• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 23.Bölüm



-23-

Kuzey


Her şey tepki verme süremizin dışında çabucak olup bitmişti. Kapı bir anda açılmış Ayas’la Tara salonun ortasına düşmüştü. Üstleri kahverengiye çalan kanla lekelenmişti. Tara’nın gözleri belirli bir odağı tutturamıyormuş gibi odayı tarıyordu sürekli. Ayas’sa tamamen kendinden geçmişti. Derin’le onu koltuğa taşıyınca gözlerini aralayarak bize sabitlemişti. Ve o hepimizin ne tepki verilmesi gerektiğini bilemediğimiz hala beynimin arka odalarında yankılanan o cümleyi söylemişti.

Yaman geri döndü…

Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Bunu söyledikten sadece bir nanosaniye kadar sonra Ayas’ın yarılan kaşından akıp kurumuş kanın gölgelediği gözleri sınırlarını zorlarcasına açılıverdi. Walker’ın tüm itirazlarına rağmen kucaklayarak koltuğa taşıdığı Tara’ya dönen bakışları vahşiydi. Daha hiçbirimiz ne olduğunu anlamadan Ayas’ın elleri Tara’nın boğazını sarıvermişti.

“ Neden?!”diye haykırdı. Tara anlaşılmaz sesler çıkartarak çaresizce debeleniyordu.

“ Jay, ne yapıyorsun?”Derin şoktan çıkan ilk kişi olarak Ayas’ın Tara’nın artık iyiden iyiye kızarmış boynunu saran ellerine yapıştı. “Bırak onu!”

“ Neden bizi buraya getirdin?! Onu öldürebilirdim! Elimizden kaçmasına izin verdin!” Ayas hiç birimizi duyamıyordu. Derin, kızın boğazına tüm gücüyle yapışmış Ayas’ın parmaklarını açmaya çalışırken Arda’yla ben de omuzlarından tutarak onu geri çekmeye uğraşıyorduk. Tara’nın gözyaşlarıyla ıslanmış yüzü gittikçe morarıyordu ve bu hepimizi dehşete bulanmış bir paniğe doğru sürüklüyordu.

“ Beni bu fırsattan nasıl edersin? Nisan’ı geri getirmek istemiyor musun?”

“ Daha fazla dayanamaz!”dedi Hilal hıçkırığı andıran bir sesle. Bir yandan da Ayas’ı öldürecekmiş gibi duran Walker’ın ona ulaşamaması için kendini ona siper ediyordu.

“ Kendine gel, bu onun suçu değildi!”diye bağırdı Arda. Birbirimize bakarak aynı anda tüm gücümüzle onun omuzlarına yapıştık. Sonunda birkaç milim de olsa onu Tara’dan uzaklaştırmayı başarmıştık ki Derin Tara’yı kurtarmaya çalışan ellerini geri çekip sıkılı yumruklarından birini Ayas’ın yüzünün tam ortasına indirdi.

Ayas üzerimize doğru uçunca üçümüz birlikte yere yuvarlandık. Tara’nın öksürükleri arasında aldığı kesik nefeslerin sesinin içimde bir şeyleri kopardığını hissettim. Kendinden geçmiş ve üzerimize yığılmış olan Ayas’a bir yumruk da ben atmamak için kendimi zor tutuyordum. Tara’yı öldürebilirdi! Öldürmek istemişti.

Hilal’in konuşarak rahatlatmaya çalıştığı zavallı kızın yüzüne baktım. Gözleri Ayas’a kilitlenmiş özür dileyen bakışlarını gözyaşları yıkamıştı. Aynı anda hem nefes almaya hem de hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Başının iki yanına yerleştirdiği titreyen bembeyaz ellerinin yanında yüzü olduğundan daha da kırmızı görünüyordu.

“ Tara, Tara bana bak. Düzenli bir şekilde nefes al ve sakın ama sakın onun söylediği şeyleri dikkate alma.” Derin Tara’nın önünde dizlerinin üzerine çökerek ellerini tuttu. Tara inatla başını iki yana sallayıp ağlamaya devam ediyordu.

“ Özür dilerim… Özür dilerim… Ben sadece… Ona bir şey olsun istemedim… Özür dilerim.”dedi hıçkırarak. Ayas’ı resmen Arda’nın üzerine atarak ayağa kalktım.

“ Tara, sen yanlış bir şey yapmadın. Bunları düşünme, sadece nefes al tamam mı? Yaralı mısın?”dedim sakinleştirici olduğunu umduğum bir ses tonuyla.

“ Özür dilerim… Özür dilerim…” Tara da Ayas gibi bizi duymadan sayıklamaya devam ediyordu.

“ Onu öldüreceğim.” Ayas’a doğru bir hamle yapan Walker’ın önüne Derin bir anda duvar gibi dikiliverdi.

“ Kimse kimseyi öldürmüyor.”dedi dişlerinin arasından.

“ Tara’ya ne yaptığını gördün.” Walker kontrolünü zor sağlıyormuşçasına yavaşça konuşuyordu.

“ Hepimiz gördük. Bir işe yara ve Arda’nın onu içerideki yatağa taşımasına yardım et.”

“ Sen kim-”

“ Yardım et ki Tara’yla ilgilenebilelim… Yapacağın en ufak harekette sadece Jay’e attığım gibi bir yumrukla yetineceğimi sanıyorsan, yanılıyorsun Walker.” Walker Derin’e onu öldürecekmiş gibi baksa da hala ağlamakta olan Tara’nın sayıklamaları onu ne söyleniyorsa onu yapmaya zorluyordu sanki. Gözlerini kapatıp iç çekerek pes etti ve Ayas’a doğru eğilip kolunu omzuna attı.

“ Tara…”dedim yavaşça bana bakması için Derin’in bıraktığı ellerini tutarken. O kadar soğuklardı ki… Karşımda tüm bedeni yaprak gibi titriyordu. “ Sen doğru olanı yaptın. Orada kalmak ikinizi de öldürebilirdi… Sen yanlış bir şey yapmadın.”dedim elimle gözyaşlarını silerken. Gözleri boşlukta bir yere sabitlenmişti. Başlarına ne geldiğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Ama halleri ortadaydı. Tara bu kapıyı açmışsa gerçekten başka çaresi olmadığı için yapmış olmalıydı.

“ Özür dilerim… Nisan… Özür dilerim…” Daha fazla dayanamayarak onu kendime doğru çekip sıkıca sarıldım.

“ Nisan abisinin hayatı pahasına geri dönmeyi ister miydi sanıyorsun?”diye fısıldadım kulağına. Bunu söylerken sesimin titremesine engel olamamıştım. Tara’nın sayıklaması bir anda kesilivermişti. Derin Hilal’in gidip Ayas’a bakmasını rica ederken belime dolanan iki zayıf kol hissettim. Tara başını yavaşça boynuma gömdü ve sessizlikle geçen birkaç saniyenin ardından dışarıdaki fırtınayı bile geride bırakacak bir şiddette ağlamaya başladı. Üzerimdeki gömleği çekiştiren sıkılı yumrukları titriyordu hala. Her saniye onu biraz daha sıkı sarmak istiyordum ama kollarımın arasında o kadar savunmasız ve güçsüz duruyordu ki daha fazlasını kaldıramazmış gibi geliyordu. Onu bu kadar korkutan, Ayas’ı kanlar içinde bırakan bir yerden bu denli soğukkanlılıkla ikisini birden çıkartabilmiş olması takdir gerektirirken o neredeyse bunu hayatıyla ödeyecekti.

Ve bunu yapan kişi sıradan biri değildi.

Tara’nın şu an ağlamak için o kadar çok sebebi vardı ki… Ne onu durdurmaya ne de acısını dindirmeye gücüm olduğunu sanmıyordum. O sarsılarak ağlamaya devam ederken ben kulağına bunun onun suçu olmadığına dair bir şeyler söylüyor onu yatıştırmaya çalışıyordum.

Herkes içerideki odada Ayas’la ilgilenirken Derin salonda kalmış Tara’nın oturduğu köşe koltuğunun kenarına resmen çökmüştü. Başını ellerinin arasına almıştı. Ayas’a yumruk attığı elinin eklemlerinde kırmızı lekeler vardı. O an ona bakınca içeriye Tara’nın iyi olduğundan emin olmak için mi yoksa Ayas’ı yeniden yumruklamak istemediği için mi gitmediğini merak ettim. Çünkü bu her ne kadar kendini yumruklamak kadar canını acıtsa da tereddüt dahi etmemişti. Yüzündeki ifadeyi çözmek benim için imkânsızdı.

Delilik sınırında gidip gelen hep Derin olmuştu. Ayas ne olursa olsun mantıklı olan, kalbinin değil aklının sesini dinleyen taraf olarak Derin’i çizginin bu tarafında tutan kişiydi. Düşününce belki de hepimiz akıl sağlığımızı ona borçluyduk. Asla yas tutmamış, Nisan’ı kaybetmiş gibi davranmamıştı. Onu heykelin kolları arasından aldığımız andan beri bir saniye olsun durmadan onu geri getirmek için bir yol arıyordu. Sorun da bu değil miydi zaten? Ayas’ı Derin gibi duvarları yumruklarken ya da ağlarken görmemiştim hiç.

Yaman artık onun patlama noktasıydı. Bunu hepimiz bir şekilde bekliyorduk ve hepimiz az önce Tara’ya yaptıklarını isteyerek yapmadığını biliyorduk. Özellikle Tara her yanına geldiğinde ruhundaki o siyah bulutların biraz olsun dağıldığını görebilen ben, bunu çok iyi biliyordum.

Kendine geldiğinde… Ne yaptığını fark ettiğinde… Bunu görmeyi gerçekten istemiyordum. Bir adam için bu çok fazla değil miydi? Taşıdıkları yetmezmiş gibi sürekli yeni ağrılar ekleniyordu üzerine. Şimdi sakinleşince az önce ona yumruk atmak istediğim için kendimi suçlu hissediyordum. Ayas’ın hala hayatta olması bile bir mucizeyken biz ondan hala sürekli aklını kullanan bir robot olmasını bekliyorduk.

Dönüp yeniden Derin’e baktım.

Şimdi o ifadeyi anlayabiliyordum.

Tara’nın hıçkırıkları dinmiş, gözyaşları azalmıştı. Rahat nefes alabilmesi için birkaç kere kendimi geri çekmeye çalışsam da ellerini bir an olsun gevşetmemiş gitmeme izin vermemişti. Onun bu hali… Bilemiyordum içime dokunuyordu işte. Kıyamıyordum belki de.

İç çekerek yavaşça elimi başına doğru götürüp saçlarını okşadım. Tara biri ona elektrik vermiş gibi bir anda kaskatı kesildi. Sıktığı dişlerinin arasından uzun süre unutamayacağıma emin olduğum korkunç bir inilti döküldü. Sesi duyan Derin bir şeylerin yanlış gittiğini anlayıp yerinden fırlarken Tara’nın elleri gevşedi, kolları hareket edemediğim bir sonsuzlukta yavaşça iki yana düştü. Bedeni tamamen üzerime yığılmadan önce kulağıma iki kelime fısıldadı.

Özür dilerim…

“ Tara?”dedim korkarak. Derin yanımıza gelmiş Tara’yı omuzlarından kibarca kavrayarak geriye yatırmıştı.

“ Sorun ne? Ne oldu?”dedi telaşla.

“ Bilmiyorum, birden kaskatı kesildi ve sonra kendinden geçti.”diyebildim. Derin Tara’nın bileğine parmaklarını yerleştirdi.

“ Nabzı çok zayıf. Hilal’e hemen buraya gelmesini söyle.”dedi endişeyle. Telaşla başımı sallayıp çöktüğüm yerden kalkabilmek için koltuktan destek alıyordum ki elimin altındaki bir karaltı dikkatimi çekti. Yavaşça elimi kaldırıp ne olduğunu görmeye çalıştım.

Karaltı dediğim şey tam olarak benim elimin şeklindeydi… Ve kırmızı…

Oda etrafımda dönmeye başlarken elimi çevirip üzerinde kalan kırmızı sıcak lekeye baktım.

“ De… Derin.” Derin neden hala orada oyalandığımı anlamak istercesine bana bakınca sinirli ifadesi yüzünde donakalmıştı. Yüzlerce şey söylemek isteyip hiçbirini dudaklarımdan dışarı çıkaramadan öylece dikilerek elimdeki kanı ona gösterdim.

“ Hayır, hayır… Lütfen…”diye mırıldanarak Tara’nın bileğini bıraktı. Onu nazikçe yasladığı koltukta doğrulurken başının durduğu yere bulaşmış kanı görmek bana yetmişti. Derin onu sıkıca tutarak başının arkasına baktı. Çaresiz bir ifadeyle gözlerini kapatıp bunu görmeye dayanamıyormuş gibi başını başka yöne çevirdi.

“ Kuzey… Hilal… Hemen.” Lafını ikiletmeye hiç niyetim yoktu. Ayağa kalkarak koşmaya başladım.

Jay

Tek ışık kaynağının dışarıda çakan şimşeklerin olduğu küçük odaya baktım. Cilalı koyu renk ahşap masanın arkasında uzun boylu genç bir adam oturuyordu. Bir eliyle masanın üzerindeki kalemi parmaklarının arasında çevirirken diğer elini çenesine dayamış o sabah tıraş olmayı unuttuğu için kendini göstermeye başlayan sakallarıyla oynuyordu. Odanın bir cephesini boydan boya kaplayan büyük pencerelere düşen damlaların gölgesi adamın üzerini bir örtü gibi kaplıyordu. Üst üste attığı bacaklarıyla var olmayan bir ritme eşlik ediyor, zümrüt gözleri yine hangi denizde boğulduysa karaya vurmayı reddediyordu.

Yeniden çakan şimşek tam gözlerim odanın karanlığına alışmışken bir kez daha her şeyi en başa döndürdü. Yeniden karanlığın ortasında bir masa belirdi. Ardında oturan genç bir adam ve gölgeler. Karşı duvarda dizlerine kadar suya girmiş ürkütücü kılıklı bir kızın resmi bir anladığına da olsa dikkatimi çekti.

Genç adam içini çekti, kaşları çatıktı. Sanki onu rahatsız eden bir şey vardı. Bir kez daha şimşek çakıyordu. Masa, sandalye ve adam… Hayır, bir dakika… O sıradan genç bir adam değildi. O bendim.

Kendimi tanıyamadığım için gülerken adamın aniden açmaya karar verdiği telefonda neler söylediğini kaçırıyordum. Ama duymama gerek de yoktu. Bu anı çok net hatırlıyordum. Sandalyesinin uzun sırt kısmından koparırcasına aldığı montunu üzerine geçirirken kenara çekilerek gideceği yolu açıyordum. Bana çarpabilir mi onu da bilmiyordum ya… Yine riske atmaya değmeyecek bir andı. Eğer bir saniye bile geç kalırsa yıllardır korumaya çalıştığım gülümsemenin Yaman’ın gönderdiği bir kaçak hırsız tarafından soldurulacağını artık biliyordum.

Genç adam tedirgin bir şekilde kapıya yürüyordu. Bense onu buruk bir gülümsemeyle izliyordum. Komik, diye düşünüyordum. Son iki yılda bu anı defalarca düşünmüştüm. Nasıl olup da bu küçücük odanın içinde benden binlerce kilometre uzakta olan kardeşimin sesini duyduğuma bu kadar emin olabildiğimi düşünmüştüm.

O zaman çağırabildiyse beni şimdi neden çağırmıyordu?

Kendi kendime gülerek arkamdaki duvara yaslandım ve artık boş olan odaya baktım. Dışarıda çakan şimşekler, odada tek başına oturan genç bir adam, korkunç bir dekor gibi duran mobilyalar… Tüm olanlar ucuz bir Hollywood filmini andırıyordu. Benim için değil tabii… Sadece böyle söyleyecek birini tanıyordum.

“ Özür dilerim.” Hemen yanımdan gelen sesle irkilerek o tarafa döndüm.

“ Tara?”dedim onun olduğunu görünce rahatlasam mı yoksa yüzündeki ifadeden dolayı dehşete mi düşsem bilemeden. Hırpalanmış görünüyordu. Gözleri saatlerdir ağlıyormuş gibi şişmiş ve kızarmıştı. Boynundaki giderek daha belirginleşen parmak izlerini görünce nefesimi tuttum.

“ Tara sorun ne? Bunu sana kim yaptı?”dedim yüzünü ellerimin arasına alıp onu bana bakması için zorlarken. Gözleri o alışık olduğum içinde volkan patlamışçasına göz alıcı olan ışıklardan yoksundu. Sanki dolan yaşlar o volkanı söndürmüştü ve dumanı tüm ışıkları yutuyordu. “ Tara beni korkutuyorsun, lütfen konuş benimle.”dedim elimden geldiğince sakin kalmaya çalışarak. Ellerini ellerimin üzerine koyarak yüzünden çekti.

“ Esas sen Ayas… Sen beni korkutuyorsun.” Boynundaki parmak izleri derin kesiklere dönüşmüş kan hızla tenini kırmızıya boyayarak tişörtünde yayılmaya başlamıştı.

“ Ta… Tara!” Onu yere düşmeden önce son anda yakalamıştım. Üzerimdeki tişörtü çıkartıp kanaması her saniye biraz daha artan yaralarının üzerine koydum. Bunun gerçek olmadığını biliyordum. Muhtemelen rüya görüyordum ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Ne zangır zangır titrememi engelliyordu ne de kalbimin bu son atışlarıymış gibi teklemesini. Bir şeyler söylemek istiyormuş gibi anlaşılmaz sesler çıkartıyordu.

“ Hayır, hayır… Kendini zorlama her şey iyi olacak tamam mı?” Söylediklerime ben bile inanmıyordum ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her şey bir rüya için o kadar gerçekçiydi ki Tara’nın yeniden akmaya başlayan yaşlarında boğulduğumu hissediyordum. Tişörtümle kanı durdurmaya çalışmaktan vazgeçip onu kucağıma çekip sıkıca sarıldım. Kaldırabileceğinden çok daha fazlasını kaybetmişti zaten.

“ Sorun değil, bu gerçek değil… Sorun yok Tara, ben buradayım.”dedim ileri geri sallanmaya başlarken. Onu değil de kendimi yatıştırmaya çalışıyormuşum gibiydi sesim. Üzerindeki kanın çıplak göğsüme bulaştığını hissediyordum. Kısa, çok kısa bir an için bunun gerçeklik olabileceği fikri aklımdan geçti.

Tara’nın konuşma çabaları bir anda durmuştu.

“ Tara?” başımı eğip kana bulanmış yüzüne ve yaşların akmayı kestiği açık gözlerine baktım. “ Hayır…” Sesim boğularak gırtlağımda yok olmuştu. Gözlerimi kapatıp başımı onun kan yüzünden sertleşmiş saçlarının arasına gömdüm. Nefes alamıyordum. Ne ciğerlerimi ne de tenimi hissetmiyordum. Sadece bir yangın vardı. Beni bir an önce yakıp kül etmesi için dua ettiğim alevleri bıçaktan bir yangın.

Gözlerimi ne kadar sıkı kaparsam kapayayım ne kadar yüksek sesle bağırırsam bağırayım ve hatta onu ne kadar sıkı sararsam sarayım hiçbir şey değişmiyordu. Tara geri gelmiyordu, ben gidemiyordum.

Ölümü hak edecek çok şey yapmıştım, kabul ediyordum… Ama bu… Bu ölümden beterdi. Geri çekilmeye cesaretim yoktu. Gerçekten ölüp buradan kurtulacağımı bilsem dahi Tara’nın o ifadesine bir daha bakamazdım.

Lütfen… Lütfen eğer o geri gelemiyorsa biri de beni götürsün… Lütfen!

Yangın sonunda bana acımış gibi tüm gücüyle ruhumu parçalarken Tara’nın sesini duyduğuma yemin edebilirdim.

Özür dilerim…

Yatakta o kadar hızlı doğruldum ki ayakucumda oturan Derin gürültüyle yere düştü.

“ İyi misin?” düştüğü yerden kalkıp yanıma koştuğunu zorla gördüm. Aldığım nefesler ciğerlerime yeterli gelmiyordu. Sürekli daha fazlasına aç bir şekilde daha öncekini veremeden yeniden nefes almaya çalışıyordum. Oda çevremde son hızda dönüyordu. O kadar ki neredeyse dönerken yarattığı rüzgârı hissedebiliyordum. Midem ağzımdaydı. Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Ağrıyla inlemeyen tek bir hücrem dahi yoktu.

“ Neredeyiz?”dedim dönen odanın içinde dengede kalabilmek için Derin’e tutunarak.

“ New York. Arda’nın evindeyiz.”dedi yavaşça. Ona daha rahat tutunabilmem için yatağın yanında dizleri üzerine çökmüştü.

“ Peki neden?”dedim pes edip yeniden gözlerimi kapatarak. “ Japonya’ya gitmem gerekmiyor muydu? Seçimler… Seçimler için…” bu bölgeye giriş yapmak istemezsin diye levhalarla süslü beynimi zorladıkça ağzıma garip bir safra tadı geliyordu.

“ Ayas Japonya’ya gittiniz… Hatırladığın son şey bu mu?”Derin’in sesi endişenin baskın geldiği bir öfkeyle kulaklarımda yankılanıyordu. Onu sinirlendirecek bir şey mi yapmıştım ki?

“ Gittiniz mi? Tek başıma gideceğimi sanıyordum.”Odanın dönüşü yavaşlayınca gözlerimi yeniden açıp ona baktım. Ne söyleyeceğini bilemez halde bana bakıyordu.

“ Hayır… Şey de seninleydi… Tara.”dedi yavaşça.

Üzerime yıldırımlar düşüyordu. Ter damlacıklarının yavaşça sırtımdan süzüldüğünü hissediyordum. Oda acı bir frenle tamamen durmadan hemen önce üzerime yıkılmıştı. Derin sanki Tara’nın ismini telaffuz etmesinin bütün bu zincirleme reaksiyonu başlatacağını biliyormuşçasına çekinerek söylemişti. Ve işte her şey en iğrenç ayrıntısına kadar geliyordu. Girmek istemezsin levhaları havaya uçmuş, etrafı tam bir enkaz alanına çevirmişlerdi.

Tara’nın salondan çıkmadan önce bana nasıl baktığı gelmişti önce gözümün önüne. Sonra yere nasıl düştüğü ve burada uyanışım. Ona yaptığım her şey buzlu bir camın arkasından oynuyordu zihnimde.

Ayağa fırlayınca Derin’in üzerine düşmeden sadece iki saniye dayanabilmiştim. Oda yeniden dönmeye başlarken zeminden yükselen ateşi görebiliyordum. Kusmama ramak kalmıştı. Kontrolü bir türlü sağlayamadığım kollarım karnıma çarpınca tıpkı o kâbusta olduğu gibi üstümün çıplak olduğunu fark ettim.

“ O nerede?”dedim ağzıma kadar gelen safrayı yutmak için kendimi zorlarken.

“ Sakin ol, ayağa kalkman için çok erken, hadi uzan şuraya.” Derin beni zorla yatağa yeniden oturttu.

“ Derin… O nasıl?”dedim yalvarırcasına. Şoka girmiş gibi titrediğimin farkındaydım ama durdurmak için elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kucağıma düşmüş ellerime kime ait olduklarını bilmiyormuş gibi baktım. “ Derin ben ne yaptım?!”

“ Sakin ol. Senin durumun da çok parlak değil.”dedi iç çekerek. “ Tara… Şu anlık iyi. Henüz kendine gelmedi.”

“ Başı… Başını çarpmıştı!”dedim o anı hatırlayıp irkilerek.

“ Evet, biliyoruz. Anlaşılan o ki oldukça da sert çarpmış. Buraya kadar açık bir zihinle gelebilmesinin mucize olduğunu söylüyor Hilal. Tabi senin delirip onun üzerine atlaman da tuzla biber oldu.” Söylediği şeyden pişman olmuş gibi yüzünü buruşturdu. Oysa ortada pişman olunacak bir şey yoktu. Bana attığı o yumruktan çok daha fazlasını hak ediyordum.

Her yere yapıştırılan aranıyor ilanları gibi Tara’nın ellerim boğazındayken morarmaya başlayan yüzü zihnimin içinde döndüğüm her koridorda karşıma çıkıyordu. Buzlu cam giderek berraklaşıyor ve odanın hızı kesiliyordu. Eğer işe yarayacağını bilseydim onun o halini görmemek için hiç düşünmeden gözlerimi çıkartabilirdim.

“ Bak.”dedi Derin zangırdayan ellerimi sabit durması için tutarak. “ Ayas, seni benden iyi kimse tanıyamaz. Seninle ben kardeşten daha öteyiz.” Durup ona bakıncaya kadar bekledi.

“ Bu yüzden sana bir şey söylediğimde bana güvenmelisin. Birkaç saat önce yumruk attığım kişi Ayas değildi. Tara’ya hatırladığın şeyleri yapan kişi Ayas değildi. Bunu hepimiz biliyoruz, Tara da biliyor.” Ama ben bilmiyorum demek istiyordum.

“ Onu öldürebilirdim.”

“ Ama öldürmedin.”

“ Çünkü sen beni durdurdun! O yumruğu biraz geç yeseydim kim bilir neler olacaktı?! Hiçbir şey olmamış gibi olayın üstünü örtmemi mi istiyorsun?!”diye bağırdım. “ Ne Tara beni affedebilir ne de ben kendimi affedebilirim.” Başımı kaldırıp Derin’e bile bakamıyorken Tara’nın suratına nasıl bakardım?

“ Ayağa kaldır onu.” Konuşana kadar Kuzey’in de odada olduğunu fark etmemiştim.

“ Ne?” Derin Kuzey’e sanki ona küfür etmiş gibi bakıyordu.

“ Ayağa kaldır onu dedim.” dedi Kuzey bir kolumun altına girip ötekine girmesi için Derin’in ayağına basarken.

“ Onu nereye götürmeyi planlıyorsun?”

“ Sadece bir kere için soru sormadan dediğimi yapın ve bana güvenin. Bazı konularda sizden fazlasını biliyorum.” Kuzey’in çıkışından sonra Derin sessizleşti. Bense konuşamayacak kadar yorgun ve kendimden tiksinmiş vaziyetteydim. Derin’le Arda’nın birini zorla odadan çıkarttıklarını Kuzey’e dayanarak ayakta kalmaya çalışırken göz ucuyla görmüştüm. Daha sonra Kuzey yürümem için beni zorladığında o kişinin Walker olduğunu anladım. Bana beni öldürmek ister gibi bakıyordu.

Aynaya bakıyor gibiydim.

Kuzey beni bir yatağın ayakucuna oturttuktan sonra omuzlarımdan sarsarak ona bakmamı sağladı.

“ Bunu ne senin için ne de Tara için yapıyorum. Bunu sizin için yapıyorum, beni anladın mı? Hilal Tara’nın uyanıp uyanmayacağından bile emin değil. Emin olduğum tek şey şu an onun bana ya da Hilal’e değil, sana ihtiyacı olduğu. O bir Ay Işığı Ayas… Eğer ona yol gösterirsen geri gelecek güce sahip.”

Hayır, hayır, hayır… Arkamı dönünce Tara’yla yüz yüze geleceğim gerçeği beni öldürüyordu. Bunu yapamazdım. Şu an yanında olması gereken kişi ben değildim. Onun bu halde olmasının sebebiydim ben!

“ İşte tam olarak bu yüzden sen!” dedi Kuzey zihnimi okumuş gibi. “ Ondan daha iyi durumda olduğunu mu sanıyorsun? Ruhun hiç bu kadar siyah olmamıştı. Katrana dönüşüyorsun Ayas! Seninde en az Tara’nın sana olduğu kadar ona ihtiyacın var!” Ellerini omuzlarımdan çekerek kapıya yöneldi. “ Acil bir şey olursa seslen, bunun dışında sabaha kadar bu odaya kimse adımını atmayacak. Seçim senin Ayas… Sabaha ya ikiniz bu odadan yürüyerek çıkarsınız ya da biz sizi gömmek için çıkartırız. Bu işin şakası yok. Git ve Tara’yı geri getir.” Kapıyı arkasından çarparak kapattı.

Kuzey

“ Bu büyük bir risk.”

“ Teşekkür ederim Aiden, yüreğime su serptin.”dedim sırtımı dayadığım kapıdan uzaklaşıp titreyen ellerimi Aiden’dan saklayabilmek için cebime sokarken.

“ Büyük bir risk dedim. Gereksiz ya da aptalca demedim.” Durup böyle sözlerin neresinden çıktığına akıl sır erdiremediğim küçük dostuma baktım.

“ Teşekkür ederim Aiden… Sen olmasan ikisi buraya kadar gelmeyi bile başaramayabilirdi.” Ayas’ın baygın olduğu saatler boyunca Aiden bana gördüğü her şeyi anlatmıştı. Olayları nasıl uzaktan izlediğini ve Tara’nın yere düştüğünü görünce artık bir şeyler yapmak zorunda hissettiğini anlatmıştı. İlginç olan Tara’nın onu duyabilmesiydi.

“ Önemli değil.”dedi sıcacık mutlu bir gülümsemeyle. Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onun en başından beri orada ne aradığını sorgulamak için fazla yorgundum. Belki de sadece benim için benim arkadaşlarımı gözlüyordu. Aiden böyleydi, koca yürekli minik gri.

Tara aynı zamanda bir kâhindi. Normal şartlar altında Ayas’ın onun zihnine girmesi intihar demekti ama Tara şu an burada değildi. Sadece hırsızlar için değil kahinler için de en ölümcül olan yerde kendi zihnindeydi. Ayas’ın orada bulacağı şey onu yutan bir boşluk değil Tara olacaktı. Enerjisinin çarpıp geri döneceği neredeyse somut bir nesne gibi kendi suçluluk duygusuyla çevrili Tara varken o zihin Ayas için ölüm demek değildi. En kötü ihtimalle bile enerjisinin iadesi için 2 günü vardı.

“ Peki şimdi ne olacak?”dedi önden ilerlemeye başlarken. Omuzlarımı silkip kafamda dönen fırtınalardan Aiden’ı ve aşağıdaki herkesi uzak tutmaya kendi kendime yemin ettim.

Cehalet, şu önümüzdeki birkaç saat için onların mutluluğu olacaktı. Sonrası…

Sonrası tamamen Ayas’a bağlıydı…

42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör