• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 6.Bölüm


-6-

Derin


“ İyi geceler küçük sapık. Hadi uyuyalım artık.” Her ne kadar bu dünyada yapmayı istediğim en son şey olsa da başımı geri çektim. Onun teninden sonra yastık dünyanın en soğuk ve sert yüzeyiydi. Nefesi kesik kesikti. Farkında bile değildi. Yıllardır hem kendi hislerinden hem de benim hislerimden bihaberdi.

Onu biraz daha kendime çekerek sırtını göğsüme yasladım. Bilmediği şey, tek başınayken uyuyamayanın yalnızca kendisi olmadığıydı. Bilmediği şey, onun sandığı aksine benim onu bir çocuk olarak görmediğimdi. Dünyanın en sabırlı adamı ben olmalıydım. Hayatım boyunca onun da bunun farkına varıp bana gelmesini beklemiştim. Sonunda geldiği sürece bir bu kadar daha da beklemeye razıydım. İhtiyacı olduğunda onun her şeyi olabilirdim. Ona böyle sarılmama izin verdiği sürece bununla yetinip bekleyebilirdim. Kuzey’i unutmasını bekleyebilirdim.

Burnumu saçlarına sürtüp kokusunu o fark etmeden içime çekerken belki de milyonuncu kez beni hayatta tutan şeyin kollarımın arasındaki bu melek olduğunu anladım. Ondan sakladığım geçmişinde de bu böyleydi, hırsız olarak geçen yıllarda da, şu anda da. Çok iyi biliyordum ki gelecekte de değişen hiçbir şey olmayacaktı. Yine sabahları onu sinir edip alt dudağının büküldüğünü görmek için uyanacaktım. İkimizde okuldayken kendimi dersi dinlemek yerine akşam evinde değil de benimle birlikte kalması için dua ederken bulacaktım. Evde o yokken ya onun odasında olacak, ya da asla içeri girmesine izin vermediğim çizim odama kapanıp onun gözlerini elime geçen her kâğıt parçasına çizecektim. Hatta sırf o seviyor diye dolabı kokusuna bile dayanamadığım o çikolatalarla doldurmaya devam edecektim. Çünkü bu melek, benim her şeyimdi. Neredeyse doğduğu günden bu yana gülümsemem için bir sebepti. Kaybettiğim her şeyi bana birer birer geri vermişti. Onun gözünde bir kahraman olduğumu bilmek gülünçtü. Daha elleri avucumun içinde kaybolacak bir yaştayken bile benim kahramanım olduğundan habersizdi.

O benim meleğimdi. Bense sadece onu korumak için kanatları olmaya çalışan bir adamdım.

Düzene girmiş nefesinden uyumak üzere olduğunu anlamıştım. Alnımı başının arkasına yaslayarak gülümsedim ve içimden her gün olduğu gibi bir kere daha ona seslendim.

Seni seviyorum…

Onu biraz daha kendime çekip rahat edeceği şekilde durdum. Göğsümü delip ona ulaşmak için kendini paralayan kalbimi bu sefer duymasını umarak aptal bir gülümsemeyle saçlarının arasında uykuya daldım.

Saçları da sıcaklığı da bir anda kayboldu.

“ Nisan?!” Yatakta hızla doğruldum. Dehşetle açılmış gözlerimle henüz herhangi bir nesneyi algılayamasam da yorganı üzerimden atmaya çalışarak el yordamıyla Nisan’dan bir iz aradım. Parmaklarım solumdaki soğuk çarşafa değince inledim.

“ Derin, iyi misin? ”dedi bir ses. Tatlı, melodik bir kadın sesiydi. Nisan? Gözlerimi açıp sesin geldiği sol tarafa doğru döndüm. Nisan olmasını umduğum siluet yavaşça netleşti.

“ Tara?” Boğazıma bir yumru oturmuştu sanki. Tara’nın endişeli bakışlarına sadece gözlerimi yumarak karşılık verdim. Titreyen ellerimi bir anda ter içinde kalmış alnıma götürdüm.

“ Özür dilerim, Ayas seni uyandırmamı söyledi. Ben…” Durdu. “ Özür dilerim.”dedi yeniden. Bu özrün beni uyandırdığı için gelmediğini bilecek kadar acınası durumdaydım. Özür dilerim ama hepsi bir rüyaydı. Gerçekten olmuş olsa da sadece bir rüyaydı.

Yumru boğazımdan kayıp kalbime indi ve orada milyonlarca parçaya ayrılarak kalbimi darmaduman etti. Tüm bedenim saatli bir bombaydı. Ne zaman patlayacağını bilmiyordum. Ama yakındı… Çünkü daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı.

“ Esas ben özür dilerim. Çoktan uyanmalıydım.” Yataktan kalkmak için ayaklarımı sarkıtmıştım ki Tara’nın boynuma dolanan kolları beni duraklattı.

“ Özür dilerim.” Hıçkırıyor muydu bana mı öyle geliyordu? Boynumdan aşağı süzüldüğünü hissettiğim damla soruma yanıttı.

“ Tara sorun ne? Neden ağlıyorsun?” Ne yapacağımı bilemedim. Ellerim havada öylece kalakaldım. Ona sarılıp teselli mi etmeliydim yoksa geri çekip her şeyin iyi olacağına dair bir şeyler mi zırvalamalıydım?

“ Benim suçum… Hepsi…”dedi hıçkırıklarının arasında. Evet, senin suçun bütün bunları sen başlattınla hayır senin suçun değil bu yetenekleri de babanı da sen seçmedin arasında gidip geldim. İçimden tüm bu zaman süresince Tara’yı asla suçlamadığımı söyleseydim yalan olurdu. Sadece onu da değil, herkesi suçlamıştım. Onu, kendimi, Ayas’ı, organizasyonu ve hatta Nisan’ın ta kendisini… Pes edip ona sarılırken bir elimle de saçlarını okşamaya başladım.

“ Bu senin suçun değil Tara. Nisan’ı kimse durduramazdı.” Güldüm. “ Nisan bildiğini okuma konusunda keçileri her zaman sollamıştır.”

“ Ben bile onu bu kadar özlerken, siz…” Oturup bu konuda çok konuşmuştuk. İlk zamanlar çok da ağlamıştık. Ama Tara aramızda hep daha sağlam durandı. Daha az konuşan ve daha çok dinleyen. Dolayısıyla Tara’nın bu yanına ilk defa tanık oluyordum. Daha önce onu ne böylesi ağlarken görmüştüm ne de kendini açık açık suçlarken. Onu daha sıkı sarıp ağlamasına izin verirken bir yandan da kısacık bir an için de olsa eteğindeki taşları döktüğü için mutluydum.

“ Güçlü olmak zorundayız, güçlü olmak zorundasın Tara… Ama her zaman, her yerde ve herkesin yanında değil. Bizim yanımızda nasıl hissediyorsan öyle ol. Ağlamak istediğin zaman ağla, düşündüklerini düşündüğün anda söyle.” Hıçkırıkları durmuş gözyaşları dinmese de burnunu çekmesine yetecek bir süre ara vermişti. “ Sakın unutma, olanların sorumlusu sen değilsin. Ama öyle gibi hissettiğin her an yanıma gelip içini dökebilirsin. ” Kızarmış iri gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Yüzünde bir gerçekten mi ifadesi vardı. Bir an gözüme Nisan’ın beş yaşındaki mızıldayan hali gibi şirin görünmüştü. Dayanamayarak elimle saçlarının önünü karıştırdım.

“ İçeri gitmeden yüzünü yıkasan iyi olur.”dedim gülümseyerek. Onu yatakta oturur vaziyette bırakıp ayağa kalktım. Ben de bir yüzümü yıkayıp kendime gelsem iyi olacaktı.

“ Derin…” Durakladım. Soru soran gözlerle arkamı dönüp Tara’ya baktım. “ Gerçekten… Beni suçlamıyor musun?” Sesi titriyordu.

“ Hayır Tara, seni gerçekten suçlamıyorum ve şu an içeride olan insanlardan herhangi birinin de suçlamadığını biliyorum.” Hemen solumdaki banyonun kapısını açarak başımla girmesini işaret ettim. “ Bildiğim bir diğer şeyse dışarıdaki insanların senin ağladığını anlarlarsa telaşlanıp üzülecekleridir. Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeter.”dedim ona içten bir şekilde gülümseyerek. Buna ihtiyacı var gibiydi. Başını sallayıp yataktan kalkarken gülümsememe sıcak bir karşılık verdi.

Ona nasıl kızabilirdim ki? Dün o anılara ulaşabilmemiz için kendi hayatını riske atmıştı. Eve döndüğümüz zaman bile uzun süre titreyen kana bulanmış elleriyle inatla nasıl anının içinde, Ayas’ın yanında kaldığının görüntüsü gözümün önünden gitmemişti. Kaşları çatılmış, çenesi gerginlikten kaskatı kesilmişti. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Ayas’ı siyah dumandan ilk kurtarışından sonraysa dudaklarının arasından kan sızmaya başlamıştı. Ayas’ı orada yalnız bıraktığı kısa süre boyunca sarsılarak kan kusmuş yine de hiç birimizi dinlemeden onun yanına geri dönmüştü. Artık eskisinden çok daha sağlıklı olan bir Ay ışığı olarak bile bu görev onu tüketmişti. Leydinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha bu şekilde görmek çok nahoş bir deneyimdi. Tara’ya bir şey olacağından deli gibi korkmuştuk.

Artık bu insanlardan hiçbirini kaybetmeye tahamülüm yoktu. Hepsi benim için ayrı anlamlar ifade eden yüreklerdi. Onlar artık benim ailemdi.

Düne dair unutamadığım başka bir görüntüyse Ayas’ın Leydinin anılarından çıktığı andı. Daha fazla dayanamayan Tara’nın elleri onun yüzünden gerisinde koyu bir kan izi bırakarak kaymıştı. O anda her şeyden daha narin görünen bedeni rüzgara kapılmış bir yaprak gibi geriye doğru düşerken Ayas kendine gelmiş ve bizden erken davranıp onu yakalamıştı. Yüzündeki ifade… Bilemiyordum belki de sadece bana öyle gelmişti ama büyük bir kısmı düşman gibi görünmeye çalışarak geçmiş olsa da Ayas’la çok uzun zamandır arkadaştım. Onu yüzündeki ifadenin korku ve çaresizlik olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyordum. Başta türlü asla Oğuz’un gözleri önünde Tara’yı kucaklayarak odayı terk etmezdi. Sonrasında tabi ki durumu kurtarmış ve soğuk kişiliğine geri dönüş yaparak Oğuz’u tatmin etmişti ama ben, bir an için de olsa o ifadeyi görmüştüm. Belki de Tara onun için düşünmemizi istediğinden daha değerliydi.

Bu düşünce az önceki karamsar halimden çıkıp gerçekten sırıtmama neden oldu. Oldukça ilginç ve eğlenceli bir fikirdi. Düşünmesi bile insanı gülümsetiyordu.

Tara’nın kapıyı kapatmasıyla daldığım düşüncelerden sıyrıldım. En azından artık ağlamadığını bilmenin verdiği gönül ferahlığıyla merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Beni kendi salonumda tam bir kaos karşıladı. Hilal’in Arda’ya atmakta olduğu yastığın menzilinde olduğunu fark ettiğim anda refleks olarak eğildim. Arda da aynı şekilde eğilince yastık onu kıl payı sıyırarak duvara çarptı.

“ Hayır gerzek, sulcus tendinis musculi flexoris hallucis longi. Yani ayak başparmağını arkaya doğru büken uzun kasın tendonunun geçtiği oluk.”dedi Hilal sinirli bir şekilde saçlarını geriye atarken.

“ Ne, ne, ne? Sulu tendi mukus ne?” Arda siper aldığı barın arkasından gözlerini kısılmış Hilal’in söylediği şeylere anlam vermeye çalışır şekilde çıktı.

“ Yani demek istiyor ki başparmağının durumu ciddi de olabilirmiş, es geçme.” Kuzey tercüme etmeye çalışsa da onun da kafasının karıştığı belliydi. Hemen sağımdaki koltukta oturup tenis maçı izliyor gibi duran Ayas’ı dirseğimle dürttüm.

“ Tam olarak ne kaçırdım?”

“ Arda en son maçında ayağını incitmiş ama pek umursamıyor. Hilal de onu bunun ciddi bir şey olabileceğine ikna etmeye çalışıyor.”

“ Latince kusarak mı?”

“ Dur şimdi konuşturma beni, uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim.”dedi alt dudağını ısırıp deliymiş gibi sırıtarak. Koluma yapışarak beni de zorla yanına oturttu. Yüzüme hadi sen de izle der gibi baktı.

“ Sen bu kadar salakken seni nasıl NBA’ye aldılar söyler misin? ”dedi Hilal. Sinirden kudurduğu dikleşen saçlarından tutun inatla ritmik bir şekilde yere vurduğu ayaklarına kadar varlığının her zerresinden anlaşılıyordu.

“ Ben yetenekliyim, sandığının aksine zekiyim, yakışıklıyım, formdayım, iriyarı olmama rağmen içimde kedi gibi bir insanım; kısaca şahane biriyim. Hatta en önemlisi…” Dönüp pörtlemiş gözlerle Kuzey’i, Ayas’ı ve beni süzdü. “ Fazlasıyla normalim.”

“ Sağ ol be! ” Kuzey gözlerini kısarak Arda’ya baksa da bıyık altından güldüğünü hepimiz görebiliyorduk.

“ Ne var? Haklıyım. Hem dahi kız, esas senin bu kadar iletişim özürlüyken ülkenin en iyi tıp fakültesinde okuyor olman normal mi? Hastalarının kafasına da yastık mı atacaksın? Hayat amacın ne ki kendinle bu kadar alakasız bir bölümde okuyorsun?”

“ Sizin kıçlarınızı kurtarmak, sargılamak, kesip biçmek, dikmek ve tavsiye vermek için ot beyinli.”

“ Konu başparmağımdaki oluk sanıyordum, ne ara kıçımdakine geçiş yaptık?”

“ Sen, hemen buraya gel.” Hilal gözlerinin açılma sınırlarını zorlayarak Arda’nın olduğu yere doğru koşmaya başladı. Tam yolu yarılamış ve barın arkasından bir yere kaçamayacağını anlamış Arda’dan tiz bir kız çığlığı çıkmıştı ki daha fazla dayanamadan önümden geçen Hilal’e bir çelme taktım. Düşmesine izin vermeden onu yakalayıp kolumu sırtına yerleştirdim. Bacaklarını da emin olmak için dizlerimle desktelerken az öncekinden daha fazla yuvalarından fırlamış gibi duran gözlerle bana bakmak zorunda kalmıştı.

“ Hani diyorum, artık büyüseniz ha? Nasıl olurdu?” Yüzümdeki pis sırıtış eşliğinde onu havada tutan bütün uzuvlarımı çekerek onu zemine bıraktım. Poposunun üzerine pat diye düşerken ufak bir çığlık attı. Ayas’la Arda birileri onlara gaz vermiş gibi gülerken Hilal bana öldürücü bakışlar atıyordu. Kuzey’le bense hem sırıtıyor hem de ikisinin tavırlarını onaylamadığımızı gösterircesine başımızı iki yana sallıyorduk.

“ Ben büyüdüm zaten, şu halime baksana! Sadece o anlasın diye anlayacağı dilden konuşuyorum.”dedi Hilal. Yerde olmasını hemen avantaja çevirmiş kumlara uzanan bikini mankenleri gibi poz vermişti. Kuzey daha fazla dayanamayıp karnını tutarak koltuktan yere düşerken ben karşımdaki sahneye gülsem mi ağlasam mı hala bilemiyorum.

“ Lütfen adam gibi bir duruşa geç yoksa kusacağım.” Arda’nın yüzünde az önce çikolataya batırılmış ardından da tuz ve limona bulanmış turşu yemiş gibi bir ifade vardı. Gözleri hafiften yukarı kaymış ağzı öğürdüğünü anlatmak istercesine garip bir şekil almıştı.

“ Beğenemedin mi canım? Los Angeles’ta daha iyisini mi gördün?” Hilal gözlerini o kadar kısmıştı ki bir an için içlerinden lazer çıkıp Arda’yı küle dönüştüreceklerini düşündüm. Arda’ysa ateşi inadına körüklüyordu. Kollarını iki yana açarak ellerini bara dayadı. Kaşlarını bir aşağı bir yukarı oynatarak Hilal’e bir Nuri Alço sırıtışı yolladı.

“ Hayal bile edemezsin.”dedi ve bir iç çekiş eşliğinde tavana hülyalı hülyalı bakarak geçmişi hatırlıyor numarası yaptı.

Hilal sinirle düştüğü yerden kalkıp Arda’nın üzerine atlarken büyümemelerinin belki de o kadar kötü olmayacağını düşündüm. Hilal, Arda’yı beş yaşındaki çocuklar gibi evin içinde kovalarken onlara şöyle bir baktım. Arda, sanki yeterince iri değilmiş gibi son iki yılda daha da uzamış ve kasları neredeyse Hulk’u kıskandıracak bir kıvama gelmişti. Ne Ayas ne ben ne de Kuzey tıfıl insanlar sayılmazdık. Hatta şahsım adına oldukça iyi durumda olduğumu söyleyebilirdim ama ben bile Arda’nın yanında çelimsiz kalabiliyordum. Tabi bunda Arda’nın çocukluk hayalini gerçekleştirerek NBA’ye transfer olmasının da payı muhtemelen büyüktü. –Bu payda merkezinde payı büyüktü.- Lisede de profesyonel takımlarda oynuyormuş zaten ama şu an sezon açık olmasına rağmen sahte bir sakatlık raporuyla merkezin ricasını kırmayan koçu tarafından idare ediliyordu.

Eskiden açık olan teni artık daha bir bronzdu. Saçları biraz daha uzamış olsa da koyu yeşil gözlerini kapatacak kadar uzun değildi. Kaşlarının biraz üstünde bitiyordu. Ve kesinlikle parlak bir gülümsemesi vardı. Az önce söylediği şeyin altındaki anlamın gerçek olmaması için ortada hiçbir sebep yoktu. Hatta ona bakınca olmamasının garip olacağını düşünebilirdiniz. Bir erkek olarak kabul etmem zor olsa da bu çocuk çok iyi görünüyordu. Hilal’i çok kolay durdurabileceği ya da ondan kaçabileceği halde aradaki mesafeyi koruyor, onunla resmen eğleniyordu. Bu açıdan bakacak olursak büyümeyen Arda değil Hilal’di.

Arda yurt dışında olmasına rağmen çakılarımız sayesinde onu Hilal’den daha sık görüyorduk. Hilal’i ne zaman görsem burnu bir anatomi kitabının içinde, gözaltlarıysa mosmor oluyordu. Her ikisinde de onlara bizzat Oğuz tarafından verilmiş özel çakıları vardı. Bu sayede vakit harcamadan gelip Kuzey’i, beni ve Nisan’ı istedikleri zaman görebiliyorlardı.

Kuzey tam da ondan beklendiği gibi yazılım bölümüne girmişti. Sürekli derslerin çok basit olduğunu söyleyip devamsızlık sınırında yaşıyordu. Koyu kumral saçları omuzlarına kadar uzamıştı. Artık arada sırada gözlük takar olmuştu ki bu ona daha bir dahi havası veriyordu.

Hepimiz bir şekilde bir takım gibi çalışıyorduk. Arda konumundan dolayı bazı bakanların bile sahip olamadığı bağlantılara sahipti. Ayrıca dikkat dağıtmak istediğimizde onu resmen insanların üzerine salıyor, işimizi hallediyorduk. Ülkede pek bir popüler olmuştu malum. Hilal sadece bizimle doktorculuk oynamakla kalmıyor aynı zamanda Tara’yla birlikte onun gücünü kullanabileceğimiz silahlar üzerinde çalışıyorlardı. Bunu Tara’ya zarar vermeden yapmamız Hilal olmadan imkansızdı.

“ Sen hiç yorulmaz mısın be kadın? Ben maçta bile bu kadar koşmuyorum. ”dedi Arda kahkahalarının arasından.

“ Onu karı kızdan bahsetmeden önce düşünecektin.”

“ Niye bu kadar sinirlendin anlamadım ki? Oluklara ne oldu?” Bir kez daha eğilerek Hilal’in attığı yastıktan ustaca kurtuldu.

“ Bence onu aldattığını düşünüyor.”dedi Kuzey elini dudağının kenarına yaslayarak güya Hilal duymasın diye Arda’ya doğru söylemişse de bu işi bağırarak yapmış olması inandırıcılığı yok ediyordu.

“ Ben ?! Pardon anlamadım?”diye tısladı Hilal. Avına adım adım yaklaşan bir sırtlan gibi rota değiştirerek kıstığı lazer gözleriyle Kuzey’e yaklaşmaya başladı. Kuzey’se hiç istifini bozmadan bacak bacak üzerine atıp bir psikolog edasıyla parmak uçlarını birleştirdi.

“ Diyorum ki calcaneusunu senin gluteus maximuxuna indirdi. Diğer bir değişle kıçına tekmeyi bastı.” Hilal dışında hepimiz çığlıklar atarak gülmeye başladık. O kadar ki birkaç saniye içinde gözlerimizden yaş gelmeye başlamıştı. Hilal’in yüzündeyse hakarete uğramışla Kuzey’in bunu nereden bildiğini anlamaya çalışır arası bir ifade vardı.

“ O kadar dehşete düşme, en son sınavına beraber çalışmıştık unuttun mu? Aklımda kalmış işte.”dedi Kuzey gülmekten muhtemelen kramplar giren karnını tutarak.

“ Ve senin aklında koca çalışmadan kala kala kaba eti mi kaldı?” Hilal pes etmiş kendini koltuğa bırakmıştı.

“ Erkek beynine hoş geldin güzelim.”dedi Arda kollarını iki yana açarak.

“ Ben sizin beyninize…” Hilal’in cümlesi az önceki kahkahaları duyduğu ve hiçbir şeyi anlamadığını belirten bakışlarla içeri giren Tara’yı görünce yarım kaldı.

“ Bir şey mi kaçırdım?”

“ Yo, öyle sohbet ediyorduk işte.”dedi Kuzey sırıtarak.

“ Hiç normal bir sohbetmiş gibi gelmedi.” Tara kaşlarını inanmaz bir şekilde havaya kaldırdı.

“ Ortamda bir altın dedektörü, kapıları açmak için iki maymuncuk, dikkat dağıtmak için bir duman bombası ve bir de her an patlama riski tasıyan bir biyolojik silahımız var. Sence ne kadar normal bir konuşma yapıyor olabiliriz ki çok sevgili bayan ay feneri?”dedi Arda gözlerini devirerek. Bu sefer odanın içindeki istisnasız herkesi etkisi altına alan kahkaha tufanı kolay kolay dinecek gibi durmuyordu.

86 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör