• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 9.Bölüm



-9-

Derin



“ Ruhun uyanması da ne demek?”dedi Hilal. Az önce kalktığım sandalyeye çökmüş Nisan’ın nabzını kontrol etme gibi rutin şeyleri yapıyordu. O, tüm kontrollerini yaparken az önce aklımdan geçenleri ona tek tek anlattım. Beni arada kaşlarını çatarak, arada umutla gülümseyerek ama genel olarak büyük bir ilgiyle dinledi.

“ Yani diyorsun ki, şu ana kadar her kimin zihnindeyse kendinde değildi. Ama şimdi uyanıyor.” Benden çok kendisiyle konuşur gibiydi. Bir anda yeniden kaşları çatıldı.

“ Bu çok fazla soru yaratıyor. Merkezde Arda ve bana ruhu olmadan bedenin sadece bir hafta dayanacağını söylemişlerdi. Üçüncü günden sonraysa risk başlıyordu. Çünkü ruhu olmayan beden uyuyan bir insanınki gibi çalışıyor. Normal aktivitelerine devam ediyor ve hiçbir şey yiyip içmediği takdirde bir insanın yaşayabileceği maksimum süre üç günle bir hafta arasında ki sıvı almadığı takdirde üç gün bile zorlayabilir.” Durup kafasını toparlamaya çalışır gibi gözlerini yumdu. “ Normalde uyku durumuna geçiyorsunuz, bunu koma olarak adlandırmak yanlış olur. Ama Nisan’ın iki yıldır içinde bulunduğu durum kesinlikle komaydı. Hiçbir zaman uyku haline geçmemişti, şu ana kadar.”

“ Bunun taşla ilgili olduğu konusunda hemfikiriz sanıyordum. ”Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. İfadesini değiştirmeden yeniden Nisan’a döndü ve bir kez daha nabzını kontrol etti.

“ Evet, hemfikirdik ve hala da öyleyiz. Sadece az önce anlattıklarına kafam takıldı. Eğer Nisan’ın ruhu uyandıysa var olduğunu düşündüğümüz taşın koruması kalkmış olmalı.” Bakışlarındaki endişe bir anda yüreğime sıçramıştı. Ne kastettiğini anlamıştım ve bu daha önce aklıma gelmemişti.

İlk bir iki haftayı atlattıktan sonra Nisan’ın hala hayata tutunuyor olduğu gerçeği bizi hem havalara uçurmuş hem de şaşırtmıştı. Sebebini araştırınca cevaba en yakın sonuç yine Tara’nın bulduğu eski yazıtlardan gelmişti.

Daha önce, taşın yerinin bilindiği ve doğru amaçlar için kullanıldığı dönemlerde dilekte bulunanlar bir süre için seçilmişler tarafından kayda alınmıştı. Kayıtlarda isimler, dileğin tarihi ve kişinin hayatını kaybettiği tarih de bulunuyordu. İlgimizi çeken şey kiminin birkaç ay sonra kimininse yıllar sonra hayatını kaybetmesiydi. Yanında da yazan kişinin ufak notları vardı. Notlar giderek umutsuzlaşıyordu. Yeterince güçlü değildi, dayanamadı, taş onu buna değer bulmamış olmalı, oldukça uzun süre dayandı ancak bulunamadı, bulunamadı, bedeni güçsüzdü, ruhu güçsüzdü, kimsesizdi aranmadı ve daha onlarca not… Bir süre sonraysa kayıtlar tamamıyla son buluyordu. Kurtulan, uyanan kimse yoktu. Ancak bizi düşündüren şey tüm kayıtların atına en son öylesine karalanmış gibi duran bir not olmuştu.

Taşın korumasının ne kadar süreceği belirsiz, o olmadan anne de bebeği de fazla dayanamaz. Bağı kaybetmemeli. O kadar güçlüsü yok… Taş tehlikeli… Belki de leydi hala öfkeli…

Bu son not bizim için hem umut ışığı hem de her an patlayabilecek bir bombaydı. Anladığımız şey, dileği dileyen kişinin ruhunun belli olmayan bir süre boyunca taşın güvencesi altında olduğuydu. Anne ve bebeğin bağı kaybetmemesinin de beden ve ruh arasındaki kordona bir gönderme olduğunu düşünmüştük. Bu kordon yüzünden ruh uzağa gitmemeliydi, gidemezdi. Ancak kim bilir Nisan’ın ruhu şu an kimin zihninde, dünyanın neresindeydi?

“ Taşın koruması kalktıysa, artık bağı koruyan bir şey yok demektir.”dedim.

“ Az önce nabzı normaldi, ama sanki… Düzensizleşiyor.”Yere yığılacak gibi görünüyor olmalıydım ki telaşla ekledi, “ Ama son derece yavaş. Derin bir uykuda uyuyormuş gibi. Dediğin gibi zamanı durdurabilirse bunun da durması gerekir, değil mi? En kötü ihtimalle bu yavaşlıkta devam eder. O sırada dalgakıranları ve dolayısıyla da ruhunu bulabiliriz.” Bunu o kadar inanarak söylemişti ki bir an beni bile ikna etti.

Her ne kadar bulduğum ilk yere çöküp kafamı toparlamak istiyor olsam da bunun zamanı değildi. İçimde kendime karşı öylesine büyük bir öfke kabarmıştı ki nefesim kulağıma hırıltı gibi geliyordu. İki yıldır tam erişim almaya çalışmaktan başka bir şey yapamamıştık. İki yılın ardından elimize geçen şeyse bize aradığımız şeyi verip veremeyeceğine emin olamadığımız dalgakıranlar hakkında bilgiydi. Elimizde bolca varken kullanmayı beceremediğimiz zaman şimdi önceden olduğundan daha da değerliydi. Belki de o gün düşündüğüm gibi gördüğüm her insanın zihnine teker teker girmeliydim. Ne Ayas’ın ne Tara’nın kimsenin beni durdurmasına izin vermemeliydim. Bu beni öldürecek bile olsa bunu yapsaydım belki de Nisan’ı çoktan bulup getirmiş olurdum. Ama yapmamıştım. Hatta herkes bir şekilde Nisan’a ulaşmak için çalışırken; Tara gecesini gündüzüne katarak tapınaklarda yazıtları çevirirken ya da leydisinin mezarını soyarken, Ayas tam erişime ulaşabilmek için elindeki tüm imkânları seferber ederken ben takıntılı bir şekilde Yaman’ı aramış, sonuçsuz kalmıştım.

Hilal sadece Nisan’ı değil, iki yıldır beni de hayatta tutmak için debeleniyordu. Çünkü ben resmen koca bir bebektim. Kalkıp adam gibi yardım edeceğime yemeklerimi bile genellikle Hilal yalvardığı için yiyordum. Sadece yüktüm. Son görevde Walker’ı kenara sıkıştırmak dışında en son ne zaman gerçekten işe yarar bir şey yapmıştım?

“ Derin, saçmalama.” Hilal beni azarlayan bir bakış eşliğinde ayağa kalktı.

“ Ne?”

“ Ne düşündüğün yüzünden o kadar kolay anlaşılıyor ki aynaya baksan şaşırırdın. ”dedi. İç çekerek karşımda dikildi. Ellerini omuzlarıma yerleştirerek sıktı. “ Ruhunun uyanması senin suçun değil. Hiçbirimizin değil. Hatta suç bile değil. Eğer işe yaramaz olduğunu düşünüyorsan tekrar düşün. Bizim yaptığımız hiçbir şey sen onları birleştirmeseydin anlam ifade etmezdi. Dağları, güneşi ya da nehri tek tek rahatça çizebilir herkes. Ama sadece bir ressam kafasını kullanarak onları tuvalde tam olarak olması gereken yere oturtabilir. Bu yüzden o ressamdır, büyük resmi görebilen tek adamdır.

Sen bunun için Tara’ya yalvarmasaydın o mezara girer miydi sanıyorsun? Hayatını tehlikeye atıp gizlice Tokyo merkeze girmeseydin, o makineyi incelemeseydin Ayas’ın ona ulaşması bu kadar kolay olur muydu? Sen resmen kendini paralamasaydın benim, Arda’nın ve Kuzey’in merkezin yönetmediği kendi hayatlarımız olur muydu? Öğrendiğimiz şeyleri öğrenmek de bu işin içinde olmak da bizim tercihimizdi. Ama sen, bize senin bile sahip olmadığın bir hayat sundun Derin. Sen olmasaydın iki yıl geçmiş olmasına rağmen bu kadar ilerlemiş olamazdık.

Bütün bunlara karşılık biraz saldırgan ve mutsuzsun. Ee, ne olmuş? Hangimiz değiliz? Hiç biriniz benim kadar kötü değilsiniz deme. Olamayız çünkü. Sen ona kendisinden bile daha yakındın. Hepimiz bir şeyler kaybettik ama bizimki söylemek her ne kadar kıskanmama ve kendimi kötü hissetmeme neden olsa da Ayas’la senin kaybettiğin kadar büyük değildi. Fark etmediğimizi sanıyorsan yanılıyorsun Derin. Kendini suçluyorsan yanılıyorsun.” Sözlerini bitirdiğinde ona öylece bakakaldım. Daha önce Hilal’i hiç bu kadar ciddi ama aynı zamanda şefkatle bakarken gördüğümü hatırlamıyordum. Yüz ifadesi beni bir an için bulunduğum zamandan koparak hatırlamamaya yemin ettiğim çocukluğuma götürdü. Merkeze katılmamdan önceye, ailemin katledilmesinden önceye…

Titreyen kollarımla konuşamadığım için Hilal’e sarılırken yüzünden annemin gölgesinin geçmiş olduğunun verdiği şokla kalbim kasılıyordu. Ailemi en son ne zaman düşündüğümü hatırlayamıyordum. O kadar uzun zamandır Nisan benim sahip olduğum tek aileydi ki yüzlerini ilk anda hatırlayamayacak kadar aklımdan çıkmış olduklarını fark edememiştim. Hiç kardeşim olmamıştı, bu yüzden hiç sahip olamadığım kardeş yerine koymuştum Ayas’ı. Ailemi kaybettiğim gün onun ailesi benim ailem oluvermişti.

“ Teşekkür ederim.”dedim onu bırakırken. Yüzündeki ciddiyet kaybolup şefkat yayılırken ona gülümsedim.

“ Ben teşekkür ederim Derin. Nisan’ı bu kadar çok sevdiğin için…” Sonra yine eski haline dönerek koluma bir yumruk attı. “ Biraz da adam gibi yemek yesen daha çok işimize yararsın. Dolaba koyduğum yemekler sürekli bozulup çöpe gidiyor. Onları yapmak için ne kadar uğraşıyorum haberin var mı?”

“ Peki anne! ”dedim gözlerimi devirerek.

“ Şimdi anneni geliniyle yalnız bırak ve o dalgakıranları bulmadan da geri döneyim deme.”dedi ve sırtımı döndürerek beni itekledi.

“ Seni neyinle yalnız bırakayım?” Arkamı döndüğümde aldığım tek cevap suratıma çarpan bir kapı oldu. Bir süre öylece kapıda kalakaldıktan sonra sırıtmakta olduğumu fark ettim. Ellerimi ceplerime sokup koridordaki hayali taşa bir tekme savururken duyabileceğine emin olduğum bir sesle ona seslendim.

“ Kuzey’in tarafında olduğunu sanıyordum.” İçeriden birkaç tıkırtı geldi. Kapı açıldığında Hilal yüzünde acıması olmadığını anlatmak isteyen şeytani bir gülümsemeyle elindeki terliği sallıyordu.

“ Fikrimi değiştirmeden toz ol.”

“ Gittim bile.” Arkama bile bakmadan merdivenlere koşup tırabzanlardan kaydım. Hilal’in girdiği gülme krizinin yankılarını alt kattan bile duyabiliyordum. Ben de kendi kendime başımı sallayarak gülüyordum.

Salondaki tablonun çerçevesine sıkıştırdığım çakıyı yerinden çıkarttığımda hala kendi kendime gülümsüyordum. Ayas acil bir durumda bunu direk onun yanına, İstanbul merkeze ulaşabilelim diye vermişti. Parmağımda ufak bir kesik açıp kanın gerekli bölmeye akmasını beklerken boş duvarın önüne doğru tembelce yürüdüm. Çakının ucunu pürüzsüz duvara henüz sürtmüştüm ki durakladım.

Neden olduğunu bilmiyordum, nasıl olduğunu da… Ama bir anda oluvermişti işte. Çakı sanki onu tutmak için hiçbir güç uygulamıyormuşum gibi parmaklarımın arasından kayıverdi. Tüm vücuduma deli gibi pompalanan adrenalini hissettim. İrileşen gözlerim görmesi gereken duvarı göremiyordu. Kulaklarımda garip bir uğultu vardı. Sanki bir anda çok daha iyi duymaya başlamıştım. Aldığım nefesler kesik ya da eksikti. Bedenim birini veremeden yeniden alma ihtiyacıyla yanıyordu. Belki saniyenin onda birlik süresinde, henüz çakı yere düşemeden, vücudum bu adrenaline tepki vererek harekete geçti.

Ok gibi olduğum yerden fırlayarak koltuğun üstünden atladım. Daha önce bacaklarımın hareket etmek için hiç bu kadar istekli olduğunu hatırlamıyordum. Her şey kendiliğinden olup bitiyordu ve ben izliyordum. Hiç koşmadığım kadar hızlı koşarak merdivenleri ikişer üçer tırmandım. Odanın önüne geldiğimde kapıya uzanmaya bile zahmet etmeden bir tekme geçirdim. Kapının savrularak açılışıyla aynı anda Hilal’in çığlığı odayı dolduruverdi.

Büyük bir şangırtıyla tuzla buz olan camın parçaları kendini Nisan’a siper etmiş Hilal’in üzerine yağdı. Benimle birlikte odaya aynı anda üç tane adam daldı.

“ Hilal!” İyi olup olmadığını bile bilmiyordum ama şu an onunla ilgilenebilecek durumda değildim. Ona seslenince en azından odada olduğumu anlamış ve arkasını bile dönmeden eğilerek yatağın altındaki silah zulasına elini uzatmıştı. Bölme sıkışmış olmalıydı çünkü Hilal bir türlü onu açmayı başaramıyordu.

İçeriye giren ilk adam beni görünce kaşları bir anda çatılsa da saniyesine gözleri aşağıda bir şeyler arayan Hilal’e takıldı. Kafasına atmaya çalıştığı sıkı tekmeyi tam olarak kaval kemiğinin ortasına indirdiğim bir darbeyle engelledim. Adam cam kırıklarının üzerine düşerken diğer ikisi hiç vakit kaybetmeden onun yerini aldı.

Aralarında en iri olanı ifadesiz bir suratla bana yöneldi. Suratıma atmaya hazırlandığı yumruğu son anda fark edebilmiştim çünkü tüm ilgim iri yarı olanın arkasında kalan ve Nisan’ı kucaklamaya çalışırken son anda silahlara ulaşmayı başaran Hilal tarafından gırtlağına hunharca saplanan bir bıçak tarafından durdurulan adama kaymıştı.

Zaten son anda fark etmem o yumruktan kaçabilmem için yeterli gelmemişti.

Elmacık kemiklerime inen beklediğimden çok daha sert darbeyle sersemleyerek duvara doğru savruldum. Ağzıma bir anda yayılan tuzlu kan tadıyla yüzümü buruşturdum. Öksürmeyi deneyerek ağzıma dolan kandan kurtulmaya çalıştım. Adam hiç beklemeden karnıma geçirdiği tekmeyle iki büklüm olmamı sağladı. Acıyla gözlerimin yuvalarından fırladığını hissettim. Dudaklarımdan dökülmeye çalışan inilti adamın omurgamda dahi hissettiğim ayakkabısı tarafından ezilen iç organlarım tarafından yutularak kayboldu. Bunun gibi bir darbe daha alırsam yere yığılacağımı biliyordum ve bu olursa karşımdaki adamın kalkamama izin vermeden ezilmiş iç organlarımı zemine sereceğini tahmin etmesi zor değildi. Ancak aynı şekilde atmaya hazırlandığı yumruktan kurtulabilecek kadar hızlı doğrulamayacağımdan da emindim.

Kaçmaktansa pes ederek ağrılarımın beni yere çekmesine izin verirken adamın yumruğu saçlarımı yalayarak geçti. Kendimi fazla bırakmadan hemen toparlandım ve bacağımla hızla yerde bir yarım daire çizip adımın ayaklarını yerden keserek düşmesini sağladım. Dizlerimin üstünde doğrulduğumda Hilal’in boğuşmadan galip çıkıp Nisan’ı götürmeye çalışan adamın boynunda boydan boya derin bir kesik açmış olduğunu gördüm. Adamın bir daha hiçbir ifade kazanamayacak olan yüzüne sıçramış kanlar zemine oluk oluk akmakta olanın yanında bir hiç kalıyordu. Hilal sonunda hızla çektiği yatağın altındaki gizli bölmeyi adam akıllı açmayı başarırken camların üzerine düşmüş adam ayağa kalkmıştı.

“ Derin!” Eline geçen iki bıçağı havaya dik bir şekilde yakalamam için atarken kendisi köşede duran silaha uzandı. Ayağa kalkmış adamdan sadece bir saniye farkla erken davranarak bıçakları havada kabzalarından yakaladım ve birini az önce yere devirdiğim kalmak üzere olan iri yarı adamın kalbine doğru fırlattım. İki eliyle kavradığı bıçağı çıkaramadan yere yığıldı. Üzerindeki gömleğe hızla yayılmaya başlayan kanın üzerinden elleri kayarak iki yanına düştü.

Diğeriyse elimde kalan bıçağı almak için bir hamle yaparak arkadan boğazıma sarıldı. Boğulmanın getirdiği refleksle bıçağı elimden düşürdüm. Soluk boruma ve boynumdaki damarmalara yapılan baskıdan dolayı beynime kan gidemiyordu, görüşüm bir anda bulanıklaşmıştı. Nefes almak için debeleniyordum ve adama nişan almaya çalışan Hilal’i hayal meyal seçebiliyordum. Bunun farkında olan adam sürekli hareket ediyor ve beni vurma olasılığını göze alamayacağını her nasılsa bildiği Hilal’in ateş etmesini önlüyordu.

Oksijen eksiliğinde duyularım ve düşünce yetim beni yavaş yavaş terk ediyordu. Vücudumdaki tüm kasların ve az önce aldıkları darbeyle sersemlemiş iç organlarımın isyan ettiğini hissedebiliyordum. Zihnimin bana bahşettiği son taktiği kullanarak adamın gırtladığımı saran kolundan kurtulmaya çalışmayı bir kenara bırakıp el yordamıyla başımın üzerindeki yüzünü bulmaya çalıştım. Başparmağımı tüm gücümle adamın gözüne sokarken adamın çığlığı kulağımda yankılandı. Gevşeyen kollarından kendine oksijen sağlayan beynim basit ama etkili diye düşündü. Hala boynumda duran kollarına asılarak adamı sırtımdan öne doğru fırlattım. Hoş olmayan bir çatırtı eşliğinde yere serilen adamın yeniden çığlık atmasına ya da kanlar içinde kalan gözünü tutmasına dahi izin vermeyen Hilal, tetiği çekti.

İki kaşının ortasına yediği kurşunla adam birden hareketsizleşti. Vakit kaybetmeden Nisan’ın yanına koşarak kolundaki serumu çıkarıp bir kenara fırlattım. Hilal hala adrenalinin etkisindeyken buradan gitmeliydik. Ben bununla başa çıkabilirdim ama onun hayatında ilk defa birilerini öldürdüğünden emindim.

“ Buradan hemen gitmemiz gerek Hilal.”dedim. Nisan’ın kolunu boynuma atıp onu kucaklarken Hilal’in hiçbir tepki vermeden yerde kanlar içinde yatan üç adama dehşet dolu bir ifadeyle bakıyor olduğunu fark edip içimden küfrettim. Nisan’ın başını düzgün bir şekilde omzuma yerleştirmek için onu biraz kaldırıp daha kollarımla daha sıkı sardım. Elbisesinin üzerinde birkaç cam kırığı olsa da Hilal sayesinde önemli bir yara almamış gibi duruyordu. Sonunda Nisan’ı rahat ve kolay şekilde taşıyabileceğim bir pozisyona getirdiğime ikna olduğumda Hilal’in karşısına dikilerek ayağımla onu dürttüm. “ Hilal, kaç kişi olduklarını bilmiyoruz, her an şu camdan içeriye çok daha fazlası girebilir ya da alt katta bizi çok daha kötü şeyler bekliyor olabilir ama biz buradan çıkmak zorundayız; beni anladın mı? Kendinde olmana ihtiyacım var hem Nisan’ı hem seni aynı anda buradan çıkaramam!” Hilal Nisan’ın adını duyunca biri onu tokatlamış gibi irkilerek kendine geldi. Yüzü o kadar çabuk ifadesiz bir hal aldı ki Nisan’ın uyanık olup da bunu görmediği için neredeyse şükredecektim.

“ Evet, haklısın.”dedi ve hiç vakit kaybetmeden beline gizli bölmeden aldığı bir silahı tıkıştırdı. Kendi cebine ve benim arka cebime hızla iki şarjör koydu. Yüzüme bakarak eline aldığı başka bir silahı ateşlense bile ona zarar vermeyecek ancak zor bir durumda kolayca ulaşabileceğim şekilde Nisan’ın kucağına bıraktı. Başımla yaptığı hareketi onaylayınca silahını kaldırarak odadan dışarı fırladı.

“ Çakı aşağıda salonda duruyor. Hemen kapıyı açmalıyız.”dedim hızla ardından merdivenleri inerken. Hilal cevap vermeden başını salladı. Merkezin ona iyi bir eğitim vermiş olmasını umuyordum çünkü yaralanma ihtimalini aklımın ucundan bile geçirmek istemiyorum.

Aşağı indikten hemen sonra salonun eşiğinden üzerimize doğru elindeki bıçakla fırlayan kadını Hilal tereddüt dahi etmeden yere indirdi.

“ Dikkat et!” Hilal beni ve Nisan’ı eşiğin öteki tarafına iterken kendisi de üzerine doğru gelen kurşundan son anda kurtuldu.

“ Kaç kişiler?”dedim Nisan’ı olabildiğince kibarca duvara yaslayıp kucağındaki silahı elime alırken.

“ Görebildiğim üç.”dedi ve nişan alarak hızla ateş etti. İçeriden gelen boğuk bir sesin ardından üzerine yağan kurşunlardan kurtulmak için duvara sinerken yüzü hala ifadesizdi. “Artık iki.”

“ Olduğun yerde kal ve Nisan’ı koru.”dedim. Bana şüpheyle baksa da başını salladı. Eşikten içeri girerek kendimi hızla daha sadece birkaç saat önce Arda’nın Hilal’e karşı siper olarak kullandığı barın arkasına attım. Bardan seken kurşunların çıkardığı tiz ses sadece biraz daha adrenalinin etkisine girmeme neden oluyordu. Şarjör değiştirmelerini beklerken geçen sürede düşünebildiğim tek şey Nisan için geldikleriydi. Yukarıdaki grubun silahı yoktu. Muhtemelen benim gittiğimi düşünerek harekete geçmiş Hilal’in kolay lokma olacağını düşünmüşlerdi. Ama aşağıdaki gruba bakınca bir B planı yaptıkları ortadaydı.

Beklediğim sesi duyduğumda hafifçe ayağa kalkarak eğildiği halde başının tamamını gizleyememiş olan bir tanesini kafasından vurmayı başardım. Diğeriyse bu arada şarjörünü değiştirmiş ve silahını bana doğrultmuştu. Yeniden uğuldayan tiz kurşunlardan saklanmak için yere çömelirken sırıttım. Hilal haklıydı, bu sonuncuydu. Emin olmak için duvara saplanmış kurşunlara kaçamak bir bakış attım. Sıradan kurşunlardı. O halde saklanmanın bir anlamı yoktu.

Derin bir nefes alarak ruhumu bedenimden dışarıya sürükledim. Barın içinden geçerek yüzünde beni görebildiği ve bunu yapmamı beklemediği her halinden belli olan adam silahı yere fırlatarak balkona yöneldi. Ama benim için fazla yavaştı. Daha koltuğun arkasından çıkmadan onu yakaladım ve tüm gücümle kafasını sağa çevirerek boynunu kırdım. Onu öylece yere düşmesi için bırakırken bedenime geri döndüm.

“ Kapıyı aç!”diye seslendim Hilal’e. Sözlerimi duyar duymaz olduğu yerden fırlayarak elindeki silahı koltuğun üzerine atıp yere düşürdüğüm çakıyı aldı. Çöktüğüm yerden kalkarak hızla Nisan’ı kucaklayıp Hilal’in açmış olduğu kapıya doğru koştum.

Hilal kapıyı kapatırken ardımızda kanla boyanmış ceset dolu bir ev bırakarak bizden biraz uzakta olan diğer kapıya doğru koşmaya başladık. Burada kimsenin bizi takip edemeyeceğini ikimiz de biliyorduk ama uğuldayan kulaklarım ve her hücremde ayrı bir gümbürtüyle atan kalbim sadece yürümeme izin vermiyordu. Hilal’in benden çok daha kötü durumda olduğunu biliyordum bu yüzden güvenli bir alana ne kadar çabuk ulaşırsak içim o kadar rahat edecekti.

Uzun koridoru nefes nefese koşarak geçerken kucağımdaki Nisan’ın ağırlığını neredeyse hissetmiyordum. Sonunda kapıya ulaştığımız da Hilal onu açarak içeri girmem için kenara çekildi. Neyse ki bu Ayas’ın merkezdeki odasına açılan özel, sadece onun kullandığı bir kapıydı ki bizi kimsenin görme şansı yoktu. İçeride oturmakta olan ve bizi daha doğrusu kucağımdaki Nisan’ı görünce dehşetle yerlerinden fırlayan dört kişiyi saymazsak tabi…

“ Derin! Ne oluyor?!” Nisan’ı oturduğu yerden fırlayıp yanımıza gelen Ayas’ın kollarına bırakırken başımla onu koltuğa yatırmasını işaret ettim.

“ Her şeyi anlatacağım sadece nefes almamız için zaman ver.”dedim ve Nisan’la ilgileneceğine emin olduğum Kuzey ve Ayas’ı arkamda bırakarak kapanan kapının önünde yere yığılmış Hilal’in yanına çöktüm. Tüm vücudu yaprak gibi titriyordu ve kana bulanmış elleriyle kulaklarını tırmalıyordu. Ellerimi yüzünün iki yanına koyarak onu bana bakması için zorladım. O sırada yanımıza gelen Tara ve Arda da halimizi görünce muhtemelen şoka girmişti. Hilal bir çeşit astım krizi geçiriyormuş gibi sarsılarak akamayan yaşların kızarttığı gözleriyle bana baktı.

“ Geçti, hepsi geçti Hilal tamam mı? Sen yapman gerekeni yaptın. Sen yapmasaydın onlar yapacaktı, beni anlıyor musun?” Alamadığı nefeslerle boğuşurken konuşmak için debeleniyordu.

“ Onları ben… Ben… Öldürdüm.”dedi hıçkırarak. Onu kendime çekip sıkıca sarılırken bu kapıdan geçene dek bu kadar iyi idare etmiş olabildiği için onunla gurur duyuyordum. Düşündüğümden çok daha güçlü ve soğukkanlı davranmıştı. Şu anda yaşadığı anda görmezden geldiği her şey için tepki vermeye hakkı vardı. Onun yerinde olsaydım bunu yapıp yapamayacağımı bilemez halde saçlarını okşarken ikimiz de ileri geri sallanmaya başladık.

“ Şşşt, geçti… Hepsi geçti. Şimdi iyiyiz. Güvendeyiz…”dedim yanağımı saçlarına yaslarken. Sonunda nefes almayı başarıp tuttuğu gözyaşlarını serbest bırakırken odanın içindeki herkes tedirgin ve ne yapacağını bilemez halde bizi izliyordu.

Hilal belime doladığı ellerini yumruk yaparak tişörtümü bu ona güç veriyormuş gibi çekti. Ona biraz zaman vermemiz gerektiğini biliyordum. Kısa sürede toparlanabilecek kadar güçlüydü. Ama şimdi kollarımın arasında korkudan titrerken onu bırakmak istemiyordum.

Bir süre daha öyle kalıp saçlarını okşamaya devam ettim. Hilal’in sesi çıkmaz olurken elime bir şeyin battığını hissettim. Kaşlarımı çatıp elime bakınca bunun parmağıma batan bir cam kırığı olduğunu gördüm. Bunu benimle aynı anda gören Arda hızla Hilal’in arkasına geçerek kızın sırtına baktı.

“ Hi… Hilal.”diyebildi sadece. Gördüğü manzarayı yüzümü buruşturarak tahmin ederken onu yavaşça kendimden uzaklaştırıp arkasına geçtim. Üzerindeki gök mavisi gömleği yer yer kırmızıya boyanmıştı. Işığın altında parıldayan küçük cam parçalarını ve gömlekteki ufak yırtıkları rahatça seçebiliyordum.

“ Şu an neredeyiz? ”dedim Ayas’a bakarak. Buraya gelip gittiğim süre boyunca hiç merkezin bölgesel olarak nerede bulunduğunu merak etmemiştim. Ana merkez olduğu için normal yollarla giremeyeceğimiz şekilde korunduğunu biliyordum. Çakıyla girip çıkıyorduk hiç öğrenmeye ihtiyacım olmamıştı.

“ Sedef adasındayız.”dedi ve yanıma gelip Hilal’in sırtına baktı. “ Size ne oldu? Hilal, çok canın yanıyor mu?” dedi tedirgin bir şekilde yere çömelirken.

“ Hafif bir sızı hissediyorum sadece.”dedi. Canının deli gibi yandığına adım gibi emindim. Bunu anlamak için sesinin titremesini duymama ya da güç almak için boğumları bembeyaz kesilecek kadar sıkı tuttuğu Arda’nın eline bakmama gerek yoktu. Arda her an onun bayılmasından korkuyormuşçasına gözlerini bir saniye bile üzerinden ayırmadan ona destek oluyordu.

“ Harika, İstanbul merkezini medeniyetten uzak sadece özel mülklerin bulunduğu minnacık bir adaya yapmak hangi akıllının fikriydi?”diye bağırdım oturduğum yerden kalkarken. Bunun hiçbirinin suçu olmadığını biliyordum ama nedense kendimi çok sinirli hissediyordum. Merkezin neden böyle bir yere yapıldığını adım gibi biliyordum oysaki. Amacımız gözlerden uzak durmakken İstiklal Caddesine bir bina dikmemiz kadar saçma bir şey olamazdı.

Ayas Hilal’in sırtını inceledikten sonra çömeldiği yerden kalkarak odanın köşesindeki dolaba doğru ilerledi.

“ Eğer istersen seni burada da tedavi edebiliriz Hilal, bu odada gerekli olan her şey var. Yürüyebileceğini ya da seni taşırken dayanabileceğini hissediyorsan geldiğiniz kapıyı kullanarak ana karada herhangi bir hastaneye de hemen gidebiliriz.” Elindeki çantayı Hilal’in önüne bırakarak yeniden dizlerinin üzerine çökmüştü. Bu merkezin kendine ait çok donanımlı bir hastanesi vardı ancak zorunda kalmadıkça Oğuz’a rapor gidecek yerleri kullanmamayı tercih ediyorduk.

Hilal başını iki yana sallayarak Tara’ya döndü.

“ Bir yere gitmeme gerek yok, halledebilir misin?”dedi sıktığı dişlerinin arasından. Tara hızla başını sallayıp Ayas’ın yere bıraktığı ilkyardım çantasını kaptı.

“ Onu içerideki odaya götürelim.”dedi. Arda ve Ayas hemen Hilal’in kollarının altına girip onu kaldırdılar. Hilal gözlerini yumarak kim bilir ne kadar istemese de atmak üzere olduğu çığlığı bastırdı. Onu yarı sürükleyerek içinde bulunduğumuz odadan çıkartırlarken Kuzey’in elini omzumda hissettim.

“ Sen iyi misin?”dedi kuşkuyla. Muhtemelen çenemdeki kanlara ve yüzümde oluşmuş olan morumsu kızarıklığa hitaben sormuştu bunu. Başımı sallayarak konuyu geçiştirmeye ve zonklayan yüzümün ağrısını görmezden gelmeye çalıştım.

“ Önemli bir şey değil ufak bir yumruk yedim hepsi bu.” Kinayemi fark etmiş olacak ki beni zorla bir koltuğa oturttu.

“ Ufak bir yumruktan çok temiz bir dayağı methiyeye geçmek üzereyken girizgâhta terk etmiş gibi duruyorsun.” Az önce yaşadıklarımı son derece edebi bir şekilde bu kadar güzel anlattığına mı yanayım yoksa muhtemelen acımı bile hissedebilecek kadar gelişmiş beynine mi bilemeden ona öylece bakakaldım. Pes ederek kendimi koltuğa bıraktım. Kuzey’se sabırsız bir şekilde başımda dikilmeye devam etti.

“ Söz veriyorum, Hilal’in işi bittiğinde her şeyi anlatacağım ama iki kere tekrarlayacak gücü şu an kendimde bulamıyorum.”dedim.

64 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör