• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 27.Bölüm


-27-

Derin

Havanın gerçekten ne kadar soğuk olduğu umurumda bile değildi. Ayas’ın emirler yağdırarak getirttiği vücudumuza tam oturan termal ceketler pek bir işime yaramıyordu. En azından hareketlerimizi destekler nitelikte olması iyiydi. Çünkü aslında yağan kar tenimi ürpertse bile içimden gelen bir sıcaklık bir zamanlar Rusya’da olduğum gibi titrememi önlüyordu. Bu yüzden üzerinde durmuyordum. Tıpkı Kuzey çevreyi tararken yanımda durup boş bakışlarıyla silahına şarjörü yerleştiren Nisan’ın üzerinde durmamaya çalıştığım gibi.

Bunu nasıl yapmıştım? Nasıl iyi bir fikir gibi gelmişti ki? Almatı’ya gelmek üzereyken kapının önünde onu görev kıyafetleriyle görünce ne yaptığımın farkına varmıştım ve evet, kesinlikle ölesiye pişmandım… Ama biliyordum ki aynı durum yine olsa yine yapardım.

En azından kendimi kandırmayı başarabileceğimi ummaktan başka şansım yoktu. Dalgakırana ulaşamama gibi bir durumla karşı karşıyayken Nisan’ın sonunda açtığı gözlerinde her zamanki o ışığı göremediğim için kendi kendimi yiyip bitiremezdim. Şu an herhangi bir şey hissetmeye hakkım yoktu, şu an tam da merkezin beni yetiştirdiği insan olmalı ve bir kerecik olsun başarılı olabilmek için her şeyi ama her şeyi göze almalıydım.

“ Buldum!” Kuzey çatık kaşları altında gözlerini açtı. Bakışları sağ çaprazımızdaki yüksek apartmana sabitlenmişti. Hepimiz bir çağrı beklemeksizin harekete geçtik.

“ Kaçıncı kat?”dedim.

“ On beş. Koridorun sonundaki geniş odada, içeride sadece tek kişi var .” Başka bir şey daha söyleyecekmiş gibi nefes alsa da sonradan durdu. Tipi şeklinde yağan karı kendimizi gizlemek için kullanarak gecede hızla hareket ediyorduk. Tara’nın duyduklarından hatırladıkları bizi buraya kadar getirmişti. Çemberi Kuzey’in dalgakıranı hissedebileceği kadar daraltmıştık. Etrafımızda yüksek binalar ve şehri kuşatma altındaymış gibi gösteren belki de binlerce ağaç vardı. Ufukta yüksek dağları tepelerindeki kar sayesinde çok net seçebiliyordum. Tüm şehir kardan bir örtüyle örtülmüş gibiydi. Neyse ki geceydi yoksa bembeyaz karın üzerinde koşan bir grup olarak çok dikkat çekebilirdik. Girmek üzere olduğumuz apartmanda tek tük ışıklar yanıyordu. Kazakistan’da saat sabahın ikisiydi. Bu da bu işi sessiz halledebildiğimiz takdirde kimsenin bizden haberi olmayacak demekti. Ancak aksi takdirde koca bir şehri uyandırabilecek kadar merkezi bir bölgedeydik.

Kapının önüne gelince tipinin henüz kardan silemediği ayak izlerini gördüm.

“ İçerideler.”dedi Kuzey daha ona dönmeme bile fırsat vermeden. “ Şimdiye kadar on sekiz saydım. Bir kısmı hala merdivenlerde ama beş ruh dışarıdan eve doğru yaklaşıyor.” Elini kaldırıp ağaçların kısmen kapattığı bir noktayı işaret etti. Mavi parıltıyı hayal meyal seçebilmiştim.

Onları beklediğimden daha hızlı bir şekilde yakalamıştık hala bir şansımız vardı.

“ Kuzey, kapı.”dedim. Ateş edip tüm kaçaklara bura olduğumuzu haber vermeye niyetim yoktu. Otomatik bir kapıyı açmak Kuzey için birkaç saniyelik işti. Arkamı döndüğümde Ayas’ın ona söyleyeceğim şeyi çoktan tahmin ederek ruhunu altı parçaya bölmüş vaziyette beklediğini gördüm.

“ Git, unutma on beşinci kat koridorun sonundaki oda.”

“ Doğu cephesi.”diye ekledi Kuzey. O sırada bir klik sesi eşliğinde kapı açıldı.

“ Walker, Jay’le birlikte git. Yeteneklerin ölçüsünde ruhunu en azından 2 parçaya bölebileceğini düşünüyorum.”dedim içeri dalarken. Walker başıyla onaylayarak vakit kaybetmeden bedeninden bir mavi ışık huzmesini gökyüzüne doğru gönderdi.

Hepimiz girişi geçip asansörlerin ve merdivenin olduğu boşluğa geldik.

“ Hala merdivendeler mi?”diye sordum Kuzey’e. Başıyla beni onayladı. “ Güzel o zaman. Kuzey, ben, Tara ve Jay asansöre binip çıkıyoruz. Siz de merdivenleri kullanacaksınız. Şansımız varsa onları arada bir yerde sıkıştırır eve girmeden işlerini bitirebiliriz.”dedim. Kimse söylediklerimi sorgulamıyor, herkes son hızda dediklerimi yapıyordu. Tara çoktan asansörün kapısını açıp on beşinci kata basmıştı. Kuzey ve Ayas’la içeri girerken diğerlerinin bu hızda ikinci kata varmış olabileceklerini düşündüm.

Asansörün içinde beklemek insanı kesinlikle deli ediyordu. Kendimi hırsızlık yapmaya gittiğim evin kapısını çalıyormuş gibi hissediyordum. Kaçak grubunun yukarıya daha yakın olduğu tahminine dayanarak Hilal’i ve Nisan’ı aşağıdaki grupla bırakmıştım ve şimdi kendi kendime yanılmamış olmak için dua ediyordum. Çünkü ne olur ne olmaz onlarla karşılaşacak ilk grubun daha güçlü olmasını istiyordum. Tıpkı bizim onları sıkıştırmaya çalıştığımız gibi Ayas’la Walker’ın yeterli gelmemesi halinde biz de iki kaçak grubu arasında sıkışabilirdik.

Şu anda bu tam olarak bir zaman oyunuydu ve bir saniyeyle bile önde olan dalgakırana sahip olacaktı.

Asansör vardığımızı ilan eden bir müzikle yavaşladı.

“ Silahlarınızı hazırda tutun.”dedim. Kuzey’in elinde çevirdiği bıçağın üstüne yansıyan mavi ruh alevini görebiliyordum. Ayas’la ikimiz silahlarımızın dolu olduğunu kontrol ettik. Kabinin içindeki havada garip bir şeyler vardı sanki. Damarlarıma pompalanan adrenalinin dalga dalga yayıldığını hissediyordum. Bacaklarım harekete geçmem için kıvranıyordu.

Kabinin kapıları açılır açılmaz seslerini duydum.

“ Tara, merdivenler!”diye seslendim. Tara’nın alevleri merdivenlerin girişini tıkarken bu kata ulaşmayı başarabilmiş ilk kaçak yüzündeki sırıtışla birlikte yok oldu. “ Onları merdivende durdurmak zorundayız, kimse içeri girmeyecek!”diye bağırdım. Bu sırada kalan kaçaklarda alevlere kadar ulaşmıştı. İçlerinden birkaçı aşağı indi.

“ Asansör!” Tara alevleriyle çoktan aşağı inmeye başlamış olan asansörün kapısını patlattı. Kuzey, Tara’nın onun için tasarladığı özel bıçaklarından birini kabinin kablolarına doğru fırlattı. Çelik kabloları bir anda paramparça olan asansör kabini korkunç bir gürültüyle aşağı düştü.

Silahımı kaldırıp alevlere en yakın olan ve beni nişanlayan kaçaklardan birini vurdum.

“ Derin?” Kulaklığımdan Walker’ın telaşlı sesini duydum. “ O ses neydi herkes iyi mi?”

“ Evet iyiyiz. Asansördü. Ses bombasını çalıştırdın mı?” Walker’dan cevap beklerken göz ucuyla asansör boşluğundan yukarı çıkmaya çalışan ruhun içinden geçen mavi bir bıçak gördüm.

“ Evet, bu binadaki kimse en ufak bir ses duymadan mışıl mışıl uyuyacak merak etme.”dedi ve ekledi. “ Onuncu kattayız şimdilik dört tane hakladık ve herkes iyi…”

“ Hayır, herkes iyi değil! Walker’ın müdahaleye ihtiyacı var!” Hilal birden araya karıştı. Telaşlı cümlesinin sonu ufak çapta bir çığlıkla sonlanmıştı. Arda’nın bağırarak neden Tara’nın hepsini birden yakmadığını sorduğunu duydum. Bunu Tara’da duymuş olacak ki görüş alanından alt kata kaçmaya çalışan bir kaçağı yakarken gözlerini devirdi.

“ Göremediğim bir şeyi yakamam beyinsiz! Alevin GPS’ini evde unutmuşum da!”diye bağırdı kulaklığına doğru. Her ne kadar Tara artık iyileşmiş olsa da alevi kontrol etmenin ne kadar zor bir şey olduğunu aslında hepimiz biliyorduk.

“ Walker’ın nesi var?”dedim üzerime gelen bir kurşundan kıl payı kurtulup kendimi yere atarken.

“ Yanık! Kolunda ciddi yanıklar var!” Hilal bir kez daha küçük çapta bir çığlık attı ama bu sefer kimse yardımına koşmadan kendisi halletmiş gibi nefes nefese kalmıştı.

“ İyiyim, dayanamayacağım bir şey değil.” Walker’ın cümlesi tanımadığım bir kadının çığlığıyla kesildi. “ On ikinci kat.” Onları sıkıştırıyorduk…

“ Derin!” Kuzey asansör boşluğuna pimini çektiği mavi dumanlar saçan bir el bombası atarken bana bağırdı. “ Her saniye daha fazlası geliyor! Benim saydığımdan çok daha fazlası ve özellikle-“ Ayas onun lafını bölerek ciddi bir yüz ifadesiyle koluma yapıştı.

“ İçerideler, içeriye destek gerek!” Beni eve doğru sürüklerken sanırım iki kurşun kulağımı son anda yalayarak geçti.

“ Biz hallederiz, git!” Ne zaman açıldığına dair hiçbir fikrimin olmadığı kapıdan içeriye Ayas tarafından sürüklenirken Tara bize doğru bağırdı. Biz içeri girer girmez de dairenin kapısını alevlerle mühürledi. Alevlerin içinden geçtiklerine inanmama neden olacak şekilde duvarlardan mavi ışıklar sızmaya başlamıştı.

Buraya artık ne kimse girebilir ne de kimse çıkabilirdi, bizden başka.

Ayas arkamıza endişeli bir bakış atmak için kendine sadece bir saniye tanıdı. Ardından yüzüne ciddi maskesini yerleştirip bana döndü.

“ Dışarıdan çok fazla takviye geldi. Sadece Walker ve ben halledemezdik.” Kapının önüne fırlatılmış gibi duran bir koltuğu kendimize siper alarak eğildik. Ayas ruhunun diğer parçalarıyla bağlantı kurarak durumu tartıyordu.

“ İçerideki adamın kâhin olduğunu düşünüyorum. Geldiğimizde bizi göremedi ama hissetmiş gibi dolabına doğru hamle yaptı.” Silahını kaldırıp geniş salonun köşesinde kendi üzerine çullanmak üzere olan bir ruhu vurdu.

“ Dolapta mı?”dedim. Kuzey arkadaki odada olduğunu söylemişti. İkisinin anlattıkları birbirini destekliyordu. Ayas başıyla onayladı.

“ Ona dokunmaya çalıştım ama işe yaramadı. Ruh formundayken onu sadece taşıyabilirim içindeki anıya ulaşamıyorum bunun için bir beden lazım.”

“ Eh, şu an buradayız. Bu işi bitirelim.”dedim. Tam ayağa kalkacakken koluma yapıştı.

“ O burada.”dedi.

“ Kim?” Cevabını çok iyi bilsem de sakinleşmeye çalışarak ona sordum. “ Kim burada?”

“ Yaman… Tara alevlerle burayı kapatmadan hemen önce içeriye girdi. Walker şu an dolaba kimsenin yaklaşmamasını sağlıyor ama dikkatli olup Yaman’dan önce oraya ulaşmak zorundayız.”

“ O halde neden burada konuşarak vakit kaybediyoruz?!” Silkinip tüm ısrarlarına rağmen kolundan kurtuldum.

“ Derin, alevleri kontrol edebiliyor körlemesine dalamazsın, Tara ve bana ne olduğunu gördün!”

“ Öyle bir dalarım ki…”dedim ve her ne kadar haklı olduğunu bilsem de umursamadan kendimi koridora attım.

Sanırım yaşadığım ilk şok etrafta sadece ruhların olmamasıydı. Yerde kıpırtısız yatan iki kişinin üzerinden atlarken Ayas’ın dikkat et derken ne kastettiğini yeniden düşünürken buldum kendimi.

Açık kapının önüne geldiğimde odadan dışarı fırlayan adam için son derece basit ve açık vermiş bir hedeftim.

Kana bulanmış dişlerini sergileyerek attığı çığlık kulağımın içinde patlamıştı. Üzerime yığılırken ikimizde hızla duvara savrulduk. Yere çökerken adam kıpırtısızca üzerimde yatmaya devam etti. Sırtında boydan boya derin bir kesik vardı ve her saniye tenindeki o kırmızı leke daha da büyüyordu. Ellerimde hissettiğim sıcaklık onun kanı olabilirdi ama sırtımdakilerin ona ait olduğunu hiç sanmıyordum.

Derin bir nefes alarak adamı üzerimden attım. Kulaklarım hala bağırışı yüzünden çınlıyordu. Nefes almaya çalıştıkça karşımdaki odanın görüntüsü daha da bulanıklaşıyordu sanki. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki kendime gelemiyordum. Çınlayan kulağımda Ayas’ın sesini hissedebiliyordum ama ne dediğini algılayamıyordum. Bulanık koridorun ucundan birinin bana doğru koştuğunu gördüm. Ayas mıydı yoksa kaçaklardan biri miydi? İki durumda da ayağa kalkıp devam etmem gerektiğini biliyordum.

Elimi duvara yaslayıp kuvvet almaya çalışınca bir şeylerin ters gittiğini anladım. Yine de kalkmak için gülünç derecede başarısız bir deneme yaptım ve bu deneme birden ağzıma dolan kanı öksürerek boşaltmama neden oldu. Yanıma gelen kişi her kimse kendini benim yanıma dizleri üstüne bırakmadan önce sağlam bir küfür eşliğinde odanın içine bir şeyler fırlattı.

“ Derin? Derin?! Beni duyabiliyor musun?” Eğer kendine gelmeye çalışan görüşüm beni yanıltmıyorsa karşımdaki surat Kuzey’e aitti. Ona cevap vermek için nefes almalıydım ama yapamıyordum. Bir anda ciğerlerimdeki tüm hava boşaltılmış gibiydi. Kendimi zorlayınca derin bir nefes yerine Kuzey’in suratını son anda sıyıran kanlı bir öksürük krizine yakalandım.

“ Ney!? Ne yapmalıyım çabuk söyle!” Kulaklığına bastırarak bağırdı. “ Hayır, buraya gelemezsin! Hiçbiriniz gelemezsiniz. Ayas’la ben burayı hallederiz. Buraya doğru geliyorlar binanın hemen dışındalar, daireye giremezler.” Kuzey başkasının konuşmasını dinler gibi durdu. Onun sırtının hemen arkasında kucağına dalgakıranı almış bekleyen Walker’ın ruhunu zorla seçebilmiştim. Endişeli mi bakıyordu yoksa memnun mu emin değildim. Hatta bana baktığından bile emin değildim.

Kuzey üstündeki ceketi hızla çıkarıp kucağıma koydu.

“ Ayas’a katılıyorum. Kapıyı açın ve biz Derin’le dalgakıranı buradan çıkarana kadar dayanmaya çalışın. Hepsiyle başa çıkmamız imkânsız. Kaçmak zorundayız.” Ayas ne demişti? Neden hiçbir şey duymuyordum. Kulaklığıma dokunmak için sağ kolumu hafifçe oynatmaya çalışınca kanlı bir çığlık atarak donakaldım. O acının dalgalanmasıyla anladığım iki şey vardı, kulaklık kulağımdan çıkmıştı ve sırtımın sağ kısmında kesinlikle bir şey vardı.

“ Üzgünüm, bu biraz acıtacak.”dedi ve ceketini ağzıma tıktı. Ben daha ne olduğunu anlamlandıramadan elleri sağ tarafımda bir şeyi kavradı ve zarar vermemeye çalışır gibi yavaşça çekti.

Acıdan gözlerimin bile kanlandığını hissettim. Bastıramadığım çığlıklarımı Kuzey’in ceketiyle saklamaya çalıştım ama boşunaydı. Birkaç saniye sonra yeniden ağzıma dolan kan beni öksürtünce ceketi attım.

“ Neredeyse bitti Derin dayan! Ayas onu sonsuza dek oyalayamaz!” Kimden bahsettiğini anlamak sanırım bir dakikamı almıştı. Düşünemiyordum, acı o kadar keskin ve yoğundu ki. Çaresizce almaya çalıştığım nefesler yeterli gelmiyordu. Daha birini vermeden bir başka nefese ihtiyaçtan boğuluyordum sanki.

“ Neresi olduğunu bilmiyorum!”dedi kulaklığına öfkeyle. “ Tamam, tamam bakıyorum… Hilal telaşlı değilim tamam mı? Sen kendine dikkat et yeter.” Beni duvardan uzaklaştırıp üzerimdeki ceketi çıkardı. Sırtıma dikkatle bakarken dizlerinin dibinde yerde kanlı bir bıçak gördüm.

Son derece yavaşlamış beynim belki de mucize eseri parçaları kafamda birleştirmeyi başardı. Walker’dan kaçarak üzerime yığılan kaçak ölmeden önceki son saniyelerinde beni de yanında götürmek için sağlam bir girişimde bulunmuştu.

Kuzey’in dikkatini çekebilmek için nispeten daha rahat hareket ettirebildiğim sol kolumla onu dürttüm.

“ Ne? Ne, ne oldu?” telaşla yüzümü görebilmek için geri çekildi. Elimle göğsümü gösterip anlamasını umdum. “ Göğsün mü? Ağrıyor mu sorun bu mu?” Kulaklığına yapıştı. “ Göğsünü gösteriyor anlamıyorum. Birkaç kez kan öksürdü, sırtındaki kanamayı durdurmak için-“ Kuzey duraksayarak kulaklığın ardındaki Hilal’le aynı anda bağırdı.

“ Akciğerleri!” Elimden geldiğince başımı sallayarak onları onaylamaya çalıştım. Daha önceki yaralanmalarımda, vurulduğumda canımın yandığını sanmıştım. Ama bu… Bu tamamen başka bir boyuttu. Ciğerlerime dolan kendi kanımda boğulacakmışım gibi hissediyordum. Konuşmaya ya da nefes almaya çalıştığımda boğazımdan garip hırıltılar yükseliyordu. Bu şekilde ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum ama ciğerlerime çekmeye uğraştığım her hava zerresi yeterli gelmemekle birlikte bıçak tekrar saplanıyormuş gibi acı çekmeme sebep oluyordu.

“ Hastaneye gitmeye ihtiyacı var Hilal, nefes alamıyor böyle uzun süre dayanamaz!” Kuzey sakinliğini korumaya çalışıyordu ama ellerinin titrediğini görebiliyordum. Ellerini çaresizce saçlarının arasından geçirip umutsuzca etrafına bakındı.

“ Geliyorlar… Çok daha fazlası geliyor.”diye mırıldandı kendi kendine.

“ N… Ne kadar… Zaman?” diyebildim yeniden ağzımı doldurmaya başlayan kanı yok sayarak. Kuzey bir Walker’a bir de koridora bakarak beni yanıtladı. “ Beş dakika içinde bu kata ulaşırlar. Onları durduramazlar.” Dönüp bunu söylemeyi hiç istemiyormuş gibi bana baktı. “ Kalkabilir misin?” Başımı evet anlamında salladım. Boşalmış bıçak kemerlerinden birini hızla çıkartarak yaramın etrafına sardı ve inlememe neden olacak şekilde sıktı.

“ Walker, bana yardım et.” Walker ok ve yaya değmememe özen göstererek kolumun altına girdi. Bu halimde bir anıya çekilmekten daha kötü hiçbir şey yaşayamazdım herhalde. Kuzey Ayas’la ne olduğunu anlayamadığım bir şey konuştuktan sonra bize döndü.

“ Sizi koruyacağım, dışarı çıkın. Hilal kapıyı açıyor. Siz geçene kadar onları oyalayabilirsek Tara’nın alevleri sayesinde arkanızdan gelebiliriz.”dedi ve vakit kaybetmeden koridorda ilerlemeye başladı. Benim aksime Kuzey kimin nerede olduğunu çok iyi bildiği için rahat ve güvenle hareket ediyordu.

Koridorun başına geldiğimizde Kuzey elini kaldırarak durmamızı işaret etti. Sorun yok diyordum kendi kendime. Sorun yok, kapıya kadar sadece on metre var. Bunu yapabilirsin. Her şey sen Ayas’ı iki saniye daha dinlemediğin için mahvolmayacak. Dalgakıran bizde… Sorun yok, Nisan iyi olacak…

“ Ni… Nisan?”dedim Walker’a bakarak. Görüşüm yeniden bozulmaya başlamıştı. Acıdan bacaklarım titriyordu. Ya da belki başka bir şey yüzündendi ama beynime sebep sonuçları düşünecek kadar oksijen gitmiyordu artık. Bilincim kapanırsa ne olacağını düşünemiyordum bile. Tek odaklanabildiğim şey Nisan’dı.

“ O iyi, çok iyi Derin şimdi kendin için endişelenmelisin.”dedi Walker azarlar gibi. Sözüne güvenmek istiyordum. Hala sağlıklı parlak bir maviydi, dışarıda iyi durumda olmalıydı. Nisan’ı korurdu değil mi? Ne olursa olsun görevini yapardı değil mi?

Kafamı çevirecek halimin olmamasını ona inanmamam olarak algılamış olacaktı ki mavi saydam gözlerini gözlerime dikti.

“ İster inan ister inanma ama Derin, Nisan’a bir şey olmasına asla izin vermem. Farklı sebeplerimiz olsa da birinin ona dokunmak için önce beni öldürmesi gerekir.”

Bir an için bile olsa aklıma ölsem de iyi olacaksa sorun değil fikri geldiğini bilse Nisan beni asla affetmezdi. Tıpkı benim onu aslında içimde bir yerde hala affedemediğim gibi.

Kuzey’in öne atılıp iki kaçağı yere devirmesi ve bize gelebilirsiniz işareti yapması beklenen bir şeydi. Beklenmeyense henüz birkaç metre ilerlemişken Ayas’ın odanın öteki ucundan uçarak sağımızdaki duvara yapışmasıydı. Daha onun geldiği tarafa bakmadan mavi alevler Kuzey’in üzerine yağdı.

“ HAYIR!!” Acımı umursamadan ikisine doğru koşamaya çalıştım. Kuzey’i alevlerin altında canlı görünce belki de son üç dakikadır aldığım en normal nefesle yere yığıldım. Bir an ölmüş, yanmış olabileceği fikriyle vücudumun kontrolünü yeniden sağlamıştım. Ama iyiydi. Her nasılsa Yaman’ın alevleri onu yakmamıştı. Ayas da sersemlemiş gibi görünse de yaşıyordu.

Hırıldayarak nefes almaya çalıştım. Buradan çıkmalıydık. Buradan hemen çıkmalıydık. Adrenalinle ele aldığım kontrolümü kaybetmeden yapmalıydık hem de bunu.

“ Walker, git hemen!” Cümlenin sonunda yeniden kan öksürmeye aldırmadım. Walker dalgakıranı kucaklayarak kapıya koşarken Yaman’a döndüm.

“ Ne o?! Yoksa yakamıyor musun kimseyi artık!?” Dudaklarımdaki ve çenemdeki kanları silerek ayakta sağlam durmaya çalıştım. Düşündüğümden çok daha zordu. Öyle çok inançlı biri olduğum söylenemezdi, her şeyi olduğu gibi bunu da kendi içimde yaşardım ama Yaman gülerken hepimizin buradan tek parça çıkması için dua ediyordum.

“ Yakmak istersem, yakarım Derin. Sevgili Kuzey çok işlevsel biri onu neden yakayım?”dedi ve alevleri tek hareketiyle Walker’ın kapıya ulaşmak üzere olan ruhuna yöneltti. Dehşet içinde alevin dalga dalga ona yayılmasını ve dalgakıranın ruhun elinden hayatımda duyduğum en korkunç gürültü eşliğinde yere düşmesini izledim. “ Her neyse…” dedi üzerini düzeltip anlamsızca gülümseyerek. “ Yalnız kaldığımıza sevindim.” Bana doğru bir adım atmıştı ki durup aklına bir fikir gelmiş gibi kollarını kavuşturdu. “ Bak ne diyeceğim Derin. Seni severim, gerçekten. Seni de öldürmek istemem. O yüzden neden kenara çekilip bu işi kendi kendine yapmıyorsun? Arkandaki sarı kafayla bitmemiş bir hesabım var.” Konuşmasındaki, tonlamasındaki Tara hissi beni ürpertti. Bir şey bulmak zorundaydım, bir çıkış yolu ama düşünemiyordum. Oksijene ihtiyacım vardı. Kuzey’in bahsettiği kaçak dalgasının buraya ulaşmasına ne kadar kalmıştı ki? Nefes almalıydım… Tek derin bir nefes her şeyi çözecek gibiydi ama olmuyordu!

Kapı… Tara’nın alevleri kapıdaydı… Kapıya ulaşırsak öyle ya da böyle yaşardık. Göz ucuyla yerdeki dalgakırana baktım… Hayır, atlayıp ona dokunmam bir işe yaramazdı. Anının yarısındayken ölmeyeceğimin garantisi yoktu.

“ Derin… Git.” Ayas şakaklarına doğru süzülen kanı silerek ayağa kalktı. “ O haklı, git.”

“ Aynı fikirde olmamız ne tatlı! Şimdi, izin verirsen…” Yaman elinin tek hareketiyle üzerime saldığı alevleri beni kapının önüne kadar sürükledi. Karşı koyacak gücü bile kendimde bulamamıştım. Kuzey’i yere yapıştıran alevler dalgakıranı ayaklarımın ucundan alıp Yaman’a doğru götürürken kıpırdayamadım bile. Acı içinde kıvranarak yan döndüm. Ayas ve kopyaları yaralarına göre inanılmaz kıvrak hareketlerle alevlerden kaçarken tek yaptığım hayatta kalmaya çalışmaktı. Orada öylece yatıp izlemek her şeyden daha acı vericiydi.

Ayas bir kez daha fazlasıyla sert bir darbe almak üzereydi ki birinin üzerimden atlayarak içeri girdiğini fark ettim. Tara korkudan mı yoksa öfkeden mi olduğunu bilemediğim bir çığlıkla babasının üzerine saldırdı. Bunu fırsat bilen Kuzey’in Ayas’ın yanına koşup onu yanıma kadar sürüklemesini izledim.

“ Gitmeliyiz. Geldiler daha fazla dayanamayız.”Kuzey beni kaldırmak için yeltendiyse de Ayas yarı açıkgözlerle ona bakarak koluna yapıştı.

“ Dalgakıran olmadan asla.” Kolunu bırakıp kalkmaya çalıştı. Kuzey onu rahatlıkla çekerek yerine oturttu.

“ Evet, git dalgakıranı almaya çalışırken öl ve Nisan’ı asla geri getiremeyelim!”dedi öfkeyle. Mantıklı düşünüyordu. Hem de hiçbirimizin olamadığı kadar. Ama artık bunu algılamakta bile beynim zorlanıyordu.

“ Anlamıyorsun değil mi?!” Ayas ağlıyor muydu? “ Onu alamazsak zaten geri getiremeyiz!” Kuzey hiçbir şey söylemeden Ayas’ın gözlerine baktı. Artık şüphem yoktu. Ayas ağlıyor ve umutsuzca dalgakırana doğru gitmeye çalışıyordu. Arkada Tara ve Yaman’ın bağırışlarını duyabiliyordum.

“ Seni öldüremeyeceğimi mi sanıyorsun Tara?!”dedi Yaman hiddetle.

“ Evet, öldüremezsin! Emirlerin bu yönde!” Yaman bir an için durakladı ve bu Tara’nın şansıydı.

“ Arda, buraya gel. Hemen!” Kuzey kulaklığına dokundu. Birkaç saniye içinde Arda yanımızdaydı.

“ Gelmek üzereler!”dedi ve sanırım bizi görünce donup kaldı. Kuzey ayağa kalkıp Arda’nın yakasına yapıştı.

“ Yaptığımız konuşmayı hatırlıyor musun? Daha bu işe yeni bulaştığımızda yaptığımızı, verdiğin sözü hatırlıyor musun?” Arda’nın yutkunduğunu zorla seçtim. Başını salladı.

“ Güzel, o zaman bu ikisini kapıya taşı.” Arda kireç beyazı bir yüzle bize eğildiğinde daha net düşünebilen Ayas neler döndüğünü anlamış olacaktı ki Arda’yla aynı yüz rengini paylaşıyordu.

Arda beni pek de kibar olmayan hareketlerle ayağa kaldırdığında bilincim artık kapanmak üzereydi. Hatırladığım son sahneye dair şeyler; bize doğru koşan Tara, yerden kalkmaya çalışan Yaman ve odayı koşarak geçip ellerini dalgakırana uzatan Kuzey’di.

Ardından mavi alevlerin yuttuğu dünyam tamamen karardı.

74 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör