• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 28.Bölüm




-28-

Kuzey

“ Geçmeme izin vereceksiniz!” diye buyurdu hiçlikten gelen ses. Midemi ağzıma getiren bir düşme hissiyle gözlerimi açtım. Aslında oldukça karanlık olan ortama alışabilmek için gözlerimi kısmam gerekti.

“ Kim ya da ne olduğunuzu sanıyorsunuz?! Geçmeye hakkım var!” Aynı ses bu kez çok daha yüksek tonda bağırdı. Düştüğümü hissettiğim sırada çarptığımı hatırlamıyordum ama ıslak çimenlerin üzerinde boylu boyunca uzanıyordum. Ellerimle çimenleri ve toprağı yokladım. Nemi ve elime bulaşan kiri hissettim. Hissedebiliyordum, kendimi odaklayınca da elimi çimenlerin içinden geçirebiliyordum. Yani bedenen değil sadece zihnen buradaydım. Ama burası neresiydi, ne olmuştu?

Yerimde ani bir hareketle doğrulup karşımdaki sahneyi algılamaya çalışmadan önce kendime buraya gelmeden önce en son ne yaptığımı hatırlatmaya çalıştım. Birden gözümün önüne alevler, Yaman ve gümüş parıltılar saçan okla yay geldi. Son anda Tara diğerlerini dışarı çıkarırken benim orada olmadığımı fark etmiş ve bağırmıştı. Elimi o gümüş parıltıya uzattığımı hatırlıyordum… Ve dokunduğumda hissettiğim sıcak çekilmeyi…

“ Başardım…”dedim kendi kendime. “ Anının içindeyim.” Bir an için kendimi çimlere geri atıp kahkaha atmadan durmadım. “ Başardım! ”diye bağırdım yüzüme yağmur damlaları savuran gökyüzüne. Sonra ne yaptığımı fark etmiş gibi çabucak ayağa kalkıp neler döndüğünü anlamaya çalıştım.

Ayağa kalkınca yüzümdeki gülümsemenin donması sadece birkaç saniye aldı. Burayı biliyordum. Kahretsin ki, burayı çok iyi biliyordum. Her ayrıntısı zihnime kazınmıştı. Tabi ki benim kazıdığımdan daha farklı olan, yıllar içinde değişen şeyler vardı; büyüyen ağaçlar, patikalaşan yollar… Ama silueti hiç değişmemişti. Kaç yılında olduğumu bilmesem de nerede olduğumu biliyordum. Hem de bunu siluetten bile öte buyurgan sesin sahibi olduğunu düşündüğüm kişinin karşısına dikilen hayalet ordusundan biliyordum.

“ Hay lanet!” Bana arkası dönük adam yumruğunu havaya savurdu. Hayaletlerin içinden geçmesini beklerken yumruğu görünmez bir bariyere çarpmış gibi bir noktada kalakalmıştı. Suya düşen damla misali çevresi dalgalanıyordu.

Arkadaki dağ hayatımda gördüğüm en parlak ışıkla aydınlandı birden. Işığı korkunç bir gürültü izledi. Yağmur birden şiddetini arttırmıştı. Bulutlar dağın üzerinde mi toplanıyordu yoksa bana mı öyle geliyordu bilemiyordum. Ama az önce düşen yıldırım ne kadar parlaksa bu bulutlar da o kadar karanlıktı.

“ Orada olduğunu biliyorum! Her şeyin burada olup bittiğini biliyorum!”

“ Seni ve türünü burada istemiyor.”dedi hayaletlerden biri tıslayarak. Oldukça yaşlı hafif kambur duran bir kadının hayaletiydi. Muhtemelen ölmeden önce bembeyaz olan saçları örülüp topuz halinde toplanmıştı.

Senin türün derken ne kastetmişti?

“ Olanlar benim suçum değildi, böyle olmasını benim istediğimi mi sanıyor?” Genç adamın sesi birden fazlasıyla kırılganlaşmıştı. Bağırmadan konuşunca tınısında çok tanıdık bir his olduğunu fark ettim. O kadar ki bu sesi bir yerde duyduğuma kesinlikle emindim. Oysa bu imkânsızdı. Anı, bu dalgakırana sonradan konmuş olsa bile kaç yıl sonra olabilirdi ki en fazla?

Yüzünü göremediğim genç adamı arkadan daha dikkatli süzmeye başladım. Uzun ve yapılı duruyordu. Üzerinde onu yağmurdan ne kadar koruduğu şüpheli olan başlıklı bir pelerin vardı. Pelerinin duruşundan belinde bir kılıç olduğunu görebiliyordum ve en azından pelerinle kılıcın birlikte son yüzyılda geçmediğini bilecek kadar tarih bilgim vardı. Bu da o adamı tanımamı imkânsızlaştırırdı.

Peki, bu adam kimdi? Kaz Dağlarında, Filozof taşının ve dolayısıyla leydinin yanında ne işi vardı?

“ Ben onun kardeşiyim, benim türüm onun türü!” Adamın sesi zihnimle aynı anda dağlar da yankılandı. Kardeşi mi? Buna neden bu kadar şaşırmıştım bilmiyordum. Sonuçta Japonya’da Ayas’ın gözlerinden leydinin küçüklüğünü ve onun küçük kardeşini görmüştüm. Daha önceki anılarda bahsinin geçtiğini duymuştum. Sanırım kafamda bir türlü isme cisme kavuşturamadığım birini karşımda görmek kafamı karıştırmıştı. Yani… Eğer dağ ve hayalet kalkanı buradaysa ablası çoktan ölmüştü. Bu neden bu kadar saldırgan ve aynı zamanda kırılgan olduğunu açıklardı. Leydinin ruhunun herhangi bir parçasının dahi onu yakınında istememesini ise, açıklamazdı.

Benim suçum değildi mi demişti o?

“ Git buradan.” Tok bir ses hayaletlerin arasında dalgalandı. Hepsinin yavaşça kenara çekilip birine yol verdiğini görebiliyordum. Sonunda sesin sahibi en öne gelip durdu. Saçları beş yaşında bir çocuğun eline verilmiş makasla gelişigüzel kesilmiş gibiydi. Üzerindeki bol korsan gömleğinin üstü kan olduğunu tahmin ettiğim lekelerle kaplıydı.

Bunu bir süre önce fark etmiştim. Hiçbir hayalette nasıl öldüğüne ya da yaralandığına dair biz iz olmuyordu. Sanki ruhları çıkmadan önce bedenlerinin en mükemmel hali neyse onu kopyalıyormuş gibi. Bir griye baktığımda onun nasıl öldüğünü göremiyordum ama takip edebileceğim izler genelde oluyordu. Çünkü giysileri öldükleri an nasılsa üzerlerinde o şekilde kalıyordu. Yanıkları, yırtıkları, kan lekelerini bu tarz ince ayrıntıları kolay fark eder olmuştum.

Şimdi bu kırpılmış adama ve üzerindeki lekelere bakınca boğazının kesildiğini ileri sürebiliyordum.

Bu düşünceyle bir anda kafamda ampul yanmış gibi uyandım. Bu oydu! Leydinin aşık olduğu adamdı! Zihnimi zorlayarak onunla ilgili Japonya’da ne gördüğümüzü hatırlamaya çalıştım. Hadi Kuzey, hadi! Yapabilirsin düşün!

“ Sen… de buradasın yani.” Gencin sesi saf kin ve nefretle doluydu. Bunu neredeyse hayaletler gibi görebilecektim ve bu kadar kin dolu konuşurken o tanıdık tını az önce olduğundan çok daha kuvvetle yankılanıyordu zihnimde. Ama şu an kafamda onu susturacak daha önemli bir şey vardı.

Gül oyması!

Gençle konuşan gri leydiye ahşaptan oyulmuş bir gül vermişti! Kardeşinin enerjisinin içinde olduğunu ve enerji gidince onun da özgür kalacağını söylemişti. O halde ters giden neydi? Gri, leydinin yanındayken de aynı şu an olduğu gibi görünüyordu. Bizim gördüğümüz görüntülerden kısa zaman sonra leydi de o da ölmüş olmalıydı. Ama ne olmuştu da bu zavallı adam hem leydiyi hem de kardeşini kurtarmaya çalışırken ölerek geride kendisinden nefret eden ve suçlamaları kabul etmeyen bir kardeş bırakmıştı?

“ Sayende.”dedi Gri pek de dostça görünmeyen bir gülümseme eşliğinde. Sayende mi?

“ Senin burada olmandan en ufak bir pişmanlık duymuyorum.”dedi genç ilk kelimenin üzerine basa basa. “ Ölmeyi hak ediyordun.” Gri güldü.

“ Tabii ki… Sana göre tüm insanlar ölmeyi hak ediyor. Siz seçilmişlerin yönettiği bir dünyada hırsızlar ve kâhinler yaşayabilir.” Durup gence doğru bir adım attı. “ Sence Arya’nın istediği bu muydu?”

“ Onun adını ağzına almaya nasıl cüret edersin!” Hiddeti dağları taşları yerinden oynatacak cinstendi. “ Bütün bu olanlar sadece ama sadece senin suçun! Eğer her seferinde yoluma çıkıyor olmasaydın bu şekilde olmazdı! O, ölmezdi!”

“ SEN, bizi öldürdün. SEN, onu öldürdün ve bunun sebebi-“

“ Sebebini senin gibi biri nereden bilebilir ki!” İkisi de köpürüyordu. Beynimse bizi sen öldürdün cümlesiyle çalkalanıyordu.

“ İnsan ölünce düşünecek çok vakti oluyor.” Yeni bir yıldırım az öncekinden de beter bir şekilde oldukça yakın bir yere düştü. “ Git, artık. Günahlarını ne Arya ne de Tanrı affedebilir.” Gri adam arkasını dönüp gitmek için hazırlandı.

“ Onu geri getirebilirim.”Gencin bu lafı tüm hayalet güruhunun duraklamasına yol açtı. “ Onu tekrar geri getirebilirim. Bir parçası reenkarne olacak şekilde değil, tek parça olarak getirebilirim!” Gri geri dönüp tiksinmiş bir ifadeyle gence baktı.

“ Hiçbir şey bildiğin yok. Kimseyi geri getiremezsin.”

“ Evet getiririm… Sadece kaç dalgakıran yaptığını bilmeliyim. Her parçayı birleştirirsen-“

“ Hayır!” Yeniden yıldırımlarla etraf aydınlandı. “ Hayır, sen tamamen kendini kaybetmişsin! Yolundan daha ne kadar sapabilirsin? Bana ne olduğu umurumda bile değil ama sen, kendi öz kardeşini ölümüne yolladın… En azından bırak da buradaki zamanını huzur içinde geçirsin!”

“ Hayır!”

“ Ne istediğini değil, onun ne istediğini düşün!”

“ Bu Arya’nın istediği değil. Bu senin isteğin. Burada seninle kalsın diye onu geri getirmemi istemiyorsun! Seninle gelmesi için onu sen öldürdün!” Genç adam artık tamamen kendinden geçmişti. Hiçbir yararı olmayacağını bildiği halde nefes bile almadan bariyeri yumruklayıp duruyordu. Griyse üzgün görünüyordu, gerçekten üzgün.

“ Senin için büyük hayalleri vardı… Herkesten çok sana inancı vardı, senin için ölümü bile göze aldı.” Neredeyse fısıltıyla söylediği sözler tüylerimi diken diken etmişti. Kabul etmek istemiyor gibi dursa da pelerinli genç adam bile sakinleşmişti. “ Neden biliyor musun? Çünkü sen onun küçük kardeşiydin. Bu yüzden seni koşulsuzca sevdi. Dönüştüğün yaratığı göremeyecek kadar çok sevdi belki de… Ve eğer sen de onu gerçekten birazcık sevdiysen rahat bırakırsın. Burada benimle öldüğü için mutlu olmamı bekliyorsan yanılıyorsun… Onun hayatta olması için sonsuzluklar içinde işkence görmeyi kabul ederdim.” Genç adam üzerindeki yağmurdan sırılsıklam olmuş pelerini bir kenara attı. Sarı saçları birkaç saniye içinde iyice ıslanmıştı. Sakinliğini korumak için hızlıca inip kalkan göğsünü seçebiliyordum.

Yüzünü görmeliyim… Ayaklarım benden bir komut beklemeksizin ona doğru yaklaşmaya başladı.

“ Onu istediğim an bulabilirim… Reenkarnenin yerini bulup toplamaya ondan başlayabilirim. Ben onun için bunu yapabilirim… Sense sadece ölüm ve acıdan bahsediyorsun.”

“ Reenkarnenin nerede olduğunu çoktan biliyorum ve güven bana onu yüzyıllar içinde bile bulamayacaksın.” Gri yeniden ardına dönüp yürümeye başladı. Vücuduma elektrik verilmiş gibi kaskatı hale gelerek durdum. Reenkarnenin yerini ölüyken nasıl bilebilirdi ki? Daha da önemlisi, hala bilebilir miydi?

“ Yalan! Asla bilemezsin!” Onu yalanlamasını, bilebileceğini söylemesini beklerken delireceğimi hissettim.

“ Arya daha ölmeden çok önce ruhumdan onun ruhunu her daim bulabilmeyi istemişti ve o istedi mi cevap alır. Onu ikimizin ruhu da hiçliğe karışmadığı sürece bulabilirim. Çünkü biz birbirimize bağlıyız… Her daim öyle olduk.” Gri ilerlemeye devam ederken genç adamın çığlıklarını duymuyordum. Onu umursamıyordum bile. Bu dalgakırana her şeyi riske atıp dokunmamış olsam neler olacağını düşünmüyordum.

Nisan’ın yerini biliyordu… Nisan’ı bulmuştuk… Tek yapmamız gereken Kaz Dağlarına geri dönüp o gül oymasını dolayısıyla bu adamı bulmaktı. Cevap aslında soruyu ilk sormaya başladığımız yerdeydi!

O kadar rahatlamıştım ki kendimi dizlerimin üzerinde artık çamur deryası haline gelmiş toprağa bıraktım. Bu hareketi benimle birlikte aynı anda yapan genç adam delirmiş gibi haykırıyordu.

“ Arya! Beni içeri al!” O kadar bağırıyordu ki birazdan kan kusarsa şaşırmazdım. “ Kim olduğumu görmezden gelemezsin!” Hınçla derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı. O an gördüklerimi idrak edebilmek için gözlerimi ovuşturmam ve bir süre beklemem gerekmişti.

Karşımda duran adam birkaç saniye içinde küçülerek beş yaşlarında bir çocuk haline gelmişti. Yüzünü o anıda leydiye dikkat ettiğim için hatırlamasam da karşımda birden küçülen adamın şu anda bizi madalyona götüren yaşta olduğunu söyleyebilirdim.

“ Arya!” Güçsüz ve kırılgan bir çocuğun sesi dağların arasında yankılandı. Yağmur biri onu bıçakla kesmiş gibi durdu. Gri adamın dehşet dolu bir ifadeyle arkasını döndüğünü gördüm.

“ Arya, lütfen! Benim… Kim olduğumu biliyorsun.” Küçük çocuk burnunu çekti.

“ Bu kadarı çok fazla!” Gri adamın öfkesi az önce duran yağmurdan bile güçlüydü. Elini kaldırıp çocuğa doğru savurunca tam önüne az öncekileri gölgede bırakacak korkunç bir yıldırım düşürdü.

Ölmesi gerekiyordu. Kesinlikle beyni kavrularak çocuğun o dakika can vermesi gerekiyordu. Ama çocuk sessiz bir şekilde geriye savrulmaktan başka zarar almamış gibi kolayca ayağa kalkmıştı.

“ Git… Hemen.” Grinin tehditkâr sesiyle yağmur bir kez daha başlamıştı. Çocuğun suratında vücudunda korkunç yanıklar vardı. Ama hepsi büyük bir hızda yok olup gidiyordu. Sanki teni tüm yaraları emiyordu.

“ Şimdilik.”dedi. Üstünü başını silip ayağa kalkarken. Arkasını döndü ve tamamen iyileşmiş suratıyla gözlerimin içine baktı.

Kendi tükürüğümde boğulacağımı hissettim ama ne öksürebildim ne de nefes alabildim.

“ A… Ai… Aiden?”

Dehşetimi anlatacak bir kelime, gösterecek bir ifade yoktu. Hayır, hayır, hayır! O Aiden olamazdı. Kendimi düşünmeye, Aiden’a çok benzeyen bu küçük çocukta farklı bir şey bulmaya zorluyordum. Bana doğru yürüyüp yavaş yavaş eski yaşına büyürken dikkatli bakınca bazı farklılıklar gördüm. Dudaklarının kıvrımı, göz şekli gibi çok ufak, sadece hayal etmemiş olduğumu umduğum detaylardı.

Ama hayır… Bu Aiden değildi. En önemlisi gözlerindeki o kin dolu bakış asla Aiden olamazdı. Sadece ona çok benzeyen biri olmalıydı. Gözümün önünde attığı her adımda birkaç yaş büyüyordu. Bana doğru attığı her adımda gümüş gözlerindeki tanıdıklık hissinin sadece Aiden’a benzemesinden kaynaklandığını umuyordum. Adam tamamen eski haline dönüp karşıma dikildiğinde onun gerçekten Aiden olmasını isteyeceğim aklımın ucundan dahi geçmemişti.

Gri adam havaya karışmadan önce seslendi.

“ Bir daha buraya gelirsen, o yıldırım seni ıskalamaz… Arya seni ıskalamaz ve sen bile bir gün ölebilirsin, bunu sakın unutma Walker.”



Gözlerimi penceresiz beton bir odada açtım. Tek ışık kaynağı tepemdeki fazla bakanı kör edebilecek cinsten floresan lambaydı. Elimi gözlerime siper etmek için hareket ettirmek isteyince çıkan korkunç gıcırdamayla eski püskü bir yatakta yattığımı fark ettim. Lambayı falan boş verip olduğum yerde doğruldum.

Sağ elime bağlı olan serumu dikkatlice çekip çıkarttım. Nerede olduğumu bilmiyordum ama eğer bizimkilerle birlikte olsaydım Hilal’in bana bakacağı yer bu gri kutu olmazdı ve eğer ki o serumu bana başka biri takmışsa kim olduğunu öğrenmediğim sürece herhangi bir sistemime daha fazla karışmasını istemiyordum.

Ayaklarımı gıcırtı senfonisi yapan yataktan aşağı sarkıtarak kendime gelmeye çalıştım. Yer, duvarlar, tavan hepsi betondu. Oda kalıp şeklinde getirilip buraya konmuş gibi duruyordu. Tam karşımda dikkatli bakılmadıkça duvarlardan ayırt edilmeyen griye boyanmış çelik bir kapı vardı. Hani şu, hapishanelerde olan üstündeki dışarıdan açılabilen penceresi sayesinde dışındaki biriyle konuşulabilenlerden… Kapının sağında tek kişilik bir masa ve iki sandalye vardı. Metal sandalyeleri çekmeye kalkınca çıkabilecek sesi şimdiden duyabiliyordum. Neden iki tane olduğunuysa şu an düşünmeyi reddediyordum. Odanın diğer tarafındaysa sürgülü bir dolap ve sürgülü kapısı tam çekilmemiş ışığı açık olduğundan içini görebildiğim bir banyo vardı. Hepsi buydu.

Birden kapı gürültüyle açıldı. Yaman arkasında tepsi tutan genç bir kızla birlikte içeri girdi.

“ Bakıyorum da uyanmaya karar vermişsin.”dedi Yaman gülerek. Karşımda dikilmesi sorularımın çoğunu cevaplıyordu. Arkasından giren kız içinde bir tabak yemek ve su şişesi olan tepsiyi masanın üzerine bıraktıktan sonra Yaman’ın kafa sallamasını onaylayarak dışarı çıktı. Kapıyı kapatmadan önce bana anlamlandıramadığım bir bakış yollamayı da ihmal etmedi. Benim için üzülüyor muydu yoksa daha beterini mi hak ettiğimi düşünüyordu?

“ Uyuduğumu bilmiyordum.”dedim kaşlarımı kaldırarak. Yaman sandalyelerden birini yatağın tam karşısına çekip ters otururken gülüyordu.

“ Haklısın, uyumakla dalgakırandaki anıyı izlemek arasında oldukça büyük farklar var.” Çıkarıp yere attığım seruma baktı. “ Nasıl hissediyorsun peki?”

“ Bunu öğrenmek için mi geldin?”diye homurdandım. Kafamda ona gördüklerimi anlatmak için bana ne işkenceler yapabileceğini hesaplamaya çalışıyordum. Ben bir kâhindim. Buna güvenerek şimdilik dalgakırana dair şeylerin zihnimde güvende olduğunu düşünüyordum.

“ Aslına bakacak olursan gerçekten bunun için geldim. Odanın çok kötü olduğunu biliyorum. İstersen daha iyi bir yere alabilirim seni. Ama o senin düşünmek için dikkatini dağıtabilecek hiçbir şeyin ortamda bulunmamasını istedi. Yine de istersen senin için onunla konuşabilirim.” Bahsi geçen o’nun kim olduğunu merak ettim. Tara’nın söylediği Yaman’ın emir aldığı kişi miydi?

Yaman’a çaktırmamaya çalışarak içine düştüğüm dehşetle bu kişinin Walker olup olamayacağını düşündüm.

“ Neyi düşünmemi?”diye kendi düşüncelerimi savuşturdum. “ Bana tam olarak neler oluyor anlatmaya ne dersin?”dedim. Sesim düşündüğümden daha agresif çıkmıştı. Yaman’ın kaşları çatıldı.

“ Seni kurtaran kişiye biraz daha saygılı olmalısın Kuzey. Arkadaşların arkalarına bile bakmadan kaçarken seni zarar görmemen için oradan çıkaran bendim, onlar değildi.” Ne yapmaya çalıştığını biliyordum ve bu oyuna gelmeyecektim.

“ Evet, tabii, teşekkür ederim. Sahi, beni anıda geçenleri öğrendikten sonra mı öldüreceksin yoksa bir çeşit rehine olarak mı kullanmayı tercih edersin?” Kaşlarımı daha da kaldırıp ciddi bir ses tonuyla sordum. Yaman sandalyesinde yaylanarak bana gülümsedi ki bu midemin kalkması için yeterliydi.

“ Seni neden öldüreyim ki? Sen çok ama çok güçlü bir kâhinsin. Gelecekte güç dengeleri değişirse bir Ay Işığı bile olabilirsin. Böyle bir potansiyeli yok etmek ya da yanlış ellere vermek… Akıllı bir adamın yapacağı iş değil. Kaldı ki seni öldürmek isteseydik, çoktan öldürürdük Kuzey.”

“ Hayır, öldüremezdin.”dedim gerçekten gülerek. “ Dalgakırandaki anıyı sadece ben gördüm. Ne gördüğümü asla bilemezsin, iki tarafın da bu bilgiye dolayısıyla bana ihtiyacı var.” Yaman sırtını dikleştirip bana küçümseyen bir bakış attı.

“ Kendine bu kadar güveneceğin ne görmüş olabilirsin ki?” Benimle konuşmaktan çok kendi kendine konuşuyor gibiydi.

“ Bilmem… Neden kafama girip kendin bakmıyorsun?” Ben daha da sırıtırken Yaman’ın dudakları bir çizgi halini aldı. Kısa süren sessizlikte onu inceleme vakti buldum. Hatırladığımdan çok daha genç duruyordu. Artık gözlerindeki o deli parıltıları gizleme ihtiyacı hissetmiyordu. Geçen iki buçuk yılda sanki daha da irileşmişti. Her ne yapıyorsa ona yaradığı kesindi. “ Neden patronunu çağırmıyorsun? Bu bilgi senin gibi rütbesi düşük kişiler için fazla olabilir.” dedim sır veriyormuş gibi bir hareketle. Ateşle oynuyordum… Ateşle oynadığımı ve beni çok kolay bir şekilde yakabileceğini biliyordum ama elimde bir koz vardı.

“ Parazit kızım size her ne söyledi bilmiyorum ama-“

“ Kim olduğunu biliyorum.”diye lafını kestim. Şimdi kaşlarını kaldırarak inanmaz bakışlar atma sırası ondaydı.

“ Sahi mi kâhin çocuk? Bu mükemmel keşfini neye borçluyuz?” Eğleniyor gibi görünüyordu ama bunun altındaki gerginliği hissederek o hisse sıkı sıkı sarıldım.

“ Eh, bazen dalgakıranlar oldukça aydınlatıcı olabiliyor. İlginç değil mi? Leydinin, yani Arya’nın bir erkek kardeşi vardı.” Durup Arya isminin onda yarattığı şoku takip ettim. Fark etmemem için kıvranıyordu, gülümsüyordu ama paniklemişti. Sanki söylemem gereken bir ismi kullanmışım gibiydi. “ Neden Arya hakkında bu kadar çok kaynağınız ve bilginiz varken, kardeşi hakkında yok?” Kendi sorumu anlamlandıramıyormuş gibi başımı yana eğdim. Söylediklerim tamamen doğaçlamaydı. Basit bir teoriydi ve kesin kanıtlarım yoktu. Bu yüzden olabildiğince laflarımın ucunu açık bırakmaya çalışıyordum. “ Ayrıca, ne zaman bir ipucu bulsak ve onun peşinden gitsek o ipucunu bulan biz olmamıza rağmen siz de orada oluyorsunuz… Nedense…”Yaman onun sessizliğinden zevk aldığımı sanırken ben aslında daha fazla konuşma riskini göze alamıyordum. Uzun ve rahatsız edici sessizliğin ardından Yaman ayağa kalktı.

“ Şanslısın çocuk… Zaten seninle bizzat konuşmak istiyordu.” Başka hiçbir şey demeden kendi kendine açılan kapıdan dışarı çıktı. Dışarıda birine saygıyla selam verdiğini gördüm. Yaman aradan çekilince tam karşımda gölgeler içinde duvara yaslanarak yüzünü gizlemiş bir siluet gördüm.

“ Bu gerçekten sağlam bir konuşmaydı Kuzey… Tehditlerin çok... Hoş…”dedi Walker sırıtarak içeri girerken. “ Özellikle de aslında bahsi geçen kişinin ben olduğuma emin bile olmadığın düşünecek olursak.” Hayal ettiğim kadar şeytani olmayan bir gülümsemeyle gelip Yaman’ın boşalttığı sandalyeyi çevirerek oturdu. Bacak bacak üzerine atıp kollarını kavuşturarak beni rahatsız olmama neden olacak kadar uzun süre izledi.

“ Belki de kapıyı kapatmalısın, kaçmaya çalışabilirim.”dedim başımla açık bıraktığı kapıyı göstererek. Walker’sa sadece omuzlarını silkti.

“ Kaçacağını düşünmüyorum.”

“ Sana bunu düşündüren ne ki? Gitmek için her şeyi yaparım.” Ciddi miydi yoksa benimle kafa mı buluyordu emin değildim.

“ Çünkü merak ediyorsun Kuzey. Pek çok şeyi merak ediyorsun.” Hiçbir şey söylemeden ona bakmaya devam ettim. Bacaklarını açıp dirseklerini dizlerine yerleştirdi ve öne eğildi. Gümüş gözleri tıpkı anıda olduğu gibi benimkilerle kenetlendi. Yüzyıllardır gram yaşlanmamış bir adama baktığımı bilmek sırtımın terlemesine neden oldu. “ Bak, binanın bu bölümünde şu an senden ve benden başka kimse yok. Konuşmamızı bitirdiğimizde hala her şeyi yapabileceğini, mesela beni öldürebileceğini düşünüyorsan; gitmene izin vereceğim.” Sesi her ne kadar samimi gelse de onun gibi bir oyuncuya inanmamı bekleyemezdi herhalde? Bunu düşünmüş olacak ki yutkunarak ekledi. “ Arya üzerine yemin ederim.”

Bu lafı üstüne durdum. Nedense her konuda olsa bu konuda yalan söylemeyeceğinden emindim.

“ Onu gerçekten sen mi öldürdün?”dedim. Kelimeler ben daha farkına varamadan dudaklarımdan dökülmüştü. Şok olmak yerine birden Walker’ın omuzları çöktü. Onu gerçekten zerre kadar anlayamıyordum. Rol mü yapıyordu yoksa yüzüne yansıyan her şey gerçek miydi? “ O, senin ablandı… Bunu ona nasıl yaparsın?”

“ Bana ne gördüğünü anlatırsan sana tüm hikâyeyi anlatırım.”dedi gözlerimin içine bakarak. “ Yaptığım her şeyi bir sebepten ötürü yaptım ve sen diğerlerinin aksine bunu tarafsızca değerlendirebilecek kapasitedesin Kuzey.”

“ Sana güvenmemi beklemiyorsun değil mi?”

“ Bak bana dalgakırandan bahsetme istersen, sadece ne gördüğünü ve nasıl ben olduğumu anladığını söyle. Sonra ben sana hikâyemi anlatayım.” Eh, bu da bir başlangıç sayılırdı.

“ Kaz dağlarındaydık… Ve sen o bariyeri aşıp içeri girmeye çalışıyordun.” Bu kadarı ona yetmiş olacaktı ki başını salladı. “ Yeteneğimi de biliyorsun o halde.”

“ Tam olarak anladığımı söyleyemeyeceğim. Biraz… Dehşete düşmüştüm.” Walker güldü. Bir an için kendimi yineden Arda’nın salonunda oturup sohbet ediyormuşuz gibi hissetmiştim.

“Açıklamak yerine göstermeyi tercih ederim.”dedi. Pantolonunun arka cebine uzanarak kalın uçlu keçeli bir kalem çıkarttı. Sol kolunu sıyırdı ve kalemin kapağını açarak hayatımda gördüğüm en güzel el yazısıyla Adam yazdı.

“ Adam mı?”dedim kaşlarımı çatarak.

“ Adam, benim gerçek adım. Arya dışında şu ana kadar kimsenin bilmediği gerçek ismim.” Bakışlarımı kolundan ayırıp yüzüne yönelttim. Bana değil yazdığı isme bakıyor ve gülümsüyordu. Sonra yaladığı parmağıyla yazdığı ismi tek harekette sildi. “ Walker’sa, Arya’yla kendi türümüzün liderliğine geldiğimiz zaman komutanlarımızın bana taktığı bir lakaptı. Çünkü kimseye adımı söylememiştim. Onlar da bana seslenmek için bu lakabı seçtiler. Walker’ı gerçekten sevdim. Kendi adıma dönüştürecek kadar.” Bu sefer koluna Walker yazdı.

“ Bunun yeteneğinle alakası ne?”

“ Aslında Walker ismi başlı başına yeteneğime bir gönderme ama göstermek istediğim buydu.”dedi ve kolunu bana doğru uzattı. Yazı tıpkı yaraların teni tarafından emilip yok olması gibi yazıldığı şekliyle birer birer silinerek yok oldu.

Ağzım bir karış açık Walker’ın koluna bakıyordum. Silinen yazının yerinde şimdi yeniden Adam belirmişti. Kısa bir süre orda kaldıktan sonra o da yazıldığı gibi harf harf silinerek yok oldu. İstemsiz olarak geri çekilip iyice duvara yaslandım. Walker cevap bekler gibi yüzüme bakıyordu.

“ Zaman mı?”dedim gözlerimi kırpıştırarak. “ Hayır, hayır sadece zaman değil… Yani genel olarak değil.”

“ Sadece kendi vücudum için.” diye tamamladı sözlerimi. “ Bu nasıl senden yüzlerce yıl büyük olduğum halde burada olduğumu sana anlatır sanırım.” Kolunu yeniden kapatıp kalemi cebine attı. “ Sadece yaşlanmayı değil, yaralanmaları da geriye alabiliyorum.”

“ Ölümsüzsün.”dedim. Dehşetim katlanmıştı. Başını iki yana sallaması kesinlikle beklediğim şey değildi.

“ Hayır, ben bile ölebilirim.” Bunu bana neden söylüyorsun o halde diyen bir ifadeyle ona baktım. Önce sadece güldü.

“ Kuzey, zaten biliyorsun ki ben sadece bir hırsız değilim. Bir seçilmişim ve kâhinlerin yalan söylendiği zaman hissedebildiğini biliyorum. Üstelik sana dürüst olacağıma dair gerçek bir söz verdim.” Bir an karşımda tüm zayıflıklarını ortaya dökerek dikilen adamı bu kadar umutsuz hale getiren şeyin ne olduğunu merak ettim.

“ Bunu yüzyıllarca kabul etmedim ama evet, Arya’yı ben öldürdüm sayılır.” Ellerini birbirine kenetlemiş yere bakıyordu. “ Kaçırılmam ve Arya’nın yakalanması ve ona Alexandre’nin bakıyor olması… Hepsi benim planımdı.” Alexandre’nin gri adam olduğunu yüzünden geçen öfkeden anladım. “ Hepsi onun ölmesi için kurulmuş bir tuzaktı. Eğer doğru işleseydi Arya ondan nefret edecekti, ölümüne üzülmeyecekti bile. Ama işler ters gitti ve Arya… Nasıl olduğunu biliyorsun işte.” Devamını dillendirmek istemiyormuş gibiydi.

“ Peki neden? Neden ablanın sevdiği adama bu kadar takıntılısın?” Cevap olarak sadece başını kaldırıp yüzüme baktı. Uzun uzun anlamı beklercesine baktı. “ Ha, hayır.”diye mırıldandım. “ O senin ablandı! Öz kardeşin! Onu nasıl o şekilde sevebilirsin? Bu… Bu çok… Bu çok yanlış!” Walker gözlerini devirdi.

“ Benim dönemimde, benim yaşadığım topluluk içinde değildi. O zamanlar seçilmişler şu an olduğundan çok daha üstün bir ırktı ve bunu genellikle akraba evliliklerine borçluyduk. Biliyorsun, ikisi de hırsız olsa bile çocukları hırsız olmak zorunda değildir. Daha yüksek oranlara sahiptir ama kesinlik söz konusu değildir. Tam tersi, insan anne baba seçilmiş bir çocuk da dünya getirebilirler. Ama yetenekli kardeşler için durum farklıdır. Eğer ikisinin bir çocuğu olursa, kaç tane olacağı fark etmeksizin hepsi kendi ırkların güçlü birer birey olacaktır. İnsanların aksine bizim gibilerde varyasyonlar yaşama şansımızı düşürür.” Yaptığı bilimsel açıklama karşısında yarı açık bir ağızla ona bakabiliyordum sadece.

“ Ya sonra?”

“ Sonra giderek insanlaştık ve senin gibi, seçilmişler de bunun yanlış olduğuna karar verdi. Ay Işığı olan kişiler bile benim zamanımda olduğu kadar güçlü değil artık.”

“ Şimdi bu saplantın yüzünden onu geri getirmeye mi çalışıyorsun? Bu geçerli bir sebep değil! O adam haklı ona biraz huzur vermelisin.” Gözlerini kısarak bana baktı.

“ Benden çok mu farklı olduğunuzu sanıyorsunuz, hepiniz? Neden Nisan’ı huzur içinde ölmesi için bırakmıyorsunuz? Yaptığı şeyi kendi isteğiyle yaptı. Giderken mutluydu ve şu an olduğu yerde de mutlu, güven bana bunu biliyorum… O halde neden ondan vazgeçmiyorsun?” Kelimenin tam anlamıyla afallamıştım. Ağzımı sesimi kaybetmiş gibi sadece açıp kapatabiliyordum. Walker bu halimle eğlenmektense bana kabul et der gibi bakıyordu.

“ İkisi aynı şey değil.”

“ Evet, kesinlikle değil…” Ayağa fırlayıp odanın içinde sinirle yürümeye başladı. “ Çünkü Nisan, bulunmak istiyor. Çünkü Nisan, ona yaklaşmanıza izin veriyor ve çünkü Nisan tek parça!” Ellerini yatakta iki yanıma koyup üzerime doğru eğildi. “ Yüzyıllar boyunca onu her bulmaya çok yaklaştığında öldüğünü ve bambaşka birinde reenkarne olduğunu, her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldığını düşün. Tekrar, tekrar ve tekrar… Asla yeteri kadar hızlı olamıyorsundur çünkü hiçbir beden onun gibi bir ruhu uzun süre taşıyabilecek kadar güçlü değildir. Taşa, reenkarneye ve yarattığı her bir dalgakırana ulaşmak zorundasın. Bütün parçalar bir arada olmadan yapacağın hiçbir şey işe yaramaz… Nasıl hissederdin Kuzey? Nisan senin için değil de senin yüzünden Derin’e olan aşkı için ölseydi, NASIL HİSSEDERDİN?” Geldiği kadar hızlı bir şekilde geri çekilerek sandalyesine oturdu. En az onun kadar nefes nefese kaldığımı görmek beni şaşırtmıştı. Az önce kafama darbe almış gibi hissediyordum. Başım dönüyor, kulaklarım çınlıyor ve midem bulanıyordu. Kendime onun düşünmeni istediği gibi düşünme, ikisi aynı şey değil… Aynı şey değil diyip duruyordum.

“ Yani her şeyi sen mi düzenledin? Yaman’ın merkeze gidip Derin’le Nisan’ı bulmasına kadar her şeyi mi?” Kafamdaki sesleri susturmak için konuyu değiştirdim.

“ Tahmin ettiğinden çok daha fazlasını.”

“ Sadece o reenkarneye ulaşmak için mi?” Walker güldü ve sandalyesinde rahatça gerindi.

“ Onu çok uzun zaman önce buldum… Hatta bir bakıma onu benim yarattığımı bile söyleyebilirsin. Arya için yeterince güçlü olmalıydı.”

“ En başından beri bildiğin halde oynuyorsun!”dedim dişlerimin arasından. Nisan’ın nerede olduğunu bütün bu zaman boyunca biliyordu.

“ Hadi ama Kuzey, size bakın işte bu diyemezdim; her şeyin bir sırası var. Bunun için ne kadar beklediğimi bilmiyorsun. Siz de iki yıl bekleyebilirdiniz.” Yüzünün aldığı şekli, tüm bu yaptıklarından zevk alıyormuş gibi kıvrılan dudaklarını sevmemiştim. Sanki maskesi düşüyor ve yavaş yavaş gerçek yüzü ortaya çıkıyordu. Walker kesinlikle normal değildi, delirmişti.

“ Ayrıca… Size hiç yardım etmediğimi söyleyebilir misin? Hatta şu anda bile ediyorum aslında.” Çöktüğüm yerde doğruldum.

“ Ne demek bu? Herkes kaçıp kurtuldu sanıyordum, Yaman öyle demişti.”

“ Ah, iyiyiz iyiyiz… Merak ettiğin buysa kimse ölmedi. Derin’i bile kurtardılar… Sadece… Hep birlikte değiliz.” Yüzüne iyiden iyiye yayılan gülümsemesini silmek için her şeyi yapardım. İşte bu o andı. İşlerin benim aleyhime dönmeye başladığı ve lanet bir seçim yapmak zorunda bırakılacağım an… Öfkemi kontrol altına almaya çalışarak devam edene kadar ona baktım. “ Belki Yaman biraz abartıp yanında fazlaca kaçak getirmiştir ve tam geçitten geçtiğimiz sırada grup ikiye bölünmüş olabilir… Neyse ki Ayas’ın ruhu hayatta kalabilmek için çaresizlik içerisinde Nisan’ın bedenini terk edip kapıdan geçen diğerlerine katılırken ben oradaydım ve Nisan’ı korudum… Gruptan ayrı düştük ama elden ne gelir ki?” Oturduğu yerde sallanarak bir kahkaha patlattı. Sınırlarımı aşmıştım.

“ Seni-“ Ayağa fırlayıp üzerine doğru bir adım atacaktım ki keskinleşen ifadesi ve tüm bedenini saran mavi alevleri beni olduğum yere mıhladı.

“ Otur.”dedi ve farkına varmadan gerisin geri yatağıma çöktüm. Ben oturduğum anda alevler yok oldu ve Walker’ın gülümsemesi geri döndü.

Artık sahte olduğuna dair başka hiçbir kanıt istemeyeceğim o gülümsemesi…

“ Onu korudum derken bunu gerçekten kastediyordum.” Yüzünün ve vücudunun sol tarafının yavaş yavaş yanmış, deforme olmuş hale geçmesini nefesimi tutarak izledim.

“ İsteseydim o saldırıdan kolayca kurtulur sevgili Nisan’ınızın kavrulmasını izlerdim. O şu an benimle ve güvende. Ama sadece şimdilik.” Göz açıp kapayana kadar Walker’ın cildi eski kusursuz haline döndü.

“ Ne demek şimdilik?”dedim yutkunarak.

“ Nisan’ın bu kadar uzun süre dayanabilmesi bir mucize biliyor musun? Kimse onun kadar dayanamamıştı. Bu ne demek bir fikrin var mı?” Yeniden kollarını göğsünde kavuşturdu ve sandalyesinde hafifçe kaykıldı. Bense ecel terleri döküyordum.

“ Nisan güçlü biri.”diye tahmin yürüttüm. Gülerek onayladı.

“ Eh, ona ne şüphe kız Ay Işığı! Ama yine de dayanamazdı. Dayandı çünkü içeride Arya ona yardım ediyor… Onu önemsiyor.”dedi öne eğilip işaret parmağıyla kafasını göstererek. “ Bu da benim Nisan’ı korumam için yeterli… Ama Arya onu ne kadar severse sevsin eğer varlığı çıkarlarımla çatışmaya başlarsa tereddüt dahi etmem.” İyice öne eğilerek bana gülümsedi. “ İşte Kuzey, burada sen devreye giriyorsun. Bu çıkarları istersen koruyabilirsin ve o zamana kadar Nisan ölmemişse, senin için onu geri getirebilirim… Hatta Derin’i bile aranızdan çekip alabilirim.” Walker arkasına yaslanıp teklifinin yarattığı havanın tadını çıkarırken ben, gerçekten korkmaya başladığımı hissediyorum. Şimdi bana bu boş odayı neden verdiğini anlıyordum. Bunu düşünmemi istiyordu. Diğer düşünebileceğim her şeyi elimden çekip alıyordu ve geriye sadece onun gibi delirmeme yetecek kadar çok yanlış kalıyordu.

“ Benden ne istiyorsun?”

“ Seni.”dedi eğlenerek. “ Yanımda çok güçlü seçilmişler ve çok güçlü hırsızlar var. Ama senin gibi bir kâhin… Artık kimsenin kâhin olduğunu bilmediği bir dünyada senin gibisini bulmak ne kadar zor bilemezsin. Ben de dâhil tanıdığım hiçbir seçilmişim kâhinlik yönü seninki kadar kuvvetli değil.

Arya geri geldikten sonra yapacak başka işlerimiz de olacak. Bu işler de senin gibi birine ihtiyacım olacak.” Dizlerine vurarak ayağa kalktı. “ Neyse ben artık seni yalnız bırakayım da biraz düşün… Düşünmek her zaman iyidir.” Sırıttı ve kapıya yöneldi. Odadan çıktığı sırada tüm konuşma hızlı bir şekilde tekrar ve tekrar beynimde yankılanıyordu.

“ Bekle!”diye seslendim kafamda en son yankılanan yarattım kelimesi üzerine. Walker çok ilgili bir şekilde durup bana döndü.

“ Evet?”

“ Senin hiç… Çocuğun var mı ya da var mıydı?”dedim cevabından korkarak. Walker hayatımda gördüğüm en pis sırıtışla bana baktı.

“ Evet… Var.”






47 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör