• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 32.Bölüm






-32-

Walker


Uzun zamandır hiç bu kadar enerjik hissetmiyordum. Asırlar süren bekleyişin sonunda o anın geldiğini bilmenin verdiği enerjiyle dolup taşıyordum. Koridorda yürürken içimden koşmak, küçük bir çocuk gibi havayı yumruklamak geliyordu. Her şeyin bu kadar kolay olması komikti. Kardeşim ha? Aislin ve Aiden?! Ah, Tara’nın hayal gücüne hayran kalmamak elde değildi!

Ne yalan söyleyeyim Tara olmasaydı belki bu işin içinden çıkamayabilirdim. Bana baktığı anda Aiden’la olan benzerliğimizi gördüğünü fark etmiştim. Ama neden o benim için kafasından yüzlerce senaryo kurarken ben bir şeyler uydurmak için vaktimi harcayacaktım ki? Şimdi üzerine yağ sürülmüş ekmeğimle Tara’nın suçluluk duygusunun onu bana getirmesini beklemem yetecekti.

Oysa ben, yüzyıllardır gerçekten yalan söylemiyordum. Arya her konuda olduğu gibi insanların gözlerinin önünde olan şeyleri görememesi konusunda da çok haklıydı. Herkese çoğunlukla eksik doğrularımı söylüyordum ve kimse o boşlukları yeteri kadar hızlı, düzgün dolduramıyordu. Bu açıdan Ayas gerçekten alkışlanması gereken biriydi. Oyuna dahil olduğu ilk günden beri onun sayesinde hiç sıkılmayacağımı biliyordum. Gelecekte daha zorlayıcı olsa bile gitmesini istemiyordum. Kendi kendime oynadığım günlerin ne kadar sıkıcı olduğunu hala hatırlıyordum. Dişli rakipler ve beklenmedik hamleler heyecanlanmama neden oluyordu. Bu hissi kollarımı açıp kucaklamayı seviyordum. Tıpkı yakında Arya’yı kucaklayacağım gibi…

Kapının açılma sesini duyunca adımlarımı hızlandırarak hastanenin bahçesine çıktım. Ne yanıklarımın yarattığı sızıyı umursuyordum ne de sadece bir kot pantolonla dolaştığım için insanların bana bakışını. Tüm yaralanmalarım geçiciydi. Şu an vücudumda görünmeleri gerektiği için varlardı. Acısı katlanamayacağım düzeyde değildi ve Tara’nın yeteneği sayesinde gerçekten rahatlamıştım.

Bahçeye çıkmadan önce arkamdan gelenin Tara olduğunu göz ucuyla gördüm. Gülmemek için yanağımı ısırmam gerekti. Çok naif, çok saftı. Aslında onu gerçekten seviyordum. Ay Işığı olarak ona ihtiyacımın olmasının yanında Yaman’a üzerinde deneyler yapmasını söylediğimde yanına gidip onu rahatlatmamın sebebi de buydu. Tara bana her daim Arya’nın korumasına ihtiyaç duyan çocuk Adam’ı hatırlatıyordu. Bana çok benziyordu… Ne kadar çalışırsa çalışsın kendisi için yazılan kaderden kaçamıyordu. Benim için değerliydi ve onun güvenini ne stratejik açıdan ne de duygusal açıdan kaybetmeye niyetim yoktu. Tara fethedilmesi gereken belki de en önemli kaleydi bu oyunda. Bu yüzden Ayas’ın çevresinde olması onun yanımda olmasını daha da çok istememe yol açıyordu.

Kar altında ürpererek kendimi beyaz ahşap banklardan birine bıraktım. Ethan’ı öldürmeyi gerçekten istememiştim… Tabi ki bunun Sumire’yle alakası yoktu. Sumire dalgakıranların gerçekliğini bile kabul edemeyecek kadar aptal bir kadındı. Onunla ilgili doğru olan tek şey ait olmadığı o koltuğa zorla sahip olduğu ve bunu korumak için her şeyi yapabileceğiydi. Bu yüzden onu kandırması daha kolaydı. Oğuz’un yanında olmam işleri çok daha hızlandırabilecek olsa da bu şekilde daha güvende olmuştum.

Zaten Ethan’ın dalgakıranlarla ilgili bu kadar bilgiyi nasıl topladığını düşünüyorlardı ki? O bir seçilmiş bile değildi ama tapınaklarımızda olan yazıtların çoğuna sahipti. Bunu kimsenin sorgulamamış olması garipti. Demek ki Ethan’ın bunlara ulaşabilecek kadar güçlü olduğunu düşünüyorlardı… Yine komik bir nokta, Ethan’ın tüm gücü onu bulduğum yetimhaneden kurtardığımdan beri bendim.

Potansiyelini görmemek imkansızdı. Ayas’ı fark edene kadar bulabileceğim en iyi adayın o olduğunu düşünüyordum. Ona zamanla ilgili gizli yeteneğimi açıklayarak gerçek bir dostluk kurmuştuk. Yedi yaşından beri aslında benim onun için biçtiğim kaderi yaşadığını bilmeden bana güvenmiş beni başta bir abi daha sonrasındaysa gerçek dostu olarak görmüştü. Ona hayatının her aşamasında yardım etmiştim, başkanlığa kadar yükselmesini sağlamış istediği tüm bilgileri onunla paylaşmıştım. Çünkü zamanı geldiğinde benim için o, bütün bu birikimini diğerleriyle paylaşacaktı. Öyle de yapmıştı…

Ona Sardes’e gidip tam olarak belirttiğim noktadan bir kutuyu çıkarmasını istediğimde bunu sorgulamamıştı. Oğuz’u bile arkadaşı kabul eden kocaman bir kalbi, gerçekleri göremeyen boş bir beyni vardı. Yardımım olmadan başkan olmasına imkan yoktu. Ama yalan söyleyemezdim, dostluğu beni eğlendirmişti. Ölmesi gerekmese onunla görüşmek yine hoşuma gidebilirdi. Nefes almayı kestiği ilk beş dakika onun için gerçekten üzgündüm. Beş dakika yeterliydi işte, daha ne yapabilirdim ki? Ona yaptığım o kadar iyiliğin karşılıksız olacağını düşünmesi onun hatasıydı.

Sardes… İlk dalgakıranın orada olacağını biliyordum. Uzun yıllardır biliyordum. Tabi ki daha önce Ayasofya’ya da Yerebatan Sarnıcına da gitmiştim. Tıpkı Kaz dağlarında olduğu gibi kendilerine seçilmiş diyen o ölü güruh yüzünden içeri girememiştim. Ama yanılıyorlardı… Arya’yı benden iyi kimse tanıyamazdı. Çocukluğumuzda yaşadığımız şeyleri kimse benden iyi bilemezdi. Annemin madalyonu Arya için hayatından daha kıymetliydi. Onu giysilerinin içine saklar ikimizde açlıktan ölecek bile olsak ne satar ne de takas ederdi. Bu bize ailemizden kalan tek şeydi. Cadı olduğunu söyleyerek insanların canlı canlı yaktığı annemizden ve gittiği savaştan asla geri dönmeyen babamızdan bize kalan tek şeydi…

Gözlerimi kapattığımda hala Arya’nın çığlık atmamam için ağzımı kapatmış beni kalabalığın dışına sürüklerken alevlerin annemi nasıl yuttuğunu, insanların mutlulukla nasıl bağırdıklarını görebiliyordum. Dün olmuş kadar netti her şey… Havaya kalkan yumruklar, yüzlerindeki gülümsemeler ve her bir evi, ağacı, tüm dünyamı yavaş yavaş yutan o siyah duman. O gün Arya için de benim için de her şey değişmişti. Kimse o cadının çocukları olduğumuzu fark etmeden Arya beni yaka paça kalabalığın dışına çıkarmış elimi sıkı sıkı tutarak kaçmaya başlamıştı. Kaçışımız bir seçilmiş tapınağı bulana kadar da devam etmişti. İkimizin de ettiği Arya’nın Alex’le tanışınca unuttuğu o yemin, benim içimde hala annemizin yandığı o ateş kadar canlıydı.

İnsanlar bu dünyaya hükmeden ırk olmayı hak etmiyordu. Sadece bir seçilmiş olduğu için cadı sıfatını yapıştırdıkları annemiz ve yüzlercesi… Kahinler, seçilmişler, hırsızlar… Daha üstün birer ırk olduğumuz halde hayatlarımızı saklanıp insanlara hizmet ederek geçirmeyi hak etmiyorduk ve bu değişecekti. Bunu değiştirmeye yemin etmiştik.

Tara karda ayaklarını sürüyerek yanıma gelip oturdu. Bu yemini gerçekleştirmek için bana lazım olan en önemli parçaydı Tara. Sonraysa Nisan… Zaman kontrol yeteneği akıl almaz bir şeydi! Benim aksime kendi bedeniyle sınırlı değildi. İstediği kadar genişletebildiği zamanı bükme becerisi çok ender bulunacak türden bir yetenekti. Arya’nın onu bu süre içinde eğittiğine en ufak bir şüphem dahi yoktu. O kıza ihtiyacım vardı. Başka birinin Ay Işığı olmasına izin verip bu yeteneği harcayamazdım… Ve Aiden tabi ki… Bana çok benzediği için başıma dert olacağını doğduğu anda anladığım tatlı oğlum… Onlara Aislin’i değil babalarını tanıyorum dediğim zaman bana güvenip durmaları gerekirdi. Yalan söylemek zorunda değildim. Bunu onlar istemişti. Kimse Aislin’den sadece bir iki yaş büyük gibi görünen benim, o ikisinin öz be öz babası olabileceğimi düşünmemişti.

Oysa açıklaması çok basitti. Hem Arya için hem de planlarım için güçlü kişilere ihtiyacım vardı. Bu güçlü insanları yaratacak genlere sahipken neden kendilerinden dünyaya gelmelerini beklemeliydim ki? Anneleri bunun farkında bile olmayan güçlü bir kâhindi. Çocuklarımızın da güçlü kâhinler olma olasılığı yüksekken, yüzyıllar sonra bir Ay Işığıyla yeniden kan bağına sahip olabilecekken bu şansı nasıl teperdim? Genelde güçlerini fark etmeyen kâhinlerin evrenlerinde Ay Işığı olan kişi de diğerleriyle boy ölçüşebilecek kadar güçlü çıkmıyordu. Onların ırkı için bir seviye atlamasıydı bu! Bana müteşekkir olmalılardı.

Aiden yeteneklerini tam zamanında etkinleştirdiği için onunla gurur duyuyordum. Yoksa Kuzey aileden gelen bir yeteneği olmaksızın ona ait olan güçleri çalabilirdi. Ay Işığı olmamasına karşın Kuzey bu oyunda pek çok kapıyı açacak kilit karakterdi. Tüm güçlü kâhinler öyleydi ve ben hepsini yanımda istiyordum, Aislin de buna dâhildi.

Benim sevgili küçük Aislin’im! Normal bir hayata sahip olmak için o kadar çabalıyordu ki elindekinin kıymetini bilmiyordu. Aiden’ın şu an olduğunun yarısı kadar zeki olabilseydi gün gibi ortada duran tüm gerçekleri görebilirdi. Görüş yeteneğine rağmen gözlerini inatla sımsıkı kapatıp gerçeklere arkasını dönüyordu. Onunla birebir ilgilenip büyümesini izlerken ailesine olan bağlarının kuvveti beni her zaman etkilemişti. Sevginin zayıflık olduğunu düşünecek kadar aptal değildim. Aislin’in beni sevmesi gerekiyordu. Sadece onun daha da güçlenmesi için dünyaya getirdiğimiz Aiden’ı ve onu terk ettiğimde bile beni sevmesi gerekiyordu. Öyle ki bu yüzden benden nefret etmeliydi, bana kızmalı, ona beni hatırlatan her şeyden kaçınmalıydı. Belki de kendini korumak için beni unutmaya çalışabilirdi. Çünkü zihninde benimle ilgili yapacağı her şey yeniden görüştüğümüzde bir daha asla aklından çıkmamak üzere oraya kazınmamı sağlayacaktı.

Sanılanın aksine nefret, sevgiden daha fazla hata yaptırırdı. Zamanla onu Tara’ya yaptığım gibi beni affetmesi için ikna edebilirdim. Zaten içindeki hâlihazırda bekleyen kurtulamadığı sevgisi işleri hızlandıracaktı. Nisan’ın yeteneğinin nereye kadar işleyebileceğini bilmediğim bir anda Aislin benim gelecek biletimdi. Aislin’in tek değeri tabi ki bu değildi… Çok ama çok daha önemli işlerimiz olacaktı onunla.

“ Donacaksın, en azından içeri gir.” Tara sonunda konuşmayı başarmıştı. Bana hala ne kadar kızgın olduğunu yüzünden okuyabiliyordum. Birbirine kenetlediği parmaklarıysa kendine de en az bana olduğu kadar kızgın olduğunu gösteriyordu. Güzel, diye düşündüm. Her şey yerine oturuyordu.

“ Soğuk iyi geliyor. Birazdan içeri gelirim, gitmek için hazırlanırız.”dedim başımı aksi yöne çevirerek. Tara onunla bu kadar soğuk konuşmama alışık değildi. Şaşırdığını ve ne diyeceğini bilemediğini camdaki yansımasından görebiliyordum.

Cam koridorların çepeçevre sardığı oldukça geniş bir orta bahçeydi burası. Uzun ağaçlar üzerlerindeki kar tabakasının kalınlığından eğilmiş çatıyla birleşerek birbirinden ayrılmaz bir hale gelmişti. Merkezin hastane kanadı da dâhil her yeri, bahçeleri, mobilyaları, dış cephesi en ince ayrıntısına kadar kışın kar altında nasıl görüneceği düşünülerek yapılmış gibi duruyordu. Her şey bembeyazdı öyle ki ufacık bir ton farkını bile ayırt edebiliyordunuz. Cam koridorlardan yürüdüğünü gördüğüm insanların üzerlerindeki üniformaları da bir örnek kar beyazıydı. En beyaz tenli insan bile daha bronz görünüyordu burada.

“ Neden geldin? Henüz beni rahatlatacak kadar affettiğini sanmıyorum.” Yüzüne bakmamakta inat ediyordum.

“ Etmedim zaten. Evet, çok şaşırdım ve nasıl demeli?... Senin adına kötü hissettim ama elimden bir şey gelmez. Yapabileceğim bir şey vardıysa da bu yıllar önce senle ben hala dostken olabilirdi. O zaman bilseydim senin için her şeyi yapmaya hazır olurdum… Şimdiyse öyle değil. Buraya sadece iyi olduğundan emin olmak için geldim.”

“ Umursuyorsun yani?”

“ Walker ben babamı bile umursuyorum. Mesela hayatta olup olmadığını umursuyorum çünkü ölü olması tercih sebebi benim için. Ona oranla seni çok daha iyi anlamda umursadığımı düşünebilirsin.” Ayağa kalkıp yerinde zıplamaya başladı. Kendi kendine sarılmış ellerini ısınmak için kollarını sürtüyordu. Kısa bir an için gerçekten haline gülmek istedim.

“ Hadi içeri girelim. Yoksa donacaksın.”dedi ona bakmam için karşıma dikilirken.

“ Ben değil, sen donacaksın.” Güldü. Gülüşü içimdeki heyecanı katlamıştı. Kalkmama yardım etmek için uzattığı elini sağlam elimle tuttum. Bunu özleyeceğimi düşünmek garipti.

“ İçeride seni söylemeye zorladığım için özür dilerim. Haklısın bu ailevi bir meseleydi burnumu sokmamalıydım.”dedi Tara içeri girdiğimiz sırada. Ona omuzlarımı silkerek cevap verdim.

“ Bunu gerçekten umursamıyorum Tara ama Aislin’in umursadığını biliyordum. Aslında o ikisiyle bir alıp veremediğim yok. Ne nefret ediyorum ne de seviyorum diyemem. Yine de kendimi onlardan gizlemek istemiştim çünkü ikisinin da aileleri hakkında fazla naif olduklarını biliyordum. Özellikle Aiden çok küçük. Onları ailem gibi bile hissetmiyorken ortaya çıkıp her şeyi karıştırmanın bir anlamı yoktu… Öte yandan bunu az önce söylemeseydim bana bir daha asla güvenmeyecektiniz. Bir süre ağladıktan sonra kabullenecektir.” Koridorda yavaş adımlarla ilerledik.

“ Onu çok iyi tanıyor gibi konuştun.”

“ Hala güvenmiyor musun?” Gözlerimi devirip onunkilere sabitledim. Kısa süre sonra beklediğim gibi Tara başını başka yöne çevirdi. Zafer… “ İnsan merak ediyor Tara, bunun bir bağa sahip olmakla alakası yok. Sadece kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını merak ettim.”

“ Senden bir şey isteyeceğim.”dedi duraklayarak. İşte bu beklenmedik bir gelişmeydi. Ne olduğunu öğrenmek için can atıyordum.

“ Ne istersen Tara.”dedim gülümseyerek. Ta da! Bak sana olan kırgınlığım uçup gitti hadi söyle gülümsemesiydi bu. Samimiyete aç Tara’yı doyuracak cinsten.

“ Her şey bittiğinde seninle konuşmak istiyorum. Yani Nisan’ı ve Kuzey’i geri aldığımızda.” Ekleyeceği birkaç şey olduğu yüzünden belli olsa da tepkimi görmek için durdu.

“ Tabi ki Tara. Tüm bunlar bittiğinde beni gerçekten dinlemenden başka hiçbir dileğim yok.” Güvence vermek için uzanıp elini tuttum. Saniyelik zoraki bir gülümseme yolladıktan sonra elini geri çekti.

“ Ama Kuzey’in de orada olmasını istiyorum… Kabul ediyor musun?” Yalan söylemeden her şeyi anlatacaksın demenin ne kibar bir yoluydu. Gülümsememin yüzüme canımı acıtacak kadar yayıldığını hissettim.

“ Seni bu ikna edecekse, evet.” Tara başını sallayarak konuyu kapattı. İkimizde kapıya döndüğümüzde orada bir adet çatık kaşlı Ayas’ın bizi süzerek beklediğini gördük. Bakışındaki eğlencenin tadını çıkardım. Ayas Tara’ya Aislin ve yola çıkmakla ilgili bir şeyler söylerken ben kahkahalar atmak istiyordum.

Tabi ki evet Tara, tabi ki! Nasılsa Nisan geri döndüğünde ben burada olmayacağım… Ve her ne kadar bundan haberin olmasa da, sen de olmayacaksın.


27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör