• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 12.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-12-

Derin


Hilal’in ölümünün üzerinden takvimlere göre iki ay geçmişti. Bize göreyse az önceydi.Zaman kavramını kaybetmiş bir boşlukta savruluyorduk sanki. İlk iki haftanın ardından patlamalar birden sona ermişti. İsterse inkâr edebilirdi ama hepimiz bunun Tara’nın altındakini bizden sakladığı bandajlarıyla alakalı olduğunu anlamıştık. Konuyu irdelemeyi Ayas’a bırakmıştık.

Zamanın bizi beklemeden kayıp gittiğinin farkındaydık. Hepimiz öyle ya da böyle başka kayıplar yaşamıştık ama daha önce birini kaybetmiş olmanız başka birini de kaybetmeye hazırlıklı olduğunuzu göstermezdi. Buna hazırlanamazdınız, bekleyemez, kimseyi bir başkasıyla aynı kefeye koyamazdınız. Herkes hayatınıza dokunurken parmak izini bırakırdı ve gittiklerinde her iz ayrı yanardı.

“ Biraz uyuman gerek.”dedim yüzüne düşmüş bir parça saçı onun umursamayacağını bildiğim için kulağının arkasına attım. Hiç kıpırdamadı, uzun süre cevap bile vermedi. Açık perdelerin karşısındaki koltuğa oturmuş, dizlerini kendine doğru çekerek kollarıyla sarmıştı. Her zamanki gibi ışıkları açmamıştı. Nisan ben bu evi tasarladığımdan beri odası dışında en çok burayı severdi. Koltuğa kıvrılır saatlerce dışarıyı izlerdik. Manzara değişirdi; bazen yağmur yağardı, fırtına çıkar ve yapraklar cama yapışırdı. Bazense yakıcı Mersin güneşi spot lambası gibi içeriyi aydınlatır, gece yerini dolunaya bırakırdı. Yine de tüm bunlar olurken Nisan neşeyle, kederle düşündüğü her neyse ondan bahsederdi. Onu yalnız bırakmamı istemez, beni zorla yanına oturtarak sohbet ederdi. Bu gece her şey başkaydı. Bu gece büyük pencerelerin ardında üzerimize loş ışığını düşüren can acıtacak kadar güzel bir hilal vardı.

“ İki ay.” dedi yavaşça. “ İki ay nasıl öylece geçip gidebilir?” Gözlerinde parlayan yaşlarla korkunç kâbuslar gördüğü uykusundan yeni uyanıyormuş gibiydi. “ Ve şimdi her şeye kaldığımız yerden devam etmeliyiz, öyle değil mi?”

“ Her zaman bunu yapmadık mı?”dedim. Başını çevirip bana baktı. “ Sana hayat devam ediyor saçmalığını söylemeyeceğim. Çünkü etmiyor.” Biçimli kaşları devam etmemi istercesine havaya kalkmıştı. Yanına oturarak onu kucağıma çektim. Kollarımla iki ayda küçücük kalmış bedenini korkarak sardım. “ Koşmaya devam etmen yolda dökülen parçaların olmadığını göstermez. Yolda neyle karşılaşacağını bilemezsin; tehlikeli bir şekilde parçalanabilirsin, bu parçaları kaybedebilirsin, yeni bir zırh görebilirsin, senin tüm boşluklarını tamamlayacak senden bir parça bulabilirsin, ne olursa olsun baştan sona koşmaya devam edersin. Koşamazsan zaten bu son olur. Hayat, zaman gibi değildir. İçinde sen olmazsan devam edemez.” Yanağımı saçlarına yasladım ve tatlı kokusunu içime çektim. Yüzünü dünyadan gizlemek istiyormuşçasına elleriyle kapatmıştı. Ne düşündüğünü neredeyse duyabiliyordum. “ Eğer sen zamanı geri alabilseydin, eğer Kuzey zamanında ona ulaşabilseydi, eğer Aislin önce bize ulaşabilseydi, eğer Kuzey’in durdursaydık, eğer ikizleri kaçırmasaydık, eğer Walker insanları öldürmeseydi, eğer yıllar önce yetenekli insanlar bu kadar acı çekmeseydi ve Arya’yla Walker bunların ortasında kalmasaydı… Daha binlerce eğer verebilirim sana Nisan. Eğer bunlardan biri bile olmasaydı belki Hilal hala hayatta olacaktı. Bu yüzden, yüzlerce nedeni olabilecekken sorumluluğu kendi üzerine alma. Dünya’da bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Elbet yeteneklerinin neden buna izin vermediğini de bulacağız. Her şeyin bir nedeni vardır.” Cevap vermek için hazırladığı nefesinden karşı çıkacağını anladım. Ona fırsat vermeden ekledim, “ Seni ararken yolda beni bulan ve toparlayan Hilal’di. Ayas ve Tara seni geri getirmenin yollarını ararken ben dökülen parçalarımı toplayamaz halde yola yığılmıştım. Durumların farklı olduğunu biliyorum. Sen geri gelecektin ve Hilal gelemeyecek. Ama gerçekten geri gelemeyecek olması gitmiş olması demek mi? Sen Hilal gitmiş gibi hissediyor musun? Sesini hala mutfaktan duyamıyor musun? Bunun illa acı verici olması gerekmez. Neden o gitti diye ağlamak yerine burada bıraktıklarına sarılmıyorsun?” dedim parmağımla önce başına sonra kalbinin üzerine dokunarak. “ Hilal olsaydı öyle yapardı… Öyle yapmıştı. Kendisiyle birlikte hepimizi toparlamıştı.” Ona borçlu olduğum çok şey vardı. Ancak oturup ağlamayacaktım artık, kimsenin de bunu yapmasına izin vermeyecektim. Borçlar bu şekilde ödenmez, çok sevdiğiniz o insanı gülümseyerek andığınız sürece anılarınız lekelenmezdi.

İkimizin de konuşmadığı, yavaşça ve bıkmadan saçlarını okşadığım uzun bir sessizlik oldu. Konuşmuyorken ilk defa ona baksam da kafasından neyin geçtiğini anlayamadığımı fark ettim. İkimizde bizi dünya üzerinde tutan kayığımız gibi gördüğümüz koltuğumuza gömülmüş, birbirimize yaslanmış ve ne düşüneceğini bilemeden öylece kalakalmıştık.

“ Biliyor musun,” dedi ben dalgın bir şekilde boynunu okşarken. “ Arya bana pek çok şey öğretti. Yeteneklerimi kullanmaktan fazlasını.” Boynunda duran elimi tutarak başını bana çevirdi. “ Ona, onu öldüreceğime dair söz verdim.” dedi ve dehşete düştüğümü görünce hemen aralarında bu konuda geçen konuşmayı anlattı.

“ Peki, bunu nasıl yapacaksın?” dedim sonunda. Hala ufak da olsa dehşetin kanımda dolandığını hissediyordum ama Nisan iki aydır ilk defa Hilal dışında bir konudan bahsediyordu. Arya’yı çoktan öldürmüş olsaydı bile bir noktadan sonra umurumda olmazdı.

“ Bir yolu var… Aslında tek yolu var ve Jinan’da.” Şimdi bazı parçalar yerine oturuyordu işte. Nisan’ın Walker’ın geleceğinden bu kadar emin olması, Walker’ın uğradığı şok… “ Tara’nın bizi Rusya’dan aldığında götürdüğü ve Kuzey’in hastalandığı tapınağı hatırlıyor musun?”diye sordu. Doğrularak bedenini bana çevirmişti. Elimi hala bırakmamıştı, konuşurken parmakları avucumun içine daireler çiziyordu. Ciddi bir şey anlattığı zamanlarda olduğu gibi kaşları çatılmıştı. Teknik olarak hala kucağımda oturuyordu ve hala bir kolumda onu sarıyordum. Ama yüzü o konuşurken farkında olmasa da öylesine yakındı ki ne dediğini duymak için insanüstü bir çaba sarf ediyordum. Kafanızdan ne geçtiğini gerçekten görebilecek bir kıza aşık olmak tüm dikkatini ona vermeniz gerektiği anlarda zordu. “ Orada yanan alevi de hatırlarsın.” dedi. Evet, anlamında başımı salladım. “ O alev aslında Arya’nın. Bizzat onun tarafından yaratılmış ve dalgakıranlar bulunduğuna göre onu bu dünyaya bağlayan gerideki tek şey o.” Şaşırmıştım. Bu kadar kolay olmamalıydı. Neden yıllar önce içinde olduğu bedeni kullanıp bu işi bitirmemişti ki?

“ Walker’ın oraya bir tesis inşa etmiş olması mı seni endişelendiriyor?” dedim. Çünkü tedirginliğini hissetmiştim.

“ Hayır, bir şekilde girmeyi başarırız. Hep başardık. İki sorun var; biri Walker’a bunu bildiğimi bu kadar çabuk göstermek istemiyordum. Şimdi elimdeki en önemli kartlardan birini biliyor ve Jinan’daki güvenliği yedi katına bile çıkarabilir. Yine de beni esas endişelendiren bu değil, dediğim ki elbet gireriz içeri.” Avucumdaki parmakları durmuştu. “ Alevi söndüreceğimizden endişeleniyor çünkü o zaman Tara öldüğünde Arya da ölür. Dolayısıyla Tara’nın hayatı onun için Arya’nınki demek. Ne pahasına olursa olsun koruyacaktır. Tara bir Ay Işığı olduğu için yüzyıllardır Arya’nın reenkarne olduğu bedenlerin hepsinden daha güçlü. Arya tamamen kontrolü ele alırsa onun güçlerine dayanabilecek kadar güçlü. Ama Walker’ın bu konuda bilmediği ufak bir ayrıntı var.” Nedense o ufak ayrıntının hayati olduğuna dair içime bir sıkıntı çökmüştü. “ Alevi söndürüp Arya’yı öldürebilecek tek kişi de, Arya’ya bir beden olabilecek tek kişi de Tara. Walker alevi benden koruyor ama aslında elimden hiçbir şey gelmez. Onu yapan kişi yok edebilir. Tıpkı Walker gibi Arya’nın da Tara’ya ihtiyacı var. Arya’nın bedenin esas sahibi içerideyken yapabilecekleri sınırlı. Bir insan olsaydı onu seçilmişe çeviremezdi yani. Sıradan birinin alevleri çağırıp kontrol etmesini sağlayamazdı. Tara onun ruh alevini çağırabilen ilk reenkarnesi. Eğer bu şansını kullanmazsa bu kaderi belki yüzyıllarca devam edecek.”Hafif aralık bıraktığım sürgülü pencereden içeri ıslık çalan rüzgâr girerek aramızdaki sessizliği doldurdu. “ Walker bunu öğrenirse… Yani küçük bir ihtimal olsa da…”

“ Yüzlerce yıl bekleme pahasına alevi korumak için Tara’yı öldürebilir.” diye sözlerini bitirdim. Nisan tedirginliğin ele geçirdiği ifadesiyle beni onayladı.

“ Walker’ın bunu öğrenmesi de, bu şansı kaybetme olasılığına karşın Tara’ya saldırması da, bu saldırı da başarılı olması da çok düşük ihtimaller. Yine de Tara onun kendisine zarar veremeyeceğinden çok emin hareket ediyor. Bu durumun ne kadar hassas olabileceğinden habersiz.” Her şekilde haklıydı. Ona zarar vermeye çalışmasa bile alevin koruması yedi kattan yirmi yedi kata çıkarılabilirdi. Bizim için de imkânsız şeyler vardı.

“ Bunu ona söyledin mi?” dedim. Tara gibi fevri biri bile durumu bilirse daha dikkatli davranır, sorun ortadan kalkardı.

“ Söyleyecektim. Jinan’da gördüklerimizden sonra dönünce ona anlatacaktım ama…” Durdu. Buna rağmen cümlenin devamını zihnimde duyabiliyordum, ama Hilal tam da o anda öldü.

“ Tamam, sorun değil. Bunu şimdi ona söyleriz ve olur biter.” dedim konuyu yeniden toparlamaya çalışarak.

“ Derin, sana karşı dürüst olabilir miyim?” dedi iç çekerek. Cevabını çok iyi bildiği soruları sormaya başladığına göre gerçekten endişeli olmalıydı. Yüzünü ellerimin arasına alıp her zaman onun yanında olacağım düşüncesini onun zihnine akıtmak istercesine alnına bir öpücük kondurdum.

“ Hem de her zaman.” Söyleyeceği hiçbir şey onu yargılamama ya da ondan soğumama neden olamazdı. Bir kez daha iç çekerken sonunda dudaklarından ufak bir tebessümün gölgesinin geçtiğini gördüm.

“ Hep Walker’ı durdurmayı konuştuk ama onu öldürüp öldürmeyeceğimizi konuşmadık.” Konuya girmek için hep orta noktasını seçerdi zaten.

“ Sürekli kendini iyileştirebilirken onu öldürebilir miyiz bilmediğimiz içindir… Muhtemelen.” Cevabım sanki Nisan’ın düşüncelerine çarpıp kırılarak odanın içine dağılmıştı. Duyduğuna bile emin değildim.

“ Ben biliyorum. Onu nasıl öldüreceğimi biliyorum. Arya bu seçimi bana bıraktı ama ihtiyacım olursa diye beni eğitti.” Birini öldürmenin ne tarz bir eğitim gerektirdiğini mi merak etsem yoksa kendi ölümü için söz alan Arya’nın psikopat kardeşinin kaderini Nisan’ın ellerine bırakmasını mı irdelesem bilemeden öylece Nisan’a baktım. Ona bakarken esas olayın bu olmadığını fark ettim. Birini öldürmek, Nisan’a ağır gelmezdi. Beterinin yapıldığı bir yerden geliyorduk ikimiz de. Nitekim aslında arkadaşının öz babası olan Yaman’ı öldürürken bile bir saniye olsun tereddüt etmemişti.

“ Ama?” dedim devam etmesi için onu cesaretlendirmek adına.

“ Ama iki aydır kendimle yaptığım savaşı kazanamıyorum. Bir tarafım hemen şimdi gidip onun derisini yüzmek, atacağı çığlıkları dinlemek istiyor. Diğer yanımsa düştü. Yüksek bir binanın tepesinden kaldırımda parçalanıncaya dek düştü. O kadar kanıyor, o kadar acıyor ki bir araya getiremiyorum. O yanım bırakmamı söylüyor, daha fazlasını kurtarmaya çalışırken nelerden oldun bırak işte diyor. Diğer ikisinden sesini zar zor duyuran ufak bir yanım daha varNe intikam ne pes etmek Hilal’in öldüğü gerçeğini değiştirmeyecek. Kalk ve başladığın işi bitir, onun ölümünün bir şeyler ifade etmesini sağla. Patlamada ölen kız olmasını değil, sonsuza dek adı yaşayacak bir kahraman olmasını sağla. Hadisene ne bekliyorsun?! Avantajını kaybediyorsun, kalk ve savaş diyor. Son bir haftadır sesi daha baskın olsa da diğer iki fikir arasında eziliyor.” İşte onu esas zorlayan buydu. Devam etmek istiyordu ama sanki devam etmek Hilal’e ihanet etmekmiş gibi bunu yapamıyordu. Oysa kaybettiğinin birinin ardından devam etmemek ona ihanet olurdu. Hiçbir ruh, sevdiğinin onunla birlikte yaşamayı bırakmasını istemezdi. Ben istemezdim, Hilal istemezdi. Hatta sesini duyar gibi olmak mideme yumruk yemek gibiydi ama ben yine de ne söyleyeceğini hayal ederken ağlamak yerine buruk da olsa gülümsemeyi seçtim.

Hadi ben öldüm, sizin bahaneniz ne?

“ Ne biliyor musun?”dedim. İçten içe güldüğümü hissetmiş, şaşırmıştı. “ Bir yanın organizasyon tarafından şekillendirilen bir hırsız, diğer yanınsa sürekli düşmekten usanmış bir çocuk. O sesini sana duyurmaya çalışansa benim, Hilal’in, abinin, herkesin çok sevdiği Nisan adında genç ve güçlü bir kadın. Bir Ay Işığı. Sanırım kimi dinleyeceğin sana göre gerçekte kim olduğuna bağlı.” Yarı açık bir ağız ve irileşmiş gözlerle bana baktı. Uzanıp elini yüzümün sağına yerleştirdi.Elleri buz gibiydi. Üşüyor olmasından endişelenerek yüzümdeki elini kendiminkiyle kapattım. Zaten avucumun içerisindeki diğer elini de ısıtmak için sıkı sıkı tuttum. Gözlerimi kaparsam yok olmasından korkuyordum. O yüzden başparmağı yüzümü okşayıp kalbimi dalga dalga titretirken hala orada olduğundan emin olmak için gözlerinin içine baktım. Avucumun içindeki elini çektiğinde itiraz etmek için ağzımı açmıştım ki onu da yüzümün diğer yanına yerleştirince sustum. Gülümsüyordu… Sonunda yeniden gülümsüyordu. Söylediklerim yüzünden olabilirdi, aklına komik bir şey gelmiş olabilirdi ya da belki farkında olmadığım aptal yüz ifadem yüzünden olabilirdi. Umurumda değildi, bu gülümsemeyi görmeyeli aylar olmuştu. Her zamanki gibi gülümsemesini gördüğümde kalbim bana değil ona ait olduğunu hatırlatmak istercesine öne doğru, ona doğru atılıyordu.

Her insan gibi kırılgandı ama kırıldığında kendisi gibi güçlüydü. Karanlıkta benim hayal gücümün ürünü olamayacak kadar güzel görünen gülümsemesi bile aslında kimsenin fark edemeyeceği kadar güçlüydü. Benim üzerimdeki etkisi… Eh, o epey güçlüydü.

“ Teşekkür ederim.” dedi. Hala gülümsüyordu. Onunkinin yanında ben pişmiş kelle gibi sırıtıyor olmalıydım. Bir kez daha, umurumda değildi. Nisan bacaklarını uzatarak kollarımın arasına kedi misali kolayca yerleşti. O gece orada nispeten onarılmış iki insan olarak, birbirimize sımsıkı sarılarak uyuduk.


“ Amanın şu haline bir bak! Çok şey görünüyorsun… Şey… Uyumuş gibi.” Edmund nihayet aradığı kelimeyi bulunca omzumu bastonuyla dürtmekten vazgeçmişti. Enerjisiyle toplantı salonuna inanılmaz derece gereksiz bir ışık saçıyordu. Oğuz’la konuşmasını bitiren Ayas yanımıza gelirken Edmund’u duyan Oğuz kapının eşiğinde görüntümü kıstığı gözlerine hapsetmişti. Ne tarafta olduğumu anlamaya çalışıyor gibiydi. Hepsi organizasyon başkanıydı, bir taraf olmalı mıydı?

“ Evet, evet biraz uyudum. Şimdi daha iyiyim.” Edmund’un hemen arkasındaki Alfred bana anlayışla gülümsüyordu. Benim bilmediğim sebeplerden ötürü üç günlük ömrümün kaldığına ikna olmak üzereydim. Alfred ve gülümsemeyi düşünerek bile olsa aynı cümle içinde kullanmıştım.

Ayas’ın ofisine giderken Edmund neredeyse hiç susmamıştı. Ne söylediğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Hafıza sarayının ne olduğundan tutup vaktim varsa e-kitapların ne kadar şahane şeyler olduğuna kadar geniş bir yelpazede bölük pörçük dinleyebildiğim gereksiz bilgilerle doldurulmuştum. Aslında iki aydır gerçekten endişelendiğini ve bizi daha iyi gördüğü için sevindiğini biliyordum. Ona alışmıştım. Kaçıktı, o beyni kelimenin tam anlamıyla iflah olmaz bir fikir üretim merkeziydi. Ayas’la organizasyon hakkında ciddi bir tartışmanın içerisindeyken birden bire kafasına solucanların evrimiyle ilgili bir soru takılabilir ve bunu Alfred’e not ettirip birkaç gün sonra bunu bilmek hayatımızı değiştirecekmiş gibi heyecanla cevabı bize söylerdi. İstediği tepkiyi alamazsa beynimizi çürümeden başka işlerde de kullanmamız gerektiğini söylerdi. Otuz sekiz yaşında, topal bir kaçıktı. Alfred bile gülümsemesi hala garip olsa da sandığımızın aksine iyi biriydi.

“ Rahatsız edici bir fikir öyle değil mi?” dedi Edmund Ayas’a. Sonunda benimle uğraşmaktan vazgeçmesine sevinmiştim ama yüzündeki ifade hiç hoşuma gitmemişti.

“ Hangi fikir?” Ayas’ın cevap vermesini beklemeden atladım. Bu seferki toplantıya başkanlar dışında kimse alınmamış, salon çevresine kâhinler yaklaştırılmamıştı. Ayas koltuğuna çökerken yorgun görünüyordu.

“ Walker’ın öldürmeye devam etmesi fikri.” dedi sıkılı dişlerinin arasından. Alfred de en az benim kadar şaşırmış görünüyordu.

“ Nasıl? Bir buçuk aydır hiç patlama olmadı.”

“ Ama Stheno’nun çaldığı disk sayesinde yetenekli insanların hareketlerini görebiliyoruz ve hala ortadan kayboluyorlar. Oğuz da bu kaybolma alanındaki tüm ölümleri Walker’la ilişkilendiriyor.” Şakaklarına masaj yaparak Oğuz için tam duyamadığım ama hoş olmadığını tahmin ettiğim bir şeyler mırıldandı. Diskteki bilgilerin bize özel olması gerekiyordu. Diğer başkanların haberi yoktu. Kuzey’in yarattığı güvenlik duvarını geçebilen olmamıştı. Üstelik geçilse haberimiz olurdu. Ayas’ın gerilen sinirlerinden yola çıkarak yapabileceğim en iyi tahmin operasyon sırasında orada olan hırsızlardan birinin Oğuz’la yakın bağları olduğu ve Ayas’ı elindeki bilgileri toplantıda sunmaya zorlamış olmasıydı. Bu şu an sinirle buruşturmakta olduğu kâğıt tomarını da açıklardı.

“ Doğal sebeplerden de her gün binlerce insan ölüyor Oğuz bunun farkında değil mi?”

“ Tabi ki farkında ama bizi oyalamak istiyor.” dedi Edmund bastonunu parmakları arasında çevirerek.

“ Bizi oyalarken kendisi ne yapacak?” diye sordum. Bastonu durdurarak ucunu Ayas’a çevirdi.

“ Çünkü artık ikimizin birlikte hareket ettiğini biliyor. Oğuz ne yazık ki göründüğü kadar salak değil.” Bir ciddileşme göstergesi olarak bastonunu kenara bıraktı. “ Jay’in de benim de organizasyonun bu haline tapmadığımız aşikâr. En üst rütbedeyiz ve işleri kendi lehimize çevirebiliriz. Salma ve Oğuz gibi geri kafalı hırsızlar varlıklarının her zerresini organizasyona borçludurlar. Organizasyonu değiştirmeye çalışmak, onları değiştirmeye çalışmak demektir. Buna Paul gibi seyirci kalmazlar.”

“ İşler bir anda bu kadar ciddiye mi bindi?” dedi Alfred. Bu odadaki herkes bunun malumun ilanı olduğunu bilse de rahatsız olmamak elde değildi.

“ Hayır, hayır. Henüz o kadar ciddi değil ama bizi oyalayıp bazı önlemler almak istiyorlar. Ne kadar ileri gidebileceğimize dair henüz bir fikirleri yok. Olduklarını sandıkları kadar ileri görüşlü değiller. Biz Walker’la uğraşırken tedbir olarak bizi izleyecek takip falan edecekler işte. Her şeyi onlara yumurtlayacak adamlar biz farkında olmadan güvenlik ekiplerimize girecek, konuşmalarımız dinlenecek. Dediğim gibi, geri kafalılar ki bu bizim şansımız. Kısacası canım cicim ayları devam ediyor ama yavaş yavaş bulaşıkları lavaboda bırakmamız gözlerine batmaya başladı.” Yaptığı benzetme çok hoşuna gitmiş gibi neşelenmişti. Onu tanıdıkça aylar önce Ayas’a söylediği şeyler daha da anlam kazanıyordu. Organizasyondan gerçekten nefret ediyordu ve başkanlığı bu sefer kabul etmesinin tek sebebi Ayas’ın onu yerle bir edeceğine inanmasıydı. Dışarıdan gözlemleyen birine göre Ayas hakkında çok şey biliyordu.

“ Sorun değil. Onlar farkında olmasa da en başından beri hem onlara hem de Walker’a karşı savaşıyoruz zaten. Şu an ellerinde bize karşı kullanabilecekleri hiçbir şey yok. Üstelik hala ortak bir düşmanımız var ve Walker’ı devirmeden bize bir şey yapmayı göze alamazlar.” dedi Ayas. Bu açıdan haklılık payı vardı. O ve Edmund yönetim işleri yerine Walker’la uğraşıyordu. Salma, Oğuz ve Paul ise organizasyonu Walker yandaşlarından temizliyor ve sistemin işlemesini sağlıyordu. İki tarafta bir diğerinin işini üstlenecek durumda değildi. Biz olmazsak diğerleri Walker’ı durduramaz, yanına bile yaklaşamazlardı. Onlar olmazsa bizim Walker’a karşı kullandığımız merkez desteği yok olur, organizasyon parçalanırdı. Bir süre daha su almaya başlamış bu gemide beraberdik.

“ Yine de temkinli olacağız.” diye ekledi Edmund. “ Üstelik zaten bu ölümlerle sizi oyalayacaklar. Benim zaten işlerim var.” Sırıtarak bastonunu eline aldı ve ayağa kalktı.

“ Ne demek işlerim var? Ne işin var?” dedi Ayas.

“ Yani, sizi suçlayamam. Son iki ayda işlerden biraz uzaklaşmak istemenizi anlıyorum. Ama bu süreçte ben araştırmalarıma devam ettim ve Walker’ın şu ünlü Agarta’sının nerede olduğunu buldum.” Ayas da ben de itiraf edemesek de bu konuyu tamamen unutmuştuk. “ Kendinize yüklenmeyin. O… O bu kadar sevilmeyi hak edecek bir kızdı. Büyük potansiyeli vardı.” Edmund’un yüzü bir anda asılmıştı. Hilal’in konusu onu bile hüzünlendirebiliyordu. Fransa’da onunla birlikte pek çok hayat kurtarmıştı. Evet, Hilal de mükemmel bir potansiyel vardı ve ben bu potansiyeli hatırlayacaktım. Boşa gittiği gerçeğini değil.

“ O zaman… Şey… Seninle gelmeliyiz.” dedi Ayas kendini toparlayarak. Edmund başını iki yana salladı.

“ Benim ortadan kaybolmalarıma herkes alışık. Üstelik bir hırsız olarak yararın dokunmaz. Bana bir kahin lazım hem de en iyisinden. O yüzden Kuzey’i yanımda sürüklemeyi planlıyorum.”

“ Gelmek isteyeceğini sanmıyorum.” dedim yavaşça. Arda’dan iyi, Nisan’dan kötü durumdaydı hala. Edmund ancak şefkat olarak tanımlayabileceğim bir ifadeyle bastonuna bakıyordu.

“ Tam olarak da bu yüzden gelecek. Çünkü ona uzaklara kaçma imkanı sunuyorum. Herkesten, kendinden bile uzağa. Buna ihtiyacı var.” Edmund bize başıyla veda edip Alfred’le birlikte odadan çıkarken ikimiz de karşı çıkamamıştık.



64 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör