• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 14.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-14-

Kuzey



Onların açısından komik ya da dehşet verici olmalıydı. Işık huzmeleri altında sessizce oturmuş, dumanı tüten kahvesiyle onlara bakan ama kapüşonu yüzünden suratını göremedikleri tepkisiz biri…

“ Ov, taze kan.” Sonunda durumun komik olduğuna karar veren biri sesindeki kahkahayı gizlemeden onu görebileceğim şekilde öne çıktı. İngiliz aksanı, Edmund’la iyi anlaşacaklardı. En fazla yirmili yaşlarının sonunda olabilirdi. Ensesinde siyah bir lastikle topladığı sarı gölgeli saçları, gülüşünü kaplayan kirli sakalları vardı. Net seçemesem de gözlerinin mavi olduğunu tahmin ediyordum. Benden yaklaşık on santim kadar uzundu. Üzerinde siyah bir gömlek ve koyu tonlarda bir kot vardı. Baş ağrısı gibi değil daha çok rahatına düşkün, zengin ve küstahlığı espri anlayışına dönüşmüş bir iş adamı gibi görünüyordu. Ama muhtemelen bu ünvanı hak etmesinin sebebi olabilecek geçerli özelliği şuydu; hırsız. Arkasındaki arkadaşları homurdanırken bana iyice yaklaşıp elini uzattı.

“ Ian Carson.” Tereddüt etmeden elimi uzatsam da cevap vermek için açtığım ağzımdan kelimeleri çıkartamadan öylece kalakalmıştım. Konuşmalı mıydım? Edmund hiç konuşmaz dememişti, çok sık konuşmuyor demişti. Yani konuşabilirdim. Peki, ne diyecektim? Kuzey mi North mu yoksa Hyde mı?

“ Hyde.” dedim bir ömür gibi gelen sürenin sonunda adamın elini bırakırken. Sağ kaşı havalanırken sebebini anlamış gibiydi.

“ Yeni isim seçenlerdensin bakıyorum.” Başımı salladım. Cevabını aldıktan sonra arkasını dönüp buzdolabından bira olduğunu tahmin ettiğim bir şişe çıkardı.

“ Neal, sadece Neal.” Kâhin olan yanıma gelerek elini uzattı. Sadece kısmını Ian’a bakarak vurgulamıştı. Ian cevap olarak arkasını bile dönmeden sağ elinin orta parmağını gösterdi. Melez bir Amerikalıydı. Kaslarının duruşundan, ses tonundaki vurgulamadan bunu çok rahat anlamıştım. Anlaşma şekillerinden aşağı yukarı Ian’la aynı yaşta olmalıydı. Asker tıraşlı kafası ışık huzmeleri altında hafifçe parlıyordu. Kendinden emin, senin de kâhin olduğunu biliyorum mesajını taşıyan siyah gözleri vardı. Üstümdeki hırka bana da fazla gelmeye başlamıştı ama Neal’ı kaslarını sergilediği lacivert tişörtüyle görmek yeniden üşümeme neden olabilirdi. O kadar da sıcak değildi. Şimdilik karşıma başka bir dil bilmeyen bir Çinli çıkmadığı için memnundum. İngilizce ve İtalyanca, ancak bunlarla baş edebilirdim.

Neal da Ian’a katılırken o ana kadar girişte dikilmeyi sürdüren diğer hırsız yüzüme bakmadan gelip yanımdaki sandalyeye çöktü. Ayaklarını masaya uzattı ve hiçbir uyarı yapmaksızın kahvemi alarak kafasına dikti. Kavga arayan saldırgan tavırlarına vermek istediğim tek tepki omuz silkmekti. İlk izlenim önemlidir ilkesiyle korku salmaya çalışabilecek bir ağır abiyle işim olmazdı.

“ Sonunda kahve yapmayı bilen biri.” Elimde olmadan umursamaz tavrımı bozup irileşmiş gözlerimle ona döndüm. Birkaç saniye ikimizin de jetonu düşüne kadar ne aradığımızı bilmeden birbirimize öylece baktık. Benim boylarımda ve tahminen benim yaşlarımdaydı. Belki bir iki yaş büyük olabilirdi. Siyah öylesine kırpılmış saçları ve öfke olduğunu tahmin ettiğim bir duygunun sürekli ateşini körüklediği yanan kahverengi gözleri vardı. Yüzünün sol tarafında saçlarının dibinden başlayıp dudağının kenarına kadar devam eden başlangıcı temiz bir yara izi vardı. Bıçak izlerini tanırdım. Her ne yaşadıysa muhtemelen kaçmaya çalıştığı içi yüzüne bu denli yayılmıştı. Yine de açık olmak gerekirse güzel bir yara iziydi. Suratını ikiye ayırmamış, arkasında zikzaklı bir iz bırakmamıştı. Daha sert görünmek için bu tarz izleri yaptıran insanlar bile vardı. Üstelik kıyafetleri, parmakları kesik eldivenleri ve vücut formu bana eğitimli olduğunu söylüyordu. Daha da önemlisi ruhundan yayılan enerji güçlüydü. Bu çocuk güçlü bir hırsızdı.

Üstelik az önce Türkçe konuşmuştu.

“ Sen de Türk’sün!” Bu haber onu çok neşelendirmiş gibi bardağı bırakarak ayaklarını masadan indirdi. Neşesini memleket hasreti çektiğine bağlamaya çalışsam da az önce vermeye çalıştığı imajı bu kadar çabuk yerle bir etmesi biraz hayal kırıklığı yaratmıştı.

“ Hyde Türk’müş.” Dönüp neler olduğunu anlamlandıramayan Ian ve Neal’a açıklama yaptı. İkisi de kafalarını sallayarak henüz adını bilmediğim hırsızın tavır değiştirmesi çok normalmiş gibi tezgâha dayanıp yaptıkları konuşmaya geri döndüler. “ Merak etme kimseye söylemezler. Şey… Kusura bakmazsın sanırım Hyde, burada yaşayan Türkler pek benimle konuşmak isteyecek ya da benim konuşmak isteyeceğim insanlar değil. Nasılsa kimse anlamıyor diye iç sesimi dış ses olarak kullanıyorum ve kimse seni anlamazken eğlenceli oluyor. Cidden, denemelisin. Her neyse yani, seninle tanışmak güzel… Ben Yavuz.” Dostane bir gülümsemeyle uzattığı eli sıktım. Diğer eliyle omzuma vurdu. “ Pekala, şu iki dingilin söyleyeceği şekilde bu bok çukurunda ne arıyorsun dostum?” Dublaj seslendirmesini o kadar iyi taklit etmişti ki kahkahamı bastırsam da sırıtmamı durduramadım.

“ Bu işleri bilirsin, lanet olası federaller sen farkında olmadan kıçına tekmeyi basıverir.” dedim. Cevabım onu iyice neşelendirmişti. Gözlerinde parlayan kafa dengi çocuktanımlamasını neredeyse okuyabiliyordum. Sırf Türk diye ona oturup da hikâyemi anlatacak değildim ama belki de North’un biraz konuşma pratiği yapma vakti gelmişti. Nasılsa Tina bu üç baş ağrısının yeni çocuk hakkında söyleyeceği hiçbir şeye inanmazdı. Üstelik görüp, hissedebildiğim kadarıyla hiçbiri buna tenezzül edecek tipler değildi.

Bir süre orada oturup Yavuz’la havadan sudan şeylerden bahsettik. Hem Edmund dönene kadar vakit öldürüyordum hem de ona burasıyla ilgili sorular sorabilecek kadar yakınlaşmaya çalışıyordum. Burası Walker’ı besleyen el değmemiş bir kaynaktı. Burayı kurutmamız ya da bir mucize eseri kendi arkamıza almamız demek Walker’ın düşmesi demekti.

“ Eh, evet merkez… Ondan kaçması zordur.” Konun açılmasıyla gerilmişti. “ Kaçmaya çalışmıyorsan her şey daha da zordur.” Bunun bir kırılma noktası olduğunu hissedebiliyordum. Eğer ona neler olduğunu sorarsam, karşılığında benim de bir şeyler anlatmam gerekecekti.

“ Bir organizasyon hırsızı mıydın?” diye sordum samimi bir şaşkınlıkla.

“ Sen bir kâhinsin, organizasyon hakkında ne bilirsin ki?” Neyse ki benim bir şey söylememi beklemeden gülerek ekledi, “ Arkadaşın Jekyll mi anlattı?” Kendi yazdığı senaryosuna uyarak başımı salladım. “ Evet, İstanbul merkezine bağlıydım. Şaşırabilirsin ama baya iyiydim de. Özel biri tarafından özenle eğitildim.” Durdu. Konuşurken masada daireler çizen parmağı durmuştu. “ Özenle eğitildik.” Duraklayan parmakları yeniden harekete geçmişti. “ Arkadaşın burada olduğuna göre organizasyonun ne mal olduğunu biliyor olmalısın. Ama buraya gelmeniz hataydı Hyde. Walker’ın da organizasyondan aşağı kalır yanı yoktur. Biri kendi öteki güya bizim menfaatimiz için bizi kullanır. Her şekilde herkes bizi kullanır.” Neal ve Ian ellerindeki siyah çantayla tartışarak odalarına girerken sessizce bekledik.

“ Buradaysan en azından birinden kaçmışsın.” dedim.

“ Hem kaçtım hem de kaçırıldım. Organizasyon adı üstünde organizedir. Hayatını ya yıllar boyunca hizmet ederek ona verirsin ya da bir anda verip yükselerek hizmet edilirsin. Benim bu şansım vardı. Bağlantılarım, eğitimim, becerilerim hepsi tamdı. Tek sorun benden daha tam olan hırsızların olmasıydı. Hayatına gerçekten değer veriyorsan orada birilerinin gölgesi altında yaşamak istemezsin. Bu kesinleşmişse kaçarsın. Ben de kaçtım. Kolay olmadı ama beni eğitirken sandıklarından fazlasını öğrenmiştim. Bütün taktiklerini biliyordum.

Kendi kaçak grubumu kurdum ve onlara merkeze karşı nasıl hayatta kalacaklarını öğrettim. Sonra bu adam ortaya çıktı, Walker. Sanırım bir kahin olsam işler çok daha farklı olabilirdi. Çünkü bir hırsız olarak yanlış zamanda yanlış yerdeydim. Walker yaşadığım şehri patlatmaya karar verdi. O bölgedeki tüm hırsızlar bir sabah gözlerimizi burada açtık. Kimse hiçbir şey hissetmemişti.” Bu, bizim ardındakileri göremeden hep öteki tarafından bakabildiğimiz bir pencereydi. Biz patlamaları ve ardından o bölgede yaşanan kayıpları bilirdik. Yavuzsa kayıp olmanın ne demek olduğunu bilirdi. “ Buraya gelmeyi seçemediğimiz gibi buradan gitmeyi de seçemiyoruz. Ama seçebileceğim şeyler var. İstedikleri kadar sorup, araştırabilirler; hakkımda hiçbir şey öğrenemezler. Kaçak olarak yaşarken yanında kimseye fark ettirmeden taşıyabileceğim tek şey gerçek kimliğindir. Diğerlerini bilmem ama ben, bundan o kadar kolay vazgeçmem.” İnsanların kaçmak zorunda kaldıklarında oldukları kişiyi koruyabilmelerinin tek yolunun bazen basit bir isim, bir tarih ya da bilgiden geçmesi Ayas sayesinde öğrendiğim bir gerçekti. Tutunabilecekleri tek bir dal olması bile yeri gelince onlara yetiyordu. Ancak bu dal onlara özeldi. Başka ellerin uzanmasına tahammülleri yoktu.

“ Seni ruhsuz velet benimle gelmemene inanamıyorum! Burada oturup ne-“ Edmund söylenerek içeri girdi. Bakışları benden yanımda oturan Yavuz’a kaydığında durdu. Dudaklarını büyük bir memnuniyetsizlikle birbirine bastırmıştı. Onun durmasıyla hemen hemen aynı anda Yavuz ayağa fırlamıştı.

O an bunu neden daha önce düşünemediğimi merak ettim. Yavuz organizasyona bağlı iyi eğitim almış ve yükselmesi muhtemel bir hırsız olduğundan bahsetmemiş miydi? O halde başkan olmasa da sürekli başkanlık teklifi alan Edmund gibi güçlü bir hırsızı tanıyor ya daen azından biliyor olması kaçınılmazdı.

“ Yavuz Demircioğlu.” dedi Edmund atkısını çıkarıp kapının yanındaki askılığa bırakırken. Yavuz’dan önce onu tanıdığını belirtmesi ne hakkında olduğunu bilmediğim oyunda onu bir-sıfır öne geçiriyormuş gibi sırıtıyordu. İsmini komik bir aksanla söylemişti. Yavuz’sa yediği bu sayıyı yutkunarak sindirmeye çalışıyordu.

“ Edmund Aekerley.”

“ Yo, yo. Bana Jekyll de. O ismi sevdiğim için aldım bırakın da bu süre boyunca tadını çıkarayım.”dedi Edmund. Kendisini karşımızdaki sandalyeye bıraktığında hala sırıtıyordu. “ Gel bir anlaşma yapalım, ben sana yara izinin son gördüğümden bu yana baya düzelmiş olduğuyla ilgili kaçtığın geçmişini anımsatan şakalar yapmayayım sen de burada her ne yapmak üzereyseniz bizi de dahil et.” Yavuz her ne kadar hala sinirli gibi görünse de teklifi ilginç bulmuştu.

“ Onca şeyden sonra merkezi kaçış planıma dahil mi etmemi istiyorsun?” Demek kaçış planı… Edmund bastonuyla bacağımı dürttü.

“ Şu çocuğun yüzüne bak. Senin tanıdığın merkez hırsızlarına dair yüzünde en ufak bir şey bulursan gider kendimi ifşa ederim.” İkisinin de bakışları yüzüme kilitlenirken kendimi fazlasıyla rahatsız hissediyordum. “ Evet, ikimiz de organizasyon bünyesindeyiz ama esas soru acaba onun için mi çalışıyoruz? Beni bilirsin, hiçbir zaman ne organizasyonu ne de senin akıl hocan olacak sümsüğü sevmemişimdir.” Yavuz kahve bardağından büyükçe bir yudum alarak masaya bıraktı.

“ Sümsük… Bunu sevdim. Yine de bu beni de sevmediğin gerçeğini değiştirmiyor. Gücü az ya da çok elinde bulunduran herkes geleceğin ben de değil onda olduğunu onaylamasaydı gerçek bir hayat için kaçmak zorunda olan ben olmazdım.” Ağzımı açmak üzereydim ki Edmund’un hala bacağımda duran bastonu bir uyarı olarak etime gömüldü.

Edmund ondan beklemeyeceğim bir dürüstlükle benim henüz yeni tanıştığım bu çocuğa neden burada olduğumuzu, o buradayken dışarıda neler olduğunu anlattı. Konuşmanın yarısında Ian ve Neal da doldurdukları sırt çantalarıyla aramıza katılmışlardı. Kimse müdahale edip, sorular sormadan sabırla Edmund’un anlattıklarını dinledi.

“ Ayrıca, kimin neler yaşadığını bilemezsin. Organizasyonda kolay hayat diye bir şey yoktur.” diye bitirdi sözlerini. Son lafı Yavuz’u güldürmüştü. Arkasını dönüp dikilmekte olan iki arkadaşından sözsüz bir onay aldı.

“ Hiçbir yerde kolay hayat diye bir şey yoktur. Görmek istiyorsanız beni takip edin.” İkisi için de bu kadarı yeterliydi. Ne bir cevap beklenmiş ne de cevap vermeye yeltenilmişti. Hepimiz Yavuz’un önderliğinde dışarı çıkarken Edmund’un neden konuşmamı istemediğini ona sormayı aklımın köşesine not ettim. Nasılsa son zamanlarda gereksiz güçlü bir hafıza edinmiştim. Unutmak imkansızdı.


Patlamaları görebilirsiniz, orada ölenleri de kalanları da görebilirsiniz. Ama Agarta’ya gelmeden kaçırılanları göremezsiniz. Cennetin içinde dolanan mutlu melekler olduğu kadar korkudan yahut öfkeden titreyen, cehennemi yaşayan insanlar olduğunu tahmin edemezdiniz. Yavuz bizi içeridekilerin çıkmaz sokak dedikleri onlar gibi kayıt olamayanların toplandığı bölgeye gizlice soktu. O üçünün burada olmasının tek nedeni kapasitelerini ve kafalarından geçenleri fazla korkusuzca ortaya koymuş olmalarıydı anlaşılan. Örgütlenme sağlamalarından endişelenildiği için bu bölgeye girişleri bile yasaktı. Başlangıç için fena olmasa da diğerlerini dışlanmış göstermek adına dağıtmadıkları için pratikte acınası kalan bir uygulamaydı. Bekçileri atlatmamız hiç de zor olmamıştı.

Edmund da ben de içeriden ne beklememiz gerektiğini bilmiyorduk. Bilseydik bile bu muhtemelen beklentilerimizi aşan bir gerçeklik olurdu. Walker’ın planında kocaman bir çatlak vardı; bu insanların yarısı burada olmak istemiyordu. Cennette işler aslında hiç de yolunda gitmiyordu. Nasıl gidebilirdi ki?

Yanından geçtiğimiz bacaklarını sarılmış küçük kız hiçbir hareketin bozamadığı odaklanmış bakışlarıyla duvarı izliyordu. Biraz ileride çimenlerin üzerine çökmüş yaşlıca bir adam yanındaki genç çocuğun tüm çabalarına rağmen sorularına cevap vermiyordu. Kimse sadece hırsız, kahin ya da seçilmiş olamazdı ki… Herkes bunun ötesinde insandı, başka insanlarla bağlıydı. Walker kimseyi sadece içinde barındırdıkları bir bağ için alıp buraya getiremezdi. Yetenekleri dışında yüzlerce bağları vardı.

Yürüdükçe Walker’a mı yoksa kendime mi öfkem artıyordu emin değildim. İkisi ayıramayacağım kadar birbirine karışmıştı. Çünkü biliyordum ki iki ay önce gelsem buraya farklı bakacaktım. Bu çıkmaz sokağa bile! Burayı özellikle kendi türüm için bir kurtuluş olarak görecektim. Oo şuna bak, bizim çizili bir planımız bile yok ama Walker yeteneklilerin güvenliği için neler yapmış vay vay! Şimdiyse biri üzerindeki boya katmanını kazımış gibi tuvali tüm çıplaklığıyla görüyordum. Gerçekte kimse kurtulmuyordu, batıyordu. O küçük kızın, yaşlı amcanın ortadan kayboldukları sırada onları arayan bir aileleri vardı. Muhtemelen artık nefes almayan ama bir zamanlar onlara nefes vermiş olan aileleri vardı. Belki bir iki tanıdıkları değil, tüm sevdikleri yok olup gitmişti.

Bir zamanlar Hilal vardı, şimdilerde olmayan… Ve herkes acımasızca devam etmeni bekliyordu. Yavuz haklıydı; durum ne olursa olsun acı çeken biz oluyorduk, kullanılan biz oluyorduk. Burada onlara her imkanın sağlandığı varlığın içinde sefalet yaşanıyordu. Sistemi işler kılan yetenekliler zaten buraya gelmeden önce her şeylerini kaybetmiş olanlardı. Başına gelmeden kimse yeterince iyi anlayamıyordu. Buranın da aslında organizasyondan farkı yoktu.

“ Sanırım sana bir özür borçluyum.”dedi Edmund Yavuz’a yavaşça. “ İkiniz de beklediğimden farklı çıktınız. İkiniz de… Senin ilk gün buradan kolayca kaçabileceğini biliyorum Yavuz. Ama sen kaçamıyor değilsin, kaçmıyorsun.” Yavuz omuzlarını silkti. Yine de biraz utanmış, mutlu olmuştu.

“ Kahraman olmaya falan çalışmıyorum. Ian, Neal ve diğer güçlüler; kimse kaçmaya çalışmıyor. Biz burada bir takımız. Ya hepimiz birlikte çıkarız ya da o güce gelene kadar burada kalırız.”

“ Organize olma kabiliyetine sadece siz ve Walker mı sahip sanıyorsunuz?”dedi Neal gülerek. “ Pislikler her zaman her yerde vardır. İkna edebildiğimizi ederiz, edemediğimizi yolumuzdan çekeriz.”

“ Yolumuzdan çekeriz derken öldürmeyi değil etkisiz hale getirerek burada çürümeye terk etmeyi kastediyor.” Ian’ın açıklaması o kadar rahatlatıcıydı ki gülsem mi ağlasam mı bilememiştim.

“ O halde anlaştık varsayıyorum.”dedi Edmund yeniden sokağa göz gezdirerek. “ İhtiyacınız olan desteği size organizasyon,” Durup yüzünü buruşturdu. “ Yani şimdilik onun kullandığımız kaynakları sağlayacak. İçeride ve dışarıda doğru an geldiğinde buradaki herkesi kurtarabilirsiniz.”

“ Kim için ve karşılığında ne isteyeceksiniz?” Yavuz neden bahsettiğini iyi bilen bir iş adamı edasıyla konuşuyordu. Edmund’sa cevap vermeyi hiç istemiyormuş gibi yüzünü buruşturmuştu.

“ Kim olduğunu söylemem şart mı? Yani ortada biri yok, benim için yapsan olmaz mı?” Koca adamın küçük bir çocuk gibi mızıldandığını görmek dehşet vericiydi.“ Karşılığında yanımızda yer almanızı istiyoruz.” Yavuzun yüzü o kadar gerilmişti ki onunla temas eden her şeyi havaya uçurabilirmiş gibi görünüyordu.

“ Hem merkeze hem de Walker’a karşı gelen bir avuç insanın yanında mı yer almamızı istiyorsun?”

“ Birincisi, bir avuç diye nitelemen çok kaba. Şahsım adına söyleyebilirim ki bir orduya bedelim. İkincisi, biraz matematik çalış. Bir avuç insan artı Agarta çok avuç insan eder.” İtiraz etmek için ağzını açan Neal’ı eliyle susturarak devam etti. “ Üstelik tüm işi yapacak olan gene bu bir avuç insan. Bu zavallı insanları Walker’ın önüne yem atacak halimiz yok! Aynı şekilde Walker’ın onları bize yem olarak atmasını izlemeyi de reddediyorum. Yeterince açık mı?” Kısa bir sessizlik oldu.

“ Ne kadar kalacaksınız?”diye sordu Yavuz.

“ En fazla bir hafta. Alabileceğimiz tüm detay bilgileri alıp, sizinle her konuda anlaştıktan sonra gideceğiz.” Bu üçüne rastlamak büyük bir şanstı. Öğrenmek istediğimiz her şey zaten onlarda vardı.

“ Güzel, çok süreceğini sanmam. Yarın akşam Kutup evi için bir sevkiyat gerçekleşecek. O arada sizi buradan çıkarabiliriz.” Yüzündeki yara izini sertçe kaşıdı. “ Siz ikiniz neden çantaları bana verip onlarla oyuğa dönmüyorsunuz?”dedi arkadaşlarına. İkisi de itiraz etmeden kabul ettiler. “ Ne istiyorsan sorabilirsin. Ian benden çok daha eski burada. Halletmem gereken ufak bir iş var. Sabaha gelmiş olurum.” Kararlaştırıldığı üzere dörtlü olarak çıkmaz sokakta ilerlemeye başlamıştık ki Yavuz’un Edmund’a seslenmesiyle durakladık.

“ Unutmadan,”diye seslendi arkamızdan. “ Ona selamlarımı ilet. Çıkınca onu da görmek isterim, uzun zaman oldu.”dedi. “ Söylediğin gibi bizi buradan çıkarırsa ödeşiriz.”

“ Buna sevinecektir.” Edmund’un kısa cevabının ardından önümüze dönerek yola koyulduk. Daha sonra sormam gerektiğini biliyordum ama bunca şifreli konuşmanın ardından neler döndüğünü anlamak için deli oluyordum.

“ Kim bu beni sormamam için dürttüğün şahsiyet?”dedim Edmund’un kulağına. Bana gerçekten mi der gibi baktı.

“ Tabi ki Jay. Fark ettiğini sanmıştım.” Yüzümdeki afallamış ifadeyi birkaç dakika sonunda fark etmiş olacak ki iç çekerek ekledi. “ Sence Oğuz tüm yatırımını tek bir çocuğa yapar mı? Türkiye’den seçip himayesi altına aldığı beş altı çocuk vardı. Tabi zamanla kimin daha güçlü kimin küçük Oğuz olduğu ortaya çıkıyordu. Başkan olduğu için yetiştirdiği çocuklar da üst düzey hırsızlar tarafından tanınırdı. Yavuz ve Jay grubun içinden sıyrılmayı başaran iki çocuktu. Yavuz ne kadar yetenekli de olsa Jay mükemmelin de ötesindeydi. Varlığı bile Yavuz’a haksızlık sayılırdı.” Birden ciddileşti. “ İnsanların sevdikleri için yapabilecekleri sence de büyüleyici değil mi? Jay’i bu kadar motive eden kişi kim hala bilmiyorum. Tahminlerim var ama araştırmayı reddediyorum. Çünkü bu organizasyon içinde küçük yaşına rağmen sadece ona saygı duyuyorum.

Yine de Jay her zaman şu an olduğu adam değildi. Yavuz’un yüzüne bakarsan Jay’in onu hayatta tutan çok önemli bir sebebi olduğunu anlarsın. Birileri gelir ve hayatımızda silemeyeceğimiz izler bırakır. Kimi zaman sevgi vahşice hem senin hem de yanındakilerin canını yakar. Sanırım bu yüzden Oğuz dahil herkes Jay’i destekledi. O kadar canı yanmıştı ki kimseyi kanatmaktan çekinmiyordu.” Gözlerini benimkilere dikti. “ Yaşadıklarında hata ya da sorumluluk arama, sevgi ara. Çünkü hayat arayışlarımızdan ibarettir.”


28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör