top of page
  • sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 20.bölüm


-20-

Nisan

“ Tekrar.”

Nefesimi düzene sokmaya çalışarak ayağa kalktım. Arya’nın benim için yarattığı rahat antrenman tulumunun üzerindeki toz toprak suya karışan boya misali dağılarak kayboldu. Yüzüme düşmüş bir tutam saçı elimin tersiyle geriye attım.

Arya hiçbir şey söylemeden yeniden elinde yarattığı mavi alev topunu bana doğru fırlattı.

Odaklan! diye bağırdım içimden. Odaklan!

Ama üzerinize doğru gelen bir alev topu ve zihninizde her saniye büyüyen bir korku varken bunu yapması çok zordu. Zaten tam da bu yüzden Arya bu yöntemi seçmişti. Bu baskı altında hızlı karar verip harekete geçebilirsem her zaman yapabilirdim.

Odaklan!

Ellerimi sanki kendimi korumak istermiş gibi havaya kaldırarak bunu yapmamamı söyleyen tüm içgüdülerime inat gözlerimi sonuna kadar açtım. Derin bir nefes al ve zamandan uzaklaşarak vermeye çalış…

Dur!

Her şey biri tuşa basmış gibi bir anda donuverdi. Alev topu havada öylece asılı kalmıştı. Ama bu yeterli değildi. Zamanı durdurmayı zaten daha önce iki kere kendi kendime başarmıştım. Öğrenmem gereken şey bundan daha öteydi.

Hareketsiz duran Arya’ya ve nefes almıyormuş gibi görünen ağaçlara rağmen son hızda yeniden hareketlenen alev topundan kaçmak için kendimi yere attım. Hızlı bir taklanın ardından ayağa kalkarak ağaca çarpmak üzere olan ruh alevini yeniden durdurmaya çalıştım.

Dediğim gibi zamanı durdurmak kolaydı… Ruh aleviniyse durdurmak neredeyse imkânsızdı. Alev; zamandan çok daha eski, çok daha güçlüydü. Zamanı durdurmak onu uzun süreli durdurmak için yeterli olmuyordu. Alevi durdurmak için onu kontrol etmek zorundaydım ki Tara’nın bunu yapmaya çalışırken nasıl göründüğünden öte ne hissettiğini çok daha iyi anlıyordum artık…

Bu kötürüm olmak gibiydi. Sana aitmiş gibi gelen bir uzvu hissetmek ama ona söz geçirememek gibi…

Boşunaydı… Alev benim tüm uğraşlarıma rağmen ağaca çarptı ve zaman yeniden akışına devam etti.

“ Zor olduğunu biliyorum.”dedi Arya anlayışla. “ Bunu başarabileceğine inanmasam sana aynı anda iki şeyi birden öğretmeye çalışmazdım.”

“ Nasıl?”dedim nefes nefese. “ Neden yapamıyorum?”

“ Düşünüyorsun, yeterince hissetmiyorsun.” Bana doğru gelirken kollarında mavi alevler Tara’yı anımsatan bir şekilde dans ediyordu. “ Sandığının aksine odaklanman değil, hissetmen gerekiyor. Odaklanmak kâhinlerin işi.”

“ Tam tersi olduğunu sanıyordum.” Bir kez daha oflaya puflaya üzerimdeki toprağı silkelemeye başladım. “ Kâhinler enerjiyi hissedebiliyorken bizim ruhu bedenden ayırmak için odaklanmamız gerekmiyor mu?”

“ Bu size öğretilen mi yoksa içgüdülerinin söylediği şey mi?”Ellerini beline dayayarak ağırlığını tek ayağına verdi. Yüzünde sonuçta haklı çıkacağı bir tartışmaya girmek için sabırsızlanan bir ifade vardı.

“ Beni aydınlatmaya ne dersin?”

“ Nisan, bunu benim söylememe gerek yok. Cevabı düşünerek sen bulabilirsin. Sana sadece nasıl düşüneceğini gösterebilirim.” Çevremde daireler çizmeye başladı. “ Düşün, ilk defa zamanı durdurduğunda odaklanmış mıydın? Ruhunu her ayırdığında bunu yapabilmek için zihninde her şeyi geri plana itip o işe odaklandın mı? Yoksa bunları hissettin mi? Bedeninden ayrılırken o hafifliği, zaman dururken o akıcı duyguyu hissettin mi?

Hırsızların, kâhinlerin ve seçilmişlerin yeteneklerini kullanırken iki adımları vardır. Araç ve teknik. Odaklanmak bir hırsız için yalnızca araçtır, tekniğin kendisi değildir. Siz ruhunuzu kullanırsınız ve ruh hisseder. Kâhinler zihinlerini kullanırlar ve zihin odaklanır. Yani senin yaptığın şey karadayken yüzmeye çalışmak.”

“ Aklım hala almıyor.”

“ Bu çok doğal. Çünkü zaten sözlerimin hepsi orada. İçgüdü Nisan, hırsızlar içgüdülerine göre hareket ederler. Bu yüzden çok güçlü bir hırsızsın. Sen farkında olmasan da yaptığın her şeyi hissederek yaptın ama öfkenle ama sevginle.” Önümde durarak gözlerimin içine baktı. “ Ruh alevini de bu yüzden kontrol edemiyorsun. Aynı anda birbirini yok etmek isteyen iki duyguyla hareket etmeye devam edemezsin. Birini seçmeli ve o yönde önüne çıkan tüm engelleri yıkarak ilerlemelisin… Şunu da unutma; pozitif duygular daha güçlüdür diye bir saçmalık yok, olamaz da. Önemli olan ne tarafı seçtiğin değil, orada ne kadar ilerlediğindir.” İstemsiz olarak hafifçe yutkundum. Ne demeye çalıştığını anlayabiliyordum. Yıllardır bu iki karakter arasında bocalayıp duruyordum işte.

Kimdim ki ben? Ailesine, dostlarına yapılanların intikamı almak isteyen nefretle dolu bir katil mi yoksa elinde kalanları korumak için her şeyini ortaya koymaya hazır bir savaşçı mı? Her zaman içimde ikisi için de yeterli öfke de sevgi de olmuştu.

“ Sen nasıl seçtin?”dedim ona kaçamak bir bakış atarak. İç çektiğini görmekse beni şaşırttı.

“ Seçmedim.”

“ Ama az önce seçmek zorunda olduğumu söylemiştin.”

“ Ben seçilmiştim… Oldukça güçlü bir seçilmiş. Benim güçlü olmam demek karada yüzmem, denizde koşmam demekti. Ben de bunu yaptım. Öfkemi odaklanmak sevgimi hissetmek için kullandım.” Ve işte şimdi buradayım der gibi kollarını iki yana açtı.

“ Gerçek bir örnek istiyorsan çok uzağa bakmana gerek yok. Ayas’tan daha iyisini düşünemiyorum.”

“ Abim mi?” O ana kadar bana zaman kontrolü gücü veren kan bağımızın ona ne gibi güçler verdiğini hiç düşünmediğimi fark ettim.

“Alınma ama Ayas’ın hayatı Derin’inkinden de seninkinden de kat be kat zordu. Öfke ve kin doluydu.” Sözleri canımı yakıyordu. Gözleri yakmasını istermiş gibi bakıyordu. Ona hayır, yanılıyorsun demeye hakkım var mıydı ki? “ Ama o daha küçücük bir çocukken seni seçti. Yeteneğini kontrol edebilmek için onu senden uzaklaştıran nedenlere değil sana tutundu. Abinin hiç neden bu kadar güçlü olduğunu merak ettin mi?” İşaret parmağını göğsümün üzerine yerleştirerek bastırdı. “ Şimdi bu sebep ortadan kaldırılmak üzereyken ne halde olduğunu tahmin edebiliyor musun?” İşte o lanet yumru gene gelip evi gibi benimsediği boğazıma oturuvermişti. Arya’ya dur demek istesem de sesimin karnımın derinliklerine kaçıp bir masanın altına saklandığını çok iyi biliyordum.

“ Ayas’ın yeteneği çok özel. Bana göre en az zaman kontrolü kadar özel. Bizim dünyamızın kayıp halkasını tamamlıyor adeta. Bir hırsız ama kâhin gibi düşünebiliyor ve neredeyse bir seçilmiş gibi davranabiliyor.” Hala ulaşamadığım sesim yerine gözlerimle ona sorular sormaya başladım.

“ Derin’in senin anılarını değiştirmesi yeterli değildi. Seni ve Ayas’ı tanıyan herhangi biri seni gördüğünde konuşursa bütün bu çabalar çöpe gidebilirdi. Bunun tek çıkar yolu sizi tanıyan, bir kere olsun gören herkesin zihninde ikinize ait olan görüntüleri değiştirmekti. Bu düşündüğünden daha zor Nisan… Çünkü bu kadar geniş bir kitlenin zihinleriyle oynanacaksa aynı anda yapılmalı. Hepsiyle tek tek uğraşacak vakit yoktu. Ayas’ın seni koruyabilmek için bir anda kaç kopya oluşturduğunu tahmin edebiliyor musun?” Parmağını geri çekerek bir adım geriledi. “ Sana bu numarayı öğretmeye çalıştığında gemideydiniz hatırladın mı? Ne kadar da yorgun görünmüştü sana…”

“ Nereye varmaya çalışıyorsun?”

“ Demek istediğim şey, o gün Ayas’ın sana öğrettiği şey kendi yeteneğinin basit bir yansımasıydı. Sana gerçekten ruhunu bölmeyi öğretti ki kendi yeteneği aslında tam olarak bu değildi. Ve aslında senin bunu öğrenmenden deli gibi korkuyordu. Öğrenmen demek güçlenmen demekti ve bu da mührün kırılmasına sebep olabilirdi. Hayatında ilk defa yeteneğini sana olan sevgisiyle değil de korkusuyla kullandı. Nasıl göründüğünü tekrar hatırla… Bir kere bir duyguyu kendine itici güç olarak seçersen ondan cayamazsın. Diğer duygular seni zehirler. O yüzden dikkatli seçmelisin.” Arkasını dönüp gitmeye hazırlanıyordu ki onu kolundan yakalayarak durdurdum.

“ Sana bazı şeyleri sormama izin ver.”dedim. Kaşlarını kaldırarak bana döndü. “ Abimin gerçek gücü ne? Kendini kopyalamak mı?”

“ Ah hayır, öyle olsaydı iki yıl önce o silahla vurulduğunda ölmüş olurdu. Senin mührü kırman işe yaramazdı.”

“ O halde ne?”

“ Gördüğün şeyler Ayas’ın ruhunun kopyaları gibi ama aslında değiller. Abini bir kuklacı olarak düşünebilirsin. Ruhlara kendi görünüşünden bir kılıf dikerek onları kendine bağlıyor ve kontrol edebiliyor.”

“ Hangi ruhları?” Sorduğuma pişman olarak Arya’nın kolunu bıraktım. İrice açılmış gözlerimle bir adım geriledim. “ Ha… Hayaletleri mi?”

“ Onlara hayalet demeyi tercih ediyorsan.”dedi omuzlarını silkerek.

“ Ama… Ama onları sadece kâhinler hissedemiyor muydu?” Bildiğim bilmediğim her şey kafamın içinde karman çorman olmuş beynimi uyuşturmuştu. Yani abim hayaletleri görebiliyor muydu? Ya da daha korkutucusu onları kukla gibi kullanabiliyor muydu?

Bugüne dek kimleri görmüştü?

“ Tam olarak göremiyor tabi ki. O bir kâhin değil. O Kuzey’in işi.” Kuzey ne iş yapıyor?! diye bağırmak istesem de son anda yutmayı başardım. “ Sadece yeteneğini kullanmak istediği zaman yakınında var olanları kendine doğru çağırabiliyor.” Durup bir an için kaşlarını çattı. “ Bunu sana onun açıklaması daha iyi olur çünkü yeteneği sadece bununla sınırlı değil. Şimdi, devam edelim.”

“ Bekle!” Arya bu sefer kaşlarını çatarak bana döndü. “ Peki ya bu sebep, yani seçtiğim duyguyu oluşturan neden ortadan kalkarsa ne olur?” Arya’nın yüzünde karmakarışık bir ifade belirdi. Aynı anda hem gülüyormuş hem de hüzünlenmiş gibiydi.

“ Eğer geri dönemezsen abine ne olacağını mı merak ediyorsun yoksa Derin’e çoktan ne olduğunu mu?” Başımdan aşağıya kaynar sular inivermişti.

“ Derin’e bir şey mi oldu?”

“ Buna cevap vermem seni motive edip alevi kontrol etmene yarayacak mı?”

“ Arya, Derin’e bir şey mi oldu dedim!”

“ İşine konsantre ol.” Kolunu benden kurtararak yerine geri döndü. Sıktığım yumruklarım bembeyaz kesilmişti. Kaslarımın seğirdiğini hissedebiliyordum. Derin’e gerçekten bir şey olmuş da uyandığımdan beri bunu benden saklamış olabilir miydi?

Hayır, hayır, hayır… O iyi. O da abim de diğerleri de çok iyi… Beni bekliyorlar.

“ Tekrar.”

Ya geri dönemezsem?

Mavi alevler Arya’nın ellerini terk ederek son hızda üzerime gelmeye başladı.

Ya geri dönecek bir şey kalmamışsa?

“ Onlara bir şey mi oldu!” Avazım çıktığı kadar bağırdım.

“ Şimdi bunun sırası değil!” Vücudumdan yükseldiğini hissettiğim dumanların beni yönlendirmesine izin verdim.

Her zaman yaptığımın aksine alevin üzerine doğru koşarken çevremdeki zaman bir anda donuvermişti. Bembeyaz yumruğumu alevin içine soktum ve canımı yakmasına izin vermeden zamanın sadece o alev için geriye aktığını hayal ettim. Kumların üzerinden çekilen sular gibi alevin parmaklarımın arasından akıp gitmesini en sonunda mavi bir dumana dönmesini izledim.

Göz açıp kapayana kadar Arya’nın karşısına dikilmiş ve zamanı akması için yeniden serbest bırakmıştım.

“ Dedim ki Derin’e bir şey mi oldu?” Arya kocaman açılmış gözleriyle bir bana bir de boğazında duran mavi alevlerin üzerinde parladığı ellerime baktı.

“ Bana kendi alevimle zarar veremezsin Nisan.”dedi gülerek.

“ Biliyorum.”dedim elimi boynuna daha da yaklaştırarak. “ Bu zaten benimki.” Şaşkınlıkla karışık gülümsemesi yüzüne daha da yayıldı. “ Şimdi istediğini yaptığıma göre cevap ver, Derin’e ne oldu? Abime ne olacak?!” Arya bir adım geri çekilip kahkahalarla gülmeye başladı. Ellerimi onun üzerinden çekerken şaşırma sırası bendeydi.

“ Nisan sen ne yaptığının farkında mısın?” Beni omuzlarımdan tutarak sarstı.

“ Ne yapmışım? Bana cevap verecek misin sen?!”

“ Az önce zamanı hem durdurdun hem geri aldın hem de bir başkasının ruh alevini yok ederek kendininkini yarattın… Kendininkini yarattın Nisan! Bu yıllar sürebilirdi! Alev senin çağrına karşılık verdi.” Konuşurken beni sarsmaya devam ediyordu. “ Aklından ne geçiyordu? Bana öfkelendiğinden miydi yoksa Derin için endişelendin mi?”

“ Tabi ki Derin için endişelendim ve hala da endişeleniyorum bana bir açıklama yapacak mısın?!”

“ Hadi ama yani… Yani daha en büyük kozlarımı oynamamıştım bile bu kadar ufacık bir şey bile seni nasıl bu denli gaza getirebilir ki?”dedi olduğu yerde küçük çocuklar gibi zıplayarak.

O anda kafama dank etti. Arya’nın abimin konusunu açması da Derin’e bir şey olduğunu ima etmesi de hepsi beni harekete geçirmek içindi.

Yumruğumu boğazıma kadar indirip kendimi boğmaya çalışmamak için kendimi o kadar zor tutuyordum ki… Tamam, saf olunurdu ama bu kadar da olunmazdı ki!

“ İyi yanından bak işe hangi duygularla devam edeceğini artık biliyorsun.”dedi beni dirseğiyle dürterek. Sonra dedikodu yapmayı seven küçük bir kız gibi elini dudağının yanına koyarak bana eğildi.

“ Tepkin hoşuma gitmedi değil tabi de merak ettim… Sen bu çocuğa tam olarak ne kadar değer veriyorsun?”

***

Saydam parmaklıkların ardından yağmur gökyüzünü delmek ister gibi yağıyordu. Dışarıdaki her şey renkleri birbirine karışmış sulu boya bir tabloyu anımsatıyordu sanki. Sıkı sıkıya kapatılmış camın ardından hayali bir rüzgârın beni üşüttüğünü hissedebiliyordum.

Tüm evi dolduran tarçın kokusunu içime çekerken battaniyeme biraz daha sarıldım.

“ İşte, al bakalım.”dedi Derin. Başımı sesin geldiği yere çevirip gülümsedim. Elindeki dumanı tüten bol tarçınlı salebi alarak parmaklarımla sardım.

Sıcacıktı… Üşümüş parmaklarımı ısıtmak için tutuyordu sanki ellerimden. Kokusu muhteşemdi. Kedi ya da köpek olsam hiç düşünmeden mutlulukla kuyruğumu sallamaya başlardım. Derin kendi bardağını eline alarak battaniyemi çekiştire çekiştire kendi etrafına doladı.

“ Ya! Gidip kendininkini alsana! Zaten üşüyorum bir de üstümden çekiyorsun.”dedim en gıcık ses tonumla. Tabi ki her zaman olduğu gibi söylediklerim bir kulağından girip ötekinden çıkmıştı.

“ Salep yaptık ya işte, içince ısınırsın. Yukarı kadar çıkartma şimdi beni.”dedi sızlanarak. Üşüdüğü için bardağına yapışmış ve battaniyeyi kafasına kapüşon gibi geçirmiş bir Derin’e kim, ne süreyle karşı koyabilirdi ki?

Hemen pes ediyormuş gibi görünmemek için biraz homurdandıktan sonra salebimden ilk yudumu aldım.

Yağmurun her şeyi o kadar güzeldi ki… Sesi, kokusu, her yere serdiği karanlık örtüsü… Derin’le oturup bazen saatlerce tek kelime etmeden yağmuru seyrederdik. Sohbetine doyamadığımız bir arkadaş gibiydi ikimiz için de, o konuşurdu biz yüzümüzde gülümsemelerimiz elimizde saleplerimiz kendine ve bize dair anlattığı hikâyeleri dinlerdik.

“ Bu hafta sonu burada mısın?”diye sordum sessizliği bölerek. Uzun siyah saçlarının gözlerine girmesine neden olacak şekilde battaniyenin altından başını hayır anlamında iki yana salladı.

“ Göreve çıkmalıyım.”dedi yüzüme bakmadan. Hayatında gördüğü en ilginç şey buymuş gibi bardağını inceliyordu. Kaşlarımı çattım.

“ Görev mi? Bir görev verildiğinden bahsetmemiştin.”

“ Şey, bugün oldu zaten her şey.” Salebinden bir yudum aldı.

“ Zaman kazanmaya çalışma.”dedim gözlerimi kısarak. Sonunda dönüp bana baktı.

“ Niye zaman kazanmak isteyeyim ki?”

“ Bunu ben sormalıyım değil mi? Konuşurken, hele de görev gibi önemli bir konu hakkında konuşurken yiyip içmek için duraklamazsın sen. Genelde durup nefes alman gerektiğini sana hatırlatan ben olurum.” Bir süre bir şey söylemeden öylece gözlerimin içine baktı. Bardağından yükselen dumanların arasından camdan süzülen damlaların gölgesi yavaşça süzülüyordu. Yüzü bir film sahnesini andırıyordu.

“ Tamam, pes.”dedi gülerek. “ Senden de bir şey saklanmıyor.”

“ İşim insanları okumak canım.”dedim sırıtarak. Öyle bir kıkırdadı ki eline sen öyle san yazan bir tabela alsa düşüncelerini bu kadar belli edemezdi.

“ Bu sadece benim gideceğim özel bir görev. Jay özellikle kimsenin hiçbir ayrıntı bilmemesini istedi.”

“ Ben kimse değilim.”

“ Tabi ki değilsin ama o güzel burnunu lütfen bu işten uzak tut. Hem sen neden sormuştun?” İçimde kötü bir his ve bunun iki olası sebebi vardı. Birincisi, kimseye öyle haybeden özel görev verilmezdi. Güvenlik seviyesinin üst düzeyde olduğu görevlere dikkat çekmemek için tek kişi yollanırdı. Daha önce bu tarz görevler alan biri olarak bunların ne derece tehlikeli olabileceğini çok iyi biliyordum. Bana her görev verildiğinde Derin çileden çıkardı. İkincisi, görevi Jay’in vermiş olmasıydı. O pislik sadece Derin’in zarar görmesi için bile görev uydurabilirdi.

“ Gitmesen olmaz mı?”diye cevabını çok iyi bildiğim soruyu yine de sordum. Derin hiçbir şey söylemeden bana bakmakla yetindi. “ Jay’den nefret ediyorum.”dedim sinirle. Battaniyeme biraz daha gömülürken Derin de bu konuda bir şeyler söylemesini bekledim ama o ifadesiz bir şekilde bardağına bakmaya devam etti.

“ Bekle bir dakika.”dedim yerimde doğrularak. Derin ne yaptığını o an anlamış gibi kendine kızarak gözlerini yumdu ama çok geçti. Onu, neler döndüğünü anlayacak kadar iyi tanıyordum.

“ Görevi sana Jay vermedi, sen istedin.”

“ Nisan…”

“ Aklını mı kaçırdın sen? O herifin özel görev kotasını doldurmasına yardım etmeye mi çalışıyorsun? Terfi alsa bile ondan kurtulacak mıyız sence?”

“ Ben ne yaptığımı biliyorum. Sakinleşip, salebini içer misin lütfen?”

“ Şimdi de onun tarafında mısın yani? Onun nasıl biri olduğunu bilmiyor musun?”

“ Güven bana,” Yükselen sesini kontrol altına almak istercesine durakladı. “ Güven bana, nasıl biri olduğunu çok iyi biliyorum. Kendisinden haz etmiyorum belki senin kadar nefret de etmiyorum ama en yakın arkadaşım olduğu da söylenemez.”dedi sinirle gülerek. “ Öyle ya da böyle bu görev birine verilecekti ona yardım ettiğim falan yok.”

“ Yine de bu kadar riskli bir iş için nasıl gönüllü ola- ” Durup gözlerimi yumdum. “ Görevi bana vereceklerdi değil mi?”

“ Neden sorduğunu hala söylemedin.”

“ Derin görev benim miydi?”

“ Öyle olsa ne olacak?” Sesi gerçekten sinirlenmenin eşiğinde olduğunu söylüyordu.

“ Artık on yedi yaşındayım defalarca özel göreve çıktım kendi başımın çaresine bakabilirim.”

“ On yediymiş, aman ne büyük.”

“ Sen benim abim değilsin, şu koruma içgüdünden vazgeç artık! Kendine zarar vereceksin.”

“ Allah senin abin olacak şahsa sabır versin zaten… Ciddiyim.” Benimle değil de sinirle homurdanarak kendi kendine konuşuyor gibiydi. “ Abin olmaya çalışmıyorum zaten. Sadece sen benim sorumluluğumdasın ve sana zarar gelmesine-”

“ Beni kim senin sorumluluğuna verdi söyler misin?” İç çekerek bardağını koltuğun yanındaki sehpaya bıraktı.

“ Bak hava çok güzel, ellerimizde saleplerimiz var ne kadar homurdanmana neden olsa da ikimizi de sıcak tutan bir battaniyemiz var anın tadını çıkartsak? Seninle tartışmak istemiyorum.”

“ Ben de senin benim yüzümden daha fazla zarar görmeni istemiyorum.”

“ Desene duygularımız karşılıklı, sorun yok o halde değil mi?”

“ Hayır, bir sorun var.”

“ Bak Jay beni yanına çağırdı ve görevi anlattı. İkimiz de senin bu görevi batıracağına karar verdik. O koltuğunu ben de seni riske atmak istemedim benim altından kalkamayacağım bir şey değil. Senden çok daha rahat her şeyi halledip dönebilirim. Son, bitti bu kadar anladın mı?” Konuşurken çok hareket ettiğinden battaniye başından aşağı kaymış konuşmalarına uygun olarak saçları inatçı bir şekilde havaya kalkmıştı. “ Şimdi, neden sordun?” Söylemek istediğim daha çok şey olsa da yuttum. Çünkü bu hayatta sinirlendirmekten gerçekten korktuğum tek kişi Derin’di. O çelik gibi bakan gözlerinde öfkenin gölgesini bile görmek geri adım atmam için yeterli oluyordu. Onu daha önce hiç tamamen zıvanadan çıkmış şekilde sinirli görmemiştim ama düşüncesi dahi benim için yeterince korkunçtu.

“ Önemli değil.”diye mırıldandım. Bakışları bir anda yumuşamıştı.

“ Hadi söyle. İşim erken biterse Pazar akşamına dönmüş olabilirim.”

“ Sadece… Görmek istediğim bir film geliyor… Bu Cuma…” Elleriyle yüzünü kapatarak gülmeye başladı.

“ Kahretsin! İlk defa bana çıkma teklif ediyorsun ve benim işim var. Tanrım Jay’den gerçekten nefret ediyorum.” Koluna bir yumruk attım.

“ Dalga geçme!”

“ Tamam, tamam bir şey demedim ben. Eğer sırf göreve gidiyorum diye beni arkadaşlarına satmazsan Pazar gecesine ne dersin?” Aceleyle başımı iki yana salladım.

“ Göreve gideceğim diye tutturuyorsan adam gibi yapıp sapasağlam dönmek zorundasın aptal bir film için acele edemezsin!”

“ Merak etme eğer işim uzayacak olursa sabah erkenden haber veririm sana. Anlaştık mı?” Emin olamadan ona baktım. Küçük bir çocuk gibi dudak büktü. “ Hadi ama uzun zamandır beraber bir şey yapmadık! Film harika bir fikir lütfen!” Bu az önce beni korkutan adam mıydı yani?

“ Bir cevap versene!” Yere dizlerinin üzerine çöküp bacaklarıma sarıldı. “ Hadi ama!”

“ Derin yapma!” Sinirli gibi durmaya çalışsam da gülmeden edemiyordum. Evet, tamam çok saçmaydı ama bacaklarımdan huylanıyordum işte. Ve Derin bunu herkesten daha iyi biliyordu. Şu an dizlerime yasladığı başına bakınca gözlerinde o hain gülümsemeyi görmemek imkânsızdı. Ben gıdıklanıp hareket etmeye çalıştıkça o kollarıyla bacaklarımı daha sıkı sarıyordu.

“ Tamam! Tamam, sen kazandın olur! Bırak artık beni, Derin lütfen!” Gülmekten gözlerimden yaş gelmişti.

“ Bu günün tarihi neydi?”

“ Yirmi bir Şubat. Neden sordun?”

“ Bir yere not edeceğim de. Aynı gün içerisinde bana karşı iki kere pes ettin.” Ayağa kalkıp bardağını korkunç bir şimşek ve gök gürültüsü eşliğinde eline alırken sırıtışı şimşeği bile sönük bırakarak odayı aydınlatıyordu.