• sky-rie

Seçilmiş (Ay Işığı#3) - 10.Bölüm

Güncelleme tarihi: 18 Mar 2020


-10-

Kuzey


Hilal’in adımı seslendiğini duyuyordum. Çok derinden gelen bir yakarış gibiydi. Turuncuya çalan kırmızılı sarılı bir duvarın ardından bana sesleniyordu. Duvar büyüyor, büyüyor ve onu yutuyordu. Beni yutmak için normalde korkacağım kadar büyük bir hızda bana doğru genişliyordu. Sanki günlerdir yemek yememiş gibi çok aç duvar. Birinin elini ensemde hissediyordum. Beni zorla yere yatırıyordu. Aslında çok da zorlanmıyordu. Bütün vücudum pelte gibiydi. Yerde uzanırken bir daha Hilal’i duymadığımı fark etmiştim. Ne garip bir rüya diyordum beni ıskalayıp gökyüzüne yükselmeye ve siyaha dönmeye başlayan duvara bakarak. Kaşlarımı çatmak istiyorum ama sanki hiçbir uzvum kıpırdamıyordu. Korkunç bir koku geliyordu burnuma. Yanık et, kan ve duman kokusu. Bir kez daha fark ediyordum ki bu bir rüya olamaz, bu bir kâbus. Yine de garip… Birkaç saniye önce Hilal oradaydı. Onu hissedebiliyordum. Sonra enerjisi nereye kaybolmuştu? Hilal bana kaç demişti. Duvarı kastediyordu herhalde. Kaçmaya gücüm yoktu zaten uyansam yeterdi. Sadece bir kâbustu.

Durakladım.

Ben kâhindim… Ben ne rüya ne kâbus göremezdim. O halde uyanıktım… O halde bu gerçeklikti.

Biri bir tuşa basmış gibi gerçekliğin şapkasına sakladığı her şey üzerime fırlattığını hissettim. Kulaklarımdaki uğultu yavaşça azalıyordu. Çığlıklar ve çıtırtılar duyuyordum. Bir şeyler yanıyordu. Dumanını ciğerlerimde hissediyordum. Öksürmeye çalıştığımda daha da içime işliyordu. Vücudumdaki tüm sinirleri tekrar ele geçiriyormuşçasına yeniden hissediyordum. Önce kollarımın sonra bacaklarımın egemenliğini hiçlikten geri aldım. Dirseklerimin üzerinde doğruldum. Yanımda göğsü inip kalksa da kıpırtısız yatan üniformalı bir adam vardı. Ensemde hissettiğim beni yere iten el onunkisiydi. Peki ne olmuştu? Hatırlamam gereken çok önemli bir şey varmış gibi zihnim acıyordu. İyice doğrulunca zihnimden öte kalbimin tekleyecek kadar ağrıdığını fark ettim. Betondan yapılmış gibi ağırdı. O kadar canım acıyordu ki bir anda göğsümü yarıp onu dışarı atmak istiyordum. Gözlerime yaşlar hücum ediyordu, neden? Benim hatırlamadığım ama vücudumun hatırladığı ne olmuştu?

Hayatımın sonuna kadar unutamayacağımı bildiğim bir siren sesi şapkadan üzerime atılan son gerçekliğe fon müziği yapıyordu.

“ Hilal…” İsmini söyler söylemez birisi yakama yapışıp beni kaldırmış gibi ayağa fırladım. “ HİLAL!!” Arkamı döndüğümde anda kalbim hissedebildiğim fiziksel bir acıyla yanmaya başladı. “ HİLAAAL!” Hiçbir şey, Hilal dışında, zerre kadar umurumda değil. Bir zamanlar tanıdığım binadan, mağazalardan, kaldırımlardan geriye kalan parçalar acımasız bir fırçanın ucundaki kırmızı yoğun yağlı boyanın gazabına uğramıştı. Dikkatli bakmadığım sürece yerdeki kolların bacakların o fırçanın hatası olduğunu düşünebilirdim. Kıllarından biri kopmuş da tuvaldeki kırmızılığın ortasında kalmış gibi.

Fırça paramparça olana dek bu hatayı tekrarlamış gibi. Molozların ve alevlerin dumanları arasında onu görmeye çalışıyorum. Patlama zihnimi yormuş ya da incitmiş olmalı. Çünkü onu hissedemiyordum. Onu hiçbir yerde hissedemiyordum… Aksine ilk defa herkesin bahsettiği rüya görmediğim için kafamın içini saran boşluğu hissediyordum sadece. Boşlukta Hilal’in sesi yankılanıyordu. Sonsuza dek yankılanacaktı.

Belki birkaç dakika öncesine kadar girişten deniz kenarına uzanan iki binanın arasındaki geniş alanın sonunda onu görmüştüm. Aramızda bir yol ve geniş ancak çok da uzun olmayan açık bir alan vardı sadece. Orada, kafelerin önündeki tekne ve yatları binadan ayıran duvarın önünde beni bekliyordu. Belki bayılmıştı ve sesimi duyamıyordu. Ona çabucak ulaşmalıydım.

“ HİLAL!” Molozların üzerinden atlayarak koşmaya başladım. Bana ne anlatmak istediğini anlayamadığım bir kelime zihnimde dönüp dolanırken duvarın bulunması gereken yere varmıştım; kabullenememe

Duvar yok olmuştu. Sanki daha önce hiç orada var olmamış gibi yok olmuştu. Geriye bir zamanlar orada olduğunu gösterecek birkaç metal çubuk kalmıştı. Ah, o duvar… Evet bir zamanlar o da buradaydı. Bir zamanlar o da benim bir parçamdı der gibi bükülmüştü. “ HİLAL!” Suyun hala durulmadığı denize doğru önümde başka hiçbir seçenek olmadığı için bağırdım. Metallerin üstünden atlayarak parçalanmış iskeleye koştum. Parçalanmış, batmış ve hala batmakta olan direkleri birbirine girmiş felçli tekneler, yatların üzerine devrilmişti. Duman, alevler ve dalgalar vardı… Başka hiçbir şey yoktu.

Kendime gelmeli odaklanmalı ve onun nerede olduğunu hissetmeliydim. Ben radar Kuzey’dim! Daha iyi yaptığım başka hiçbir şey yoktu. Bana ihtiyacı olabilirdi. Tıpkı benim şu an onu bulmaya deli gibi ihtiyacım olması gibi. “ HİLAL!”

Suyun üzerinde, dalgaların arasında hareketsiz bir şey gördüm, birini gördüm. Yüzü suyun içindeydi. Saçları dalgalara sarılıyormuş gibi suyun üstünde dağılmıştı. Öylece duruyordu, hareket etmiyor, buna ihtiyacı olduğu halde başını kaldırıp nefes almıyordu. “ HİLAL!” Bir daha hiç yapamayacakmış gibi bağırarak suya atladım. Bütün gücümle ona doğru yüzüp başını nefes alabilmesi için yukarı kaldırdım. “ Hilal? Hilal beni duyabiliyor musun?” İkimizi de yüzeyde tutmaya çalışarak kıyıya yüzdüm. İskelenin sağlam kalmış kısmına önce nazikçe onu çıkardım sonra hızla kendimi yukarı çektim. Neden hala soruma cevap vermemişti?

“ Hilal?” Başını ellerimin arasına aldım. Onu tutan hiçbir şey yokmuş, Hilal’in içinde hiçbir şey yokmuş gibi bedeni serbestti. Gözleri kapalıydı, uyuyormuş gibiydi. Nabzını hissetmek için elimi boynuna kaydırdım. Teni bembeyazdı, sanki vücudundaki tüm kan çekilmiş gibiydi. Çok su yutmuş olmalıydı. Eğer çıkartmasını sağlarsam, eğer sağlarsam o…

Daha önce fark etmediğim kırmızı bir detay gözüme çarptı. Suyun içinde olduğumuz için görememiştim ama Hilal’in karnına saplanmış eskiden oturduğumuz banka ait kocaman, kalın bir demir parçası vardı ve her saniye daha da kan kaybetmesine neden oluyordu.

Nabız yoktu.

“ Hayır, lütfen hayır! Lütfen onu benden alma HAYIR!” Kendime gelmeye çalışıyordum ama bunun Hilal gözlerini açmadığı sürece bir daha asla olmayacağını biliyordum. Ne yapmalıydım? Ne yapılması gerektiğini bilen her zaman Hilal olurdu!

Onu kurtarma dürtüm vücudumdaki her şeye, nefes alma refleksime bile baskın gelerek demirin ucunu tutup ne yaptığımı bilmeden çıkarıp attım. “ Hiçbir yere gidemezsin Hilal, beni duyuyor musun? Gidemezsin!” Ellerini yarasının üzerine koyarak kanı durdurmak için acınası bir girişimde bulundum. Başımı göğsüne koyup kalbini kontrol ettim. Atmıyordu… Benimkinin durmasına yanına yığılıp kalmama ramak kalmıştı. “ Hilal, lütfen! Özür dilerim lütfen!” Bize karşı çıksak da zorla öğrettiği ilk yardım dersini hatırlayarak ellerimi kalbinin üzerinde kenetledim. Dirseklerimi kırmamak için dikleştirdim ve tıpkı onun bize gösterdiği gibi ne çok ne da az kuvvet uygulayarak kalp masajına başladım. Bedeninin sarsılması dışında hiçbir kıpırtı yoktu. Eğilip bir elimle çenesini aşağı çekip ötekiyle burnunu kapatarak nefesimi onu geri getirmesi umuduyla ona verdim.

İşe yaramadı. Tekrar yaptım. Ve tekrar ve tekrar…

“ Hilal, bizi bırakma! Sana yalvarırım bizi bırakma!” Her şeyi bırakıp onu kendime çekerek sarıldım. Kelimelere dönüşemeyen çığlıklar atarken ileri geri sallanıyordum. Onun hareketsiz ve soğuk vücuduna inat benimki sarsılarak titriyordu. O artık nefes almıyordu ama ben aldığım her nefesi ciğerimi yakana kadar haykırarak veriyordum. Kollarımın arasında duruyordu. Benim hayat dolu, neşeli, herkese bulaşmasını seven, birlikte büyüdüğüm kız kardeşim… Kollarımın arasındaydı ama artık yoktu.

Artık Hilal yoktu… Artık Kuzey yoktu. Artık ne Arda ne Nisan ne kâhin ne hırsız ne seçilmiş ne de bir hayat yoktu. Dünya yoktu. Sadece daha yaşayacak çok şeyi olan ve bütün bunlar elinden alındığı için küsmüş gibi uyuyan gencecik bir kız vardı. Bedelini kimsenin ödeyemeyeceği, yerini kimsenin dolduramayacağı, bir daha asla uyanamayacak bir kız.

Ve benim için bu gerçek dışında hiçbir şey yoktu.


Nisan


Hayır, buna izin vermeyeceğim. Buna izin vermem…

Bu düşünce yere yığılıp biraz uzağımızda varlığımızdan bile habersizce kucağındaki Hilal’le haykıran Kuzey’in yaptığı gibi çığlık atmamı önleyen tek şeydi.Onu geri getirebilirim fikri zihnimi ve kalbimi bir arada tutan tek şeydi.

Geri alacaktım. Hilal’i zamanı kullanarak geri alacaktım. O yüzden odaklanmalıydım. Kulaklarımı, gözlerimi, ruhumu kapadım. Titrememi kontrol altına aldım. Kendimi koy verme vakti değildi. Hilal’i geri getirdikten sonra ne istersek yapabilirdik. Birlikte…

Acıyla kasılmayı umursamadan kollarımı iki yana açtım. Geri!

Kasırga gibiydi. Zaman fiziksel olarak vücuduma çarparak akıp gidiyordu sanki. Açık kollarımın altından ve üstünden hızla kayıyordu. Kuzey kolları arasındaki Hilal’le suya giriyor, daldığı gibi hızla biri onu ayak bileğinden yakalamış gibi dışarı çekiliyordu. Geri geri koşarak molozların arasında kayboluyordu.

Gözyaşlarımla savaşarak zaman gibi onları da geri göndermeye uğraşıyordum. Hilal’in duvarın ardından gelen çığlığı sanki kalp atışlarımla vücuduma pompalanıyordu. Neresi? Endişelenerek kendimi odanın dışına attığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bulduğum tek şeyse az önce birinin kullandığı belli olacak şekilde parlayan kapı ve yere düşüp ekranı çatlamış bir telefondu. Neden anlamamız bu kadar uzun sürmüştü? Neden gelmemiz bu kadar uzun sürmüştü? Hilal mi Kuzey mi? Hangisi? Yoksa ikisi birden mi? Bu dünyada, bir başkasında ya da başka bir evrende; hiçbir zamanda, hiçbir yerde daha korkunç ve zor bir soruyla karşılamazdım.

Bu neydi? Bu ruhumu ikiye ayıran şey neydi? Kuzey’in hayatta ve iyi olduğunu görmenin verdiği mutluluk muydu? Yoksa Hilal’in… Hayır. Ona hiçbir şey olmayacaktı. Patlamadan önceye alıp onu da Kuzey’i de kurtaracaktım. Bunun için kullanmayacaksam bu güçler ne işe yarardı?! Kimsenin duvara Kuzey’in ölümünü yazması umurumda değildi. O karşımda sapasağlam durabiliyorsa zaman değiştirilebilirdi. Hilal de kurtarılabilirdi.

Sonunda patlamanın görüntüsünün bile aklımı kaçırmamı sağlayabilecek sıcak turuncu rengi yoğunlaşarak bir noktada toplanıyordu. Hilal düştüğü suyun içinden yavaşça çıkarak havada asılı kaldı. Aman tanrım, karnına bir şey saplanmıştı! Midem bulanıyor ve başım dönüyordu. Gördüğüm manzara karşısında gözlerim titriyormuş gibi görüntü sallanıyordu.

Zamanı geri almak, durdurmak gibi değildi. Çok zordu. Bunu Tara’yı kurtarmak için yaptığımda beni resmi olarak öldürmüştü. Gerekirse yeniden yapardım. Zaman illa bir kurbana mı ihtiyaç duyuyordu? O halde Hilal ve Kuzey yerine bu ben olurdum. Derin’e, abime verdiğim sözler umurumda olmazdı. Bu Hilal’di! Hepimizle ilgilenmişti, tanıştığımız günden beri ruhunu bir iplik yapıp yaralarımı dikmişti. Ölmeyi hak etmiyordu. O kadar hatasız, o kadar masumdu ki! İkisi de benim yüzümden buradalardı.

Bir şeylerin ters gittiğini biliyordum. Bana çarpıp akan zaman durmuştu. Acıyı umursamadan çığlıklar atacak kadar kendimi zorlasam da geri gitmiyordu. Bu muydu? Sınırım bu muydu? Hayır, hayır fazlasını yapmalıydım! Tara için çok daha fazlasını geri alabilmiştim. Hilal karnında o kocaman parçayla havada asılı kalmıştı. Daha geriye almalıydım. Bu onu kurtarmaya yetmezdi!

Daha ben ne olduğunu anlayamadan tutmaya çalıştığım zaman ellerimin arasından kayıp gitti. Dizlerimin üzerine çökerken Hilal’in tekrar suya düşmesini, Kuzey’in onu çıkarmasını kulak tırmalayan bir çığlıkla izledim. Bir anda yerde belirmemi anlamlandıramayan Derin üzerime eğilmişti ama ben onu neredeyse göremiyordum. Konuşmasını duyamıyordum. Çocuk gibi debelenerek onu üzerimden çektim. Tekrar denemeliydim ve bana temas ederse onu da yanımda götürürdüm, buna gücüm yoktu.

Kalkmayı bile denemeden yeniden zamanı geri almaya başladım. Hata veren bir program gibiydim. Hilal ne zaman havada asılı kaldığı o konuma gelse bir şey beni o andan öteye geçmemem için sistemden dışarı atıyordu sanki. Bırakamazdım, pes edemezdim!

Defalarca denemenin ardından ağzıma dolan sıcak demir tadını aldım. Hem burnumdan yüzüme akıyor hem de midemden yukarı çıkarak beni boğmakla tehdit ediyordu. Boğabilirdi, umurumda olmazdı. Eğer başaramazsam zaten boğulmuş olacaktım. Tekrar şu ana savrulunca elimin tersiyle yüzümdeki kanı sildim. Derin’in görmesine izin vermeden bir kez daha denedim.

Kendime bunun için bir açıklama üretemiyordum. Ölmüş birini kurtaramaz mıydım? Tara’yı kurtarmıştım! Geriye sarmada zaman sınırım mı vardı? Hayır, daha uzununu yapmıştım! Kader değiştirilemez miydi? O halde ölmesi ve benim kurtarmam gereken kişi Kuzey’di! Açıklayamadığım ve algılayamayacak kadar kan kaybettiğim zamanın içinde inatla yeniden ve yeniden deniyordum. Zamanın bana verdiği acı sayısız defa Hilal’in ölümünü izlemenin yanında ruh alevine dokunmak gibiydi, soğuk ve uyuşturucu…

Hilal’in turuncu alev topuna doğru çekiliyormuş gibi duran uzun saçları zamanın içinde donarak yüzünü gizliyordu. Bacakları kendisi zıplamış gibi kıvrılmıştı. Kolları öne doğru uzanmış, parmakları bir şeylere tutunmak istercesine açılmıştı. İstiyordu, elbette tutunmak istiyordu! Elbette hayata tutunup yaşamak istiyordu! O Hilal’di, hayat dolu kaçık Hilal’di!

Kuzey’in çığlıklarına ortak olarak yere yığıldığımda bir kez daha Hilal’in hayatının ellerimin arasından kayıp gittiğini hissettim. Ağzımdan boşalan kana aldırmadan haykırdım. Bir yerlerde olduğunu bildiğim, inanmayı seçtiğim Tanrı’ya bana onu geri vermesi için haykırdım.

Yüzüm kendi kanımın biriktiği kaldırıma düşmeden önce Hilal’in benim ilerisine gidemediğim tam da o anda öldüğünü anladım. Daha suya bile düşemeden, belki de daha vücudunu delen o korkunç metalin acısını hissedemeden, Kuzey’i kurtarmak için geldiği bu yerde belki de iki adım geride dursaydı yaşayacağı uzun onlarca yıl olduğunu bilmeden… Aniden… Sadece aniden…

42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör