• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 21.Bölüm


-21-

Derin


Çakan şimşek odayı gözlerimi kör edercesine aydınlattı. Ardından gelen gök gürültüsü o kadar kuvvetliydi ki Arda’nın sesini yutarak kulaklarımı uğuldatmaya başlamıştı. Sözcüklerinin kulaklarıma ulaşmasına gerek yoktu ve hatta dudaklarını okumama bile gerek yoktu. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama vereceği cevabı o daha ağzını açmadan önce biliyordum.

Yirmi bir Şubat…

O kadar olmuş muydu gerçekten de?

“ Hey, beni duydun mu?” Arda karşıma geçmiş tüm hayatı buna bağlıymış gibi kollarını sağa sola sallayarak dikkatimi çekmeye çalıştı.

“ Duydum ve dalmadım, sakin ol.”dedim kimseye fark ettirmeden kendime gelmeye çalışarak.

Tutulamamış bir söze dair anıları hatırlamanın ne anlamı vardı ki?

“ Hemen dönerim.”dedim ve ayağa kalkarak mutfağa doğru ilerledim. Titreyen ellerimi yumruk yapıp saklamaya çalıştıysam da bilgisayarının ardından Kuzey’in bunu yakaladığını görecek kadar kendimdeydim. Onu umursamadan kendimi mutfağa attım.

Bulanıklaşan görüşüme aldırmadan el yordamıyla dolapların içinde bardak aradım. Sonunda aradığımı bulunca elimden geldiğince etrafa saçmadan buzdolabından bardağa su doldurdum. Kotumun arka cebinden küçük metal kutumu çıkartıp zorla seçebildiğim beyaz hapları ağzıma telaşla tıkıştırdım. Boğazımdan akan her damla suyla birlikte biraz daha kendime geldiğimi hissederek rahatladım ve metal kutuyu cebime attım.

Buna gerek kalmamalıydı. Uzun zamandır gerek olmamıştı… Neredeyse son altı ayı hiç hap almadan geçirmeyi başarmıştım. Nisan’ın yanında oturup ağlama krizlerine girdiğim, her şeyin beynime üşüşüp beni boğduğu zamanlarda bile kendimi kontrol altında tutmayı başarabilmiştim. Komik bir şekilde bu, bir gurur kaynağına dönüşmüştü.

Bardağı tezgâha bırakıp yumruklarımı soğuk mermere yasladım. Neden şimdi? Neden saldırıya uğradığımız gün değil de şimdi, basit bir hatırayı hatırlamamla kontrolü kaybetmiştim? Aslında cevap, çok iyi bildiğim ancak kabullenmek istemediğim bir şeydi. Yanımda sürekli birileri olmasaydı gerçekten altı ay hapsız dayanabilir miydim?

Tuttuğumu fark etmediğim nefesi yavaşça bırakırken Nisan’ın bu hapları en son kullandığı anı ve onlara nasıl bir öfke ve tiksintiyle baktığını hatırladım.

Kuzey’e zarar gelebileceği düşüncesi onu bir anda öylesine deli etmişti ki kendini kaybetmişti… Hırsız olmanın ilk kuralı: Korku ve endişe yok. Yoksa kendi zihnin seni yok eder.

Kaşlarım çatılırken birinin mutfağa girdiğini belirten ayak seslerini duydum. Arkamı dönüp bakmama gerek yoktu, gelenin kim olduğunu biliyordum. Kuzey; iki insanın sahip olabileceği en saçma ilişkilerden birine sahip olduğum çocuk. Âşık olduğum kızın delirdiği ama nasıl olduğunu bilmediğim şekilde kısa sürede bana bir kardeş kadar yakın olduğu için nefret bile edemediğim çocuk…

Kıskanmamak söz konusu bile değildi. Özellikle okula gidip de onunla tanışmadan önce her saniyemi onu kıskanarak ve ondan nefret ederek geçirmiştim. Tek dayanağım Nisan’ı tanımaktı, onun beni her şeyden önde tutacağına her daim inanmamdı. Kuzey, hiçbir şansı olmayan Nisan’ın umutsuzca tutunmaya çalıştığı biriydi benim için. Onu durdurmaya çalışsam inadıma koşa koşa gideceğini bildiğim için susmuştum. Ama o gün Nisan’ı yarı baygın halde bulup ilaçları verdiğim gün, ilk defa korkmuştum. Yerimin sarsılabilir olacağı düşüncesi o güne kadar aklımın ucundan dahi geçmemişti.

Şimdiyse her şey çok farklıydı. Sadece Nisan’dan oluşan dünyamın temelleri öyle bir fırtına yaşamıştı ki yıkılıyordum. Üzerime düşen molozlar altında nefes almaya çalışıyordum. Onun olmaması her şeyden ağırdı ve sahip olduğum her şeyi onun açtığı boşluğu kapatmak için kullansam dahi yeterli olmuyordu. Ama bu insanlar; Ayas, Kuzey, Tara, Hilal ve Arda boşluğu yaşayabileceğim kadar kapatıyorlardı.

İnsan ailesinden nasıl nefret edebilirdi ki?

“ İyi misin?”dedi Kuzey kapıya yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturarak. Uyanmak ister gibi başımı iki yana sallayarak ona döndüm.

“ Evet, tabii… Sorun yok.”

“ Sahi mi?” Başıyla tezgâhtaki ufak su göledinin ortasında duran bardağı işaret etti. “ Tezgâhlar ne zamandan beri susuyor?”

“ Burası Amerika, burada her şey mümkün.”dedim. Kuzey sırıtmadı bile.

“ O hapları hatırlıyorum.” Gözlerini yere dikmişti. “ O gün arabada Nisan’a verdiğin ilaçlardı, değil mi?” Hapları nasıl gördüğünü ya da böyle bir detayı nasıl hatırladığını sorgulamadım. Ne inkâr ettim ne de konuyu geçiştirmeye çalıştım. Sadece evet anlamında başımı salladım.

“ Hep kullanıyor muydun?” Omuzlarımı silktim.

“ Son altı aydır, hayır.”

Birkaç kere ağzını açıp geri kapattı. Dayandığı kapı onu rahatsız etmiş gibi doğrularak yüzünü buruşturdu.

“ Bunları almanın bir zararı var mı?”

“ Hayır… Almama durumda yaşayacakların yanında hiçbir şey sayılır.” Bu ilaçları almanın bizim için nasıl küçültücü bir şey olduğunu anlamasını pek beklemiyordum. Ben bile bazen neden olduğunu sorguluyordum. Ama kontrol bizim için her şeydi ve onu kaybetmek demek elden ayaktan düşmek, yenilmek demekti.

Ve bırakmak için çok erkendi…

“ Anlayamayacağım şeyler olduğunu biliyorum ama bunun dışında bir şeyler olduğunun da farkındayım.” Mutfağın içine girerek bu sefer tezgâha yaslandı. “ Ne saklıyorsun?” İstemsiz olarak gerildim.

“ Hiçbir şey.”

“ Sahi mi?” dedi sinirli bir şekilde gülerek. “ Enerjin her gün biraz daha değişiyor. Sanki… Sanki azalıyor ve ben bunu hissedebiliyorum Derin.”

“ Saçmalıyorsun.”

“ O zaman saçmalamaya devam ediyorum. Sen bir şey söylemediğin için fark ettiğim halde sessiz kalıyordum. Ama ne zamanki Hilal’le saldırıya uğrayıp da Nisan’ı da yanınıza alarak geldiniz, işte o zaman bu işin düşündüğümden daha ciddi olduğunu anladım. Çünkü enerjin birkaç saat öncesinden o kadar farklıydı ki.”

“ Kuzey, yapmamız gereken bir sürü şey var.”

“ Sonra fark ettim ki,” Beni umursamadan konuşmaya devam etti. “ En son ne zaman ruh formunda etrafta dolandığını hatırlayamıyordum. Seni sürekli birilerini yumruklamak, binalara tırmanmak gibi fiziksel olarak bedenini kullanman gereken işlerde kullanıyorduk. Sanki hırsız değil de sıradan bir insanmışsın gibi.” Susmasını söyleyen bir bakış attım. “ Her iddiasına varım aynı anda hem Hilal’i hem de Nisan’ı güvende tutabilmek için ruhunu kullanmak zorunda kalmışsındır, doğru muyum?” Onu orada bırakarak kapıya yöneldim. Söyleyeceği şeyleri duymak istemiyordum. Zaten bilmediğim bir şey söylemeyeceği ortadaydı, aksine görmek istemediğim gerçekleri gözüme sokacaktı. Benim bilmediğim kısımları dolduracak bilgiye o da sahip değildi.

“ Derin benden kaçabilirsin ama artık hırsızlık yapamadığın gerçeğinden kaçamazsın.”dedi dişlerinin arasından. Kolumdan yakalayarak beni durdurdu. “ Ruhunu dışarı çıkartmak seni tüketiyor. Ama nasıl? Sen hırsızsın, bu senin doğanda var!”

“ Bunu konuşmak zorunda mıyız?”

“ Tabii ki hayır. Senin yerine Ayas’la da konuşabilirim, ne dersin?” Kolumu kurtarıp onunkini yakalım.

“ Bundan kimseye bahsetmeyeceksin.”

“ Sen de bana cevap vereceksin.”

“ Kuzey…”

“ Derin?” Yüzünde o kadar kendini beğenmiş ve sinirli bir gülümseme vardı ki bir an için istediğim tek şey ona yumruk atmaktı.

“ Sana cevap veremem.”

“ Bak, bu senin anlayamayacağın şeyler olaylarına geleceksek eğer-“

“ Hayır, sana cevap veremem çünkü… Neden olduğunu ben de bilmiyorum.” Kolunu serbest bırakarak geri çekildim. Aramızda rahatsız edici uzun bir sessizlik oldu.

“ Ne?”

“ Duydun işte, bilmiyorum.”dedim pes edip iç çekerek. Her şeyin farkında olmama ve Kuzey’in söylediği gibi ruhumu dışarı çıkartmamaya özen göstermeme rağmen bunun neden olduğunu bilmiyordum.

Birkaç teorim vardı ama içlerinden hiç birinin doğru olmasını arzulamıyordum. Kuzey bir süre öylece durup çenesini sıvazladı. Ben daha ne kadar orada dikilmek zorunda olduğumuzu düşünürken Kuzey bir anda aklına bir şey gelmiş gibi dikleşip yeniden koluma yapışmıştı.

“ Bir fikrim var.”dedi heyecanla. Ağzımı açmama fırsat kalmadan Arda mutfağa girdi. İkimiz de susup ona bakınca bir şeyleri böldüğünü fark etmiş olacak ki suçsuz olduğunu göstermek istercesine ellerini havaya kaldırdı.

“ İçeridekiler sizi merak etti sadece, ondan gelip bir bakayım dedim.”dedi. Kuzey içeridekilerin değil de esas Arda’nın merak ettiğine dair bir şeyler homurdanarak ona omuz atıp mutfaktan çıktı.

“ Ayas ve Tara’dan bir haber var mı?”dedim Arda’ya onunla birlikte resmen bir savaş alanına dönen salona doğru ilerlerken. Hayır anlamında başını iki yana salladı.

Masanın üzerinde ekranı parlayan dört tane dizüstü bilgisayar Kuzey ve Walker’ın önünde duruyordu. Kuzey, her nasıl yapıyorsa, üçünü birden gözleriyle kontrol edip aynı zamanda Walker’a ne yapması gerektiği konusunda bilgi veriyordu. Gerçekten çabalıyormuş gibi görünen Walker, Kuzey’i pür dikkat dinliyor ve ekranı kontrol ediyordu. Kuzey’in teknoloji özürlüsü olduğuna kanaat getirdiği Arda ve Hilal, Ayas’ın bize bıraktığı belgeleri inceliyordu. Bense iki grup arasında mekik dokuyup bazı aramalar yaparak işleri hızlandırmaya çalışıyordum.

Güneş çoktan batmış yerini fırtınalı bir geceye bırakmıştı. Çakan her şimşekle salonun içindeki kâğıt dağları ve yerdeki kablo mezarlığı biraz daha göz korkutucu gelmeye başlıyordu. Okumaktan ve araştırmaktan başka çaremiz yoktu ama saatlerdir bunu yapıyor olmamıza rağmen elimizde koca bir hiç vardı.

Üstelik Ayas ve Tara’dan hala bir haber alamamıştık ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Ayas ne de haklıydı… Sorular, sorular ve sorunlar… Böyle bir anda nasıl kendi sorunlarımı çözmek için duraklayabilirdim ki? İki buçuk yıldır ilk defa bu kadar yaklaşmıştık.

“ Pekâlâ, bu kadar karıştırmak yeter. Devam etmeden önce oturup elimizde neler olduğunu toparlamalıyız.”dedim. Kimse itiraz etmeden elindeki işi bırakarak dikkatini konuşulacaklara vereceğini göstermek için bana döndü. “ Önce sen Kuzey, Aşina’yla ilgili bir gelişmemiz var mı?” Kuzey az önceki konuşmamız hiç yaşanmamış gibi ifadesiz bir suratla ekranlardan birini bize çevirerek açık olan onlarca sayfanın içinden birini büyütüp konuşmaya başladı.

“ Emin olmak için bulduğumuz tek bir ipucunun üzerine gitmemeye çalıştık. Sonuçta eğer yanlış bir sokağa çıkacak olursak geri dönüp yeniden başlamaktansa yan yola girmek daha kolay olabilir.” Kendi söylediğine bir anlam veremezmiş gibi başını salladı. “ Yani sonuç olarak şu ana dek okuduğum binlerce sayfalık yazıya dayanarak söylüyorum ki en iyi şansımız Şatuo’dan başlamak olur.”

“ Şatuo, Batı Göktürk Kağanlığı’ndan İşbara Kağan’ın soyundan gelenlerin oluşturduğu bir kol.” diye açıklamaya başladı Walker. “ İşbara Kağan’ın bir diğer adıysa Aşina Helu.”

“ İşte az önce bahsettiğim sorun da buradan kaynaklanıyor. Göktürk Devleti’nin temelleri destanlarla Aşina’ya bağlanıyor ve bu da onu birden fazla karakter olarak karşımıza çıkartıyor. İsminde Aşina kelimesi bulunan çok kişi var. Yine de tarih aralığını göz önünde bulundurduğumuzda en iyi atışımız Şatuo dönemi ve Aşina’nın belki de torununun torunu olabilecek Aşina Helu.”

“ Peki bu Şatuo dönemi tam olarak ne zamana denk geliyor?”diye sordu Arda.

“ Aslında bu bir dönem adı değil. Ama o dönemi beş hanedan on krallık dönemi olarak biliyor olabilirsiniz.”

“ Çin tarihindeki mi?”dedim şaşırarak.

“ Evet, Orta Asya Türk tarihini Çinlilerden ayrı düşünemezsiniz zaten.”dedi Walker buna şaşırmam onu afallatmış gibiydi. Türk tarihini bir yabancı olarak nasıl bu kadar iyi bildiğini soracaktım ki Walker’ın nereli olduğuna dair en ufak bir fikrimin dahi olmadığını fark ettim.

Konuştuğu her dili ana diliymişçesine aksansız konuşuyordu, görüntüsü işte bu diyebileceğim bir milli özellik taşımıyordu. Onunla ilgili her şey o kadar havadaydı ki…

“ Her neyse,”diye araya girdi Kuzey. “ Özetle bu dönemde sürekli biri ötekini tahttan indirerek yeni bir hanedanlık başlatıyor sonra oğlu intikam alıyor ve bu böyle devam ediyor. Aşina’nın izini takip edersek bu krallıklar döneminin ardından eğer bulunduğu yeri terk etmediyse Song hanedanlığına katılmış olabilir. Onu izleyen dönemlerde Yuan Hanedanlığına sıra geliyor ki bu Kubilay hanlığı olarak da bilinen bir Moğol Devleti. Sonra da sırasıyla Ming, Mançu ya da Qing Hanedanlıkları ve Çin Cumhuriyeti.”

“ Tabi bu coğrafi konuma sadık kalındığı zaman karşımıza çıkan sonuç.”dedi Walker sıkıntıyla.

“ Yani şimdi alanı daraltmak istiyorsak Çin başlangıç için pek de iyi bir yer değil.”dedi Arda soru sorar gibi.

“ Hayır, zaten Çin’de olduğunu sanmıyorum.”dedi Kuzey kendinden çok emin bir sesle.

“ Başka bir şeyler de buldunuz yani?” Arda’nın bu sözüne Kuzey sadece gözlerini devirmekle yetindi.

“ Saydığım bilgileri google yazarak da öğrenebilirsin. Takdir edersin ki bizim bundan birazcık daha derinine ihtiyacımız var.” Ekranı kendine çevirme gereği bile duymadan klavyede birkaç tuşa basarak yeni bir pencere açtı. Ekrandaki görüntü bir hayatımda gördüğüm en karmaşık aile ağacına aitti.

“ Buna ulaşabilmek için tüm günümü verdim.”dedi gözlerini ovuşturarak. “ Şimdi, sorun şu ki hiçbiri tek çocuk bana yeter diyip çekirdek aile mantığıyla yaşamamış, sağ olsun.”

“ O adamın yirmi beş çocuğu mu var gerçekten, ben mi yanlış görüyorum.”dedi Arda araya girerek.

Belli bir yaşa gelebilmiş yirmi beş çocuğu var. O kadar geriye gitmene gerek yok kaslı ama cahil dostum, III. Murat da seni tatmin eder eminim.” Arda sus pus olup koltuğuna gömülünce Kuzey kaldığı yerden devam etti. “ Burada yirminci yüzyıla kadar yaşamış Aşina’nın varisi olabilecek herkes var ama işin saçma tarafı geçmişteki bilgileri değil son yüzyıla dair bilgileri bulmakta zorlanmam. Sanki birisi kasıtlı olarak o kayıtları silmiş gibi.”

“ Hepsi silinmiş mi?”dedim dayanamayarak.

“ Hayır, sadece iki aileye ait bilgiler devam etmiyor.”

“ O zaman bu aile ağacının kalanını atabilirsin. Bize lazım olan o iki aile olacak. İkisinden biri olmalı.”

“ Nasıl bu kadar emin olabilirsin?”

“ Çok bariz değil mi? Biz onu bulmak istiyoruz o da bulunmak istemiyor ve kendini saklıyor.”

“ İşte Derin, bu çok bariz.”dedi Kuzey bana benim aklıma gelmedi mi sanıyorsun bakışı atarak.

“ Sana katılırdım eğer ki, Ayas bize leydinin şu sözlerini iletmemiş olsaydı; kimse ulu orta yapılan bir davranıştan şüphelenmez, yaklaştıkça görüşün bulanıklaşır…” Tepkilerini ölçmek için bir süre bekledim. “ Bu yüzden bariz olanı kovalayacağız.”

“ Harika, şimdi tek yapmam gereken muhtemelen haklarında tüm veriler silinmiş iki ailenin son yüz yıldaki soy ağaçlarına ulaşmak ve hangisinin bizim hedefimiz olacağına karar vermek ki aslında onlardan hiçbiri doğru aile olmayabilir.”dedi Kuzey bilgisayarı kendine çevirerek. “ Sorun değil, hallederim.”diye homurdanmayı da ihmal etmedi. Yüzü bilgisayar ışığında son bir asırdır uyumamış kadar yorgun görünüyordu.

“ Senin de dediğin gibi en iyi atışımız bu olacak. İsabet eder ya da etmez, denemek zorundayız.” Kuzey sorun değil der gibi omuzlarını silkti. “ Ve öteki tarafta…”dedim Hilal’le Arda’ya dönerek.

“ Sayfalar dolusu Dalgakıranlar hakkında bilgi.”dedi Arda bu onu öldürüyormuş gibi. “ Adam resmen bu konuya takıntılıymış. Dalgakıranlarla ilgili sizin bildiğini bilmediğiniz her şeyi bir araya toplamış ve hatta onları yaratacak en mükemmel hırsızın özelliklerini belirlemek için kendi üzerinde bazı deneyler bile yapmış. Bilirsiniz işte, şu sınırlarını zorlama şeysileri. Ama en azından psikopat Oğuz’dan farklı olarak kendine kobaylar bulmamış ne yaptıysa kendi üzerinde yapmış. Sizce de rahmetli çok tontiş bir amca değil miymiş?”

“ Tontiş mi?”dedi Hilal dehşete düşmüş gibi.

“ Benim konuşmamı sorgulayacağına saçmalayarak anlattığım konuyu bilimsel bir tabana oturtarak insanlara sunsan eminim herkes daha mutlu olur.”

Arda haklıydı. Belgeleri kendi aramızda bölüşmüştük ve sadece bu kaynakla sınırlı kalmamak için New York merkezine uğrayıp bir kucak kâğıt daha getirmek zorunda kalmıştım. Ama yazılı olan bilgiler dışında anladığım bir şey olduysa o da Ayas’ın bu adamın ölümüne neden gerçekten üzüldüğü gerçeğiydi. Organizasyon başkanı olamayacak kadar temiz bir geçmişe sahipti.

“ Benim özellikle ilgimi çeken şey adamın buraya bilgisayar destekli olarak şifrelediği hırsızlarla ilgili bir kısım oldu. Kuzey’den benim için düzenlemesini istedim.”dedi Hilal Kuzey’e bakarak. Kuzey gömüldüğü ekranın arkasından çıkıp özellikle bana bakarak konuşmaya başladı.

“ Bu en azından Hilal ve benim için yeni bir bilgiydi. Dalgakıranları sadece çok güçlü hırsızların yarabildiği zaten bilinen bir şeydi. Ama Ethan’ın araştırmalarına göre bu seviyeye ulaşabilmesi için hırsızların duyguları esas alan bir seçim yapması gerekiyor. Temelde pozitif ve negatif duygular arasında bir seçim gibi görünse de özünde daha derinlere iniyor. Tek bir duygu, his, kelime ve hatta insana kadar içselleştirebileceğin bir seçim.”

“ Ve bir kere bu seçimi yaptıktan sonra seçtiğin o şey sana ne oranda güç veriyorsa aksi de o derece tüketiyor. Örneğin birine olan nefretini kendine temel alır da daha sonra artık o kişiden nefret etmemeye başlarsan bu seni başlangıçta olduğundan daha geriye götürüyor. Bir şekilde seni içten içe çürütüyor gibi düşünebiliriz. Sanırım işin esas korkunç tarafı hırsızların çoğunun bu seçimi farkında olmadan yapması. Dolayısıyla neyi yapıp neyi yapmamaları gerektiğini bilmeden ince bir ipin üstünde yürüyorlar… En azından Ethan böyle düşünüyormuş.”dedi Hilal. Sonra kaşlarını çatarak ekledi, “ Çok mu saçma açıkladım Derin neden öyle bakıyorsun?”

“ Seni o kadar iyi anladı ki bu onu dehşete düşürüyor güven bana.”dedi Kuzey sırıtarak. Bense hiçbir tepki veremeden bir Kuzey’e bir Hilal’e bakıyordum.

Hayır, hayır… Bunun ne anlama geldiğini şu an düşünmek istemiyordum. Buna vakit yoktu…

“ E-Evet, anladım merak etme. Şimdi dalgakıran konusuna dönecek olursa-“ Cümlemi tamamlamama fırsat kalmadan sağımdaki duvarda tüm salonu kaplayıp gözlerimizi yakan bir ışık huzmesi belirdi.

Hepimiz bir anda ayağa fırlamıştık. Refleks olarak kendimi Nisan’ın önüne atmıştım ve ancak hafifçe araladığım gözlerimle Hilal’in de kendini ona sarılarak siper ettiğini görebiliyordum.

“ Bu bir kapı! Birisi buraya kapı açıyor!”diye bağırdı Walker. İçerisi bir anda rüzgar tüneline dönmüş belgeler tavana çarparak duvarlara savrulmuştu. Işık sonunda bir dikdörtgen şeklini almış ve adeta bir hortum yaratarak arkaya savrulmuştu.

“ Hadi!” Rüzgardan bağıran kişinin sesini zorla duymuştum. Kim olduğunu anlamak için kör olma pahasına gözlerimi açtım.

Tam o anda bunu yapmamış olmayı diledim. Kapanan geçit ve aniden dinen rüzgarın talan ettiği salonun ortasında üstü başı kana bulanmış ve nefes nefese kalmış Tara’yla Ayas duruyordu.

İlk harekete geçip kendini Tara’nın önünde dizleri üstüne bırakarak kızın sağını solunu yoklayan Walker olmuştu.

“ Tara iyi misin? Yaralandın mı? Neler oldu, bu halin ne?!” Tara onun ellerini iterek Ayas’a döndü. Bu arada hepimiz kendimize gelmiş ve hareket edebilme yetimizi geri kazanmıştık.

Hemen Ayas’ın yanına çökerek benden destek alabilmesi için eğildim. Vücudumdaki tüm hücreler batıyordu sanki. Üzerindeki kanın ona ait olmaması için dua ediyordum. Japonya’dan buraya kadar koşmuş gibi nefessizdi ve yüzünde nefes almaya çalışmak onu öldürüyormuş gibi bir ifade vardı. Ayağa kalkıp koltuğa oturmasına yardım ederken ona soru sormaya korkuyordum. Zaten Walker’ın soru yağmuru hepimiz yerine onları yeterince boğuyordu.

Geri çekilip Hilal’in ona bakmasına izin verirken sonunda Ayas’ın gözleri açılmış bana sabitlenmişti.

“ Yaman…”diyebildi kesik nefeslerinin arasında. “ Yaman geri döndü.”

73 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör