden ayırmadan başını hayhay dercesine aşağı indirdi.

“ Nerede ve ne zaman?” Dudaklarımın sol kenarı sağ taraftan bağımsız bir şekilde yukarıya kıvrıldı. Neden diye sormaması dikkatimden kaçmamıştı. Aynı anda iki yerde birden olamazdım ama cephelerden birini bırakacağım kişi onun gibi olmalıydı.

“ Yanılmıyorsam sana Agarta’dan bahsetmiştim Dominic.” dedim. Dominic North benim gibi gülümsemeye başladığında ona detayları anlatmaya koyuldum.

Aiden

“ Özür dilerim.” dedim yavaşça. Şu an herkes evdeydi, o yüzden bahçe boştu. Aislin’in geldiğini hisseder hissetmez kaçmıştık. Koktuğum için başımı kaldırıp yüzüne bakamıyordum. Ayaklarımın içine gömüldüğü çimenleri seyrederken tişörtümün ucunu çekiştiriyordum. Gerçekten üzgündüm, çünkü onu ağlatmıştım.

Hala alışamadığı için ağacın arkasına saklanmıştı. Ona kaç defa kâhin olmayan kimsenin onu göremeyeceğini söylemiştim ama bana inansa da ne olduğunu sürekli unutuyordu. Öyle anlarda, ne olduğunu hatırladığında, duraklardı. Telaşı, korkusu yok olurdu. Yüzüne hiçlik gelirdi. Evet, sanırım buna hiçlik deniyordu. Ona bakınca hiçbir şey anlamazdım öyle zamanlarda. Sonra biri onu cimciklemiş gibi sıçrar orada olduğumu hatırlayıp gülümserdi. Beni ne zaman görse gülümserdi ki zaten.

O benim için ikinci bir abla gibiydi. Bu yüzden onu ağlarken görünce ağzıma Ais’in bana zorla yedirdiği brokolilere benzeyen bir tat gelirdi. İğrençti. Artık büyüdüğüm için ağlamak istemiyordum ama çevremdeki tüm büyükler sümükleri akana kadar ağladığı için zorlanıyordum. En çok da Ais, Kuzey ve Hilal ağlarsa ağzımda brokoliyi hissediyordum. İkisi yakın zamanda ağlamayı bırakmıştı. Gözyaşları nereden geliyorsa artık hepsini bitirdiklerini tahmin ediyordum. Ama biri hala ağlamaya devam ediyordu ve bunun sebebi diğerlerinin sandığı gibi mutsuz bir şekilde ölmesi değildi.

Hayalet Hilal’in ağlama sebebi diğerlerinin ağlamasını kendi suçu gibi görmesiydi. Bu yüzden Arda’dan nefret ediyordum. Buraya gelmemesi, ağlamayı kesse bile Hilal’in öldüğünü kabullenmemesi onu her gün ağlatıyordu. Büyükler bazen çok bencil oluyordu. Ölenler nasılsa ölmüştü, artık onları düşünerek hareket etmelerine gerek yoktu. Bazen hayatları onları öldürmeden, yakınları öldürebiliyordu kafalarında. Kimse ağlarken Hilal bunu görse ne düşünürdü diye sormuyordu.

Şanslı olduğumu biliyordum. İlk andan beri onun gitmediğini hissedebilmiştim. Diğerleri için durum farklıydı. Ben onlardan biri sayılırdım, bu sayede tanıdığım insanların kim olduklarını hissedebildiğim gibi tanıdığım hayaletleri de ayırt edebiliyordum. Ais ve Kuzey içinse sadece hayaletlerdi. Orada bir hayalet olduğunu bilseler de kim olduğunu bilemezdi. Hilal bu sayede bu kadar zamandır onlara yakalanmamayı başarmıştı. Ben onu hem görebiliyor hem de duyabiliyordum. Hatta hayalet formuna geçip ona dokunabiliyordum bile. Böyle ağladığı zamanlarda ona sarılıp saçlarıyla oynuyordum. O da sıkı sıkı bana sarılıyordu. Benim için Hilal hiç gitmemişti, bu yüzden ağlamama gerek yoktu. Birileri onun ağlamasına sebep olacak kadar üzgün olduğundaysa sinirleniyordum. Yapabilirsem Hilal’i kolundan tutup oradan uzaklaştırıyordum. Ama bu seferki farklıydı. Hilal onu götürmeye çalışsam da direnmiş, yerde iki büklüm olana kadar o kadar çok ağlamıştı ki! Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Arda’ya çok sinirlenmiştim. Hilal bunu yapmamamı söylese de Arda’yla konuşmuştum.

Şimdiyse gözleri birer bahçe hortumuna dönmüştü. Özrümü kabul edip etmeyeceğini bile bilmiyordum. Bu güne kadar sırrını saklamayı başarmıştım. Bence en başından diğerlerine söylemeliydik ama Hilal oturup bana uzun uzun açıklamıştı. Sanırım anlayabiliyordum. Kâhin olanlar dışında kimse onu göremeyecek, görenler de dokunamayacaklardı. Sevdiğin birinin yanında olduğunu bilirken, o seni görürken senin görememen büyükler için düşündüğümden daha kötü bir şeydi.

“ Hilal, lütfen ağlama.” Hilal burnunu çekerek başını kaldırdı. Saydam saçları yüzünü kapatmıştı.

“ Aiden, bu… Bunu konuşmuştuk. Ben bile daha neler olduğunu kavrayamıyorum. Sanki her şeyi bir camın ardından izliyorum ve bu cama sadece sen dokunabilirsin beni anlıyor musun? Ben en azından onları görebiliyorum, onlar bunu bile yapamayacaklar. Bunu yapamam, onlara bunu yapamam.” Konuşurken dudağı titriyor nefes alıp vermek için bile durmuyordu. Bu yüzden bazı kelimeleri aldığı nefese karışıp anlaşılmaz oluyordu.

“ Ama burada olduğunu bilmeliler. Senin mutsuz öldüğünü düşünüyorlar, oysa bana anlattın. Öldüğün anda mutlu olduğunu söyledin. Bunu bilmeleri gerekmez mi?” Hilal ardından çimenleri görebildiğim başını iyice kaldırdı ve bana birkez daha hiçlikle baktı.

“ Bana aslında ölmemem gerektiği için burada kaldığımı söylemiştin hatırlıyor musun? Normal bir şekilde ölmediğim için. Öyle ya da böyle beni buraya bağlayan yarım da ölüp gidecek yani, değil mi?” Başımı salladım. Her isteyen hayalet olarak bu dünyada kalamazdı. Çok fazla hayaletle tanışıp konuşmuştum ve aslında onların çizgi filmlerde gördüğüm beyaz çarşaflı hayaletler gibi olmadığını anlamıştım. Ölümün çeşitleri vardı. “ Birini kabetmekten daha kötüsü nedir biliyor musun Aiden?”dedi yavaşça. Birini kaybetmek bile nasıl hissettiriyor emin değildim ki. Babamı hiç tanımamıştım.Annemle hiç yakın olmamıştım çünkü beni sevmiyordu. Hilal’se hayalet olarak yeniden yanımdaydı.

“ Bilmiyorum sanırım.” Bunu söyleyeceğimi biliyormuş gibi gülümsedi.

“ Birini kaybetmekten daha kötüsü onu ikinci kez kaybetmektir.”

27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page