top of page
  • sky-rie

Kahin ( Ay Işığı#2) - 18.Bölüm


-18-

Aislin


Yavaşça lavaboya eğilerek yüzüme avuç dolusu su çarptım. Çenemden aşağı süzülen damlaları umursamadan başımı kaldırarak aynadaki yansımama baktım. Son iki yılda sanki kendi ten rengimmişçesine gözlerimin altına yapışan mor halkalar bugün her zamankinden daha da beter görünüyordu. Yüz yıldır uyumuyormuşum gibi duran gözlerime inat yataktan yeni kalkmışım gibi duran turuncu kıvırcık saçlarım tüm aynayı kaplıyordu.

İç çekerek bileğimdeki tokayı belime kadar uzanan inatçı saçlarımı başımın üzerinde topuz olarak toplamak için kullandım. Aslında saçlarımı her zaman olduğu şekliyle sevmiştim ama işler değişmeye ya da belki daha doğrusu ben değişmeye başladığımdan beri sadece kestirip kurtulmak istiyordum. Kulak hizasında belki? Kısacık… Sonu olan ve sorun yaratamayan bir boyut… Ya da her nasıl diyorlarsa işte.

Aynaya biraz daha yaklaşıp renginin koyulaştığına yemin edebileceğim ela gözlerime baktım. Tamam, göz rengi açılan insanlar tanıyordum ama koyulaşması? Sanki mor halkalarımın gölgesi vuruyormuşçasına iyiden iyiye kahverengi görünüyorlardı artık.

Değişiyordum; durdurulması; önüne geçilmesi imkânsız bir şekilde değişiyordum. Evet, belki doğduğumdan beri farklıydım ama iki yıldır her şey daha da kötüye gidiyordu. Yaşadığım her şey içimde biraz daha çökertiyordu, biri beni ele geçiriyormuş gibi. İyi ki Aiden vardı. Annem sürekli bunların hepsinin onun suçu olduğunu söyleyip onu görmezden geldiyse de oradaydı işte, ben onu görebiliyordum. Bunlar onun suçu değildi. Hatta Aiden olmasa, delirebilirdim.

Elimde havluyla yüzümü kurulayarak banyodan dışarıya çıktım. Eski bir alışkanlıkla koridoru geçerek salona yöneldim ve birkaç ay öncesine kadar annemin oturduğu boş koltuğa en az onun kadar boş gözlerle baktım.

Nedense hala orada olmasını ve beni görünce deli saçması zırvalarına başlamasını, Aiden’ın ve benim bozuk olduğumuzu ama özellikle Aiden’ın zehirli olduğunu söylemesini bekliyordum.

Annem doktorların telaffuz etmeye bayıldıkları türden bir şizofrendi ve şimdi gördüğü gerçekleri algılayamadığı bu dünyayı terk etmişti. Tıpkı daha Aiden doğmadan önce babamın bizi terk ettiği gibi. Beni henüz doğmamış bir kardeşle ve çok yakın zamanda akli dengesi tamamen altüst olacak bir anneyle yalnız bırakıp öylece kaçıvermişti.

Buna üzülecek yaşı çoktan geçmiştim. Kafam artık daha farklı işliyordu. En azından kaçmak yerine annem gibi reşit olmamı bekleyip kısa bir süre sonra da nalları dikebilirdi. Her ne kadar deli de olsa, her gün yüzüme benden nefret ettiğini bağırsa da o benim annemdi. Turuncu saçlarımı, ela gözlerimi ve hatta gülüşümü aldığım kadındı. Komik bir şekilde aynaya baktığımda bana babamı hatırlatacak hiçbir şey göremiyordum. O gittiğinde küçük olduğum için doğru düzgün yüzünü dahi anımsayamıyordum. Nasıl görünüyordu? Nasıl konuşuyordu? Nasıl yürüyordu? Zihnimde depolamam gereken çok daha önemli şeyler vardı. Sonuçta annem iki ayağını da son derece sağlıklı bir şekilde kullanabilen bir canlı olmasına rağmen kaçıp Aiden ve benim hayatımızı yetiştirme yurtlarında geçirmemize neden olmamıştı. O sessizce koltuğunda oturmuş ve kimsenin deli olduğunu anlamamasını sağlamış bense ona bakmıştım. Benim ona sabrettiğim gibi o da bize sabretmişti. Kafamda annemle ilgili sayfalar ya beyazdı ya da üzerinde griye çalan lekeler vardı. Babamınkilerse kara delik kadar boş ve siyahtı.

Omuzlarımı silkerek havluyu boynuma doladım. İki ucundan tutup az önce yürüdüğüm pek de uzun olmayan koridoru geri yürüyerek odama girdim.

İçine sadece bir yatak, ufacık bir dolap ve çalışma masasının sığabildiği odama kapıda durarak alıcı bir gözle baktım. Bunlardan hiçbirine sahip olmadığım zamanlar da vardı. Canımı dişime takıp çalışmış ve hem kendime hem anneme ham de Aiden’a senelerce ben bakmıştım. Her şeyin iyice garipleşip değişmeye başladığı iki yıl öncesine kadar bu çok zor olmuştu. Şimdiyse para kazanmak için yeni yeteneklerimi kullanıyordum. Ama çocukluğumun bana öğrettiği en önemli şey paranın ne denli değerli olduğuydu. Şimdi rahat rahat kazanırken bile biriktirmem gerektiğini biliyordum. Yatacak yerim vardı işte, daha büyük bir yatağa ne gerek vardı?

“ Aislin!” Aiden tünediği camın önünden fırlayarak kendini üzerime atıp bacaklarıma sarıldı.

“ Yavaş ol bakalım ufaklık. Ne zaman geldin buraya?”dedim turuncuya çalan sarı saçlarını karıştırarak. Kocaman gri gözlerini bana dikip somurttu.

“ Kuzey beni dinlemiyor!”diye homurdandı ve tüm şirinliğiyle dudağını sarkıtarak küstüğünü belli eden bir pozisyonda yatağın üzerine oturdu.

“ Şu sürekli uğruna beni terk edip yanına gittiğin çocuk mu?”dedim benim için bu dünyadaki her şeyden daha önemli olan kardeşimin yanına otururken. Aiden henüz yedi yaşında bile yoktu. Yuvarlarsak aramızda on dört yaş vardı ve annemin durumu da göz önünde bulundurulacak olursa kendimi her zaman Aiden’ın ablası değil de annesi gibi hissetmiştim. Zaten o da beni hem annesi hem babası yerine koymuştu. Aiden’dan önceki hayatım tam bir boşluktu, hatırlamak istemediğim ve bu yüzden kendi kendime başardığım en mükemmel şey olarak unuttuğum bir boşluk. Unutmayı tercih ettiğim sayfalarda neler vardı bilmiyordum ama bir kere burnumu sokarsam tüm yazılmış olan renklerin beynime akmasından korkuyordum. Bu yüzden aslında çok da küçük olmadığım halde annemin normal hallerini, babamı ya da eskiden sahip olduğumuza kendimi inandırdığım o güzel hayatı hatırlamıyordum.

“ Şu Kuzey’i kıskanmamak elde değil.”dedim saçlarını karıştırırken.

“ Saçmalama Aislin! Ben seni asla terk etmem!” Soluk yüzünü tişörtüme gömerek bana sarıldı. Aiden da tıpkı benim gibi çok erken büyümek zorunda kalıyordu ve bu benim içimi acıtıyordu. Bazen ağzından çıkan o yetişkin sözleri, yaşadıkları altında ezilen insanlara has dalıp giden bakışları beni üzüyordu.

“ Biliyorum ufaklık, biliyorum. Şimdi söyle bakalım o şapşal yaratık seni neden dinlemiyormuş?”

“ Çünkü çok meşgulmüş… Bana sürekli şimdi olmaz diyor. Ama ona söylemem gereken çok önemli şeyler var.”dedi somurtarak.

“ Bak sen şu terbiyesize! Seni dinlemekten önemli ne işi olabilir? Arkadaşsınız sanıyordum?” Ben kaşlarımı çatıp hiç tanımadığım Aiden’ın sevgili arkadaşı Kuzey’e sinirlendiğimi belli edince Aiden hemen savunmaya geçti.

“ Öyle deme, bu onun için çok önemli. Bana kaybolan bir arkadaşı olduğundan bahsetti. Çok önemli bir arkadaşmış onun için ve şu an yıllardır ilk defa onu bulabilirlermiş.”

“ Arkadaşı kız mıymış?”diye sordum gözlerimi kısıp içlerine Aiden’ın görüntüsünü hapsederken. Evet anlamında başını sallayınca gözlerimi devirdim. “ Eh, bir abla tavsiyesi küçük adam, daha çok beklersin.”

“ Neden ki? Ben de onun arkadaşıyım, beni de seviyor.”

“ Tabi ki seni de seviyordur Aiden ama nasıl desem… Sevginin de çeşitleri vardır.”

“ Öf, anladım tamam sus.” Aiden Kuzey bir anda gözünden düşmüş gibi dilini dışarı çıkartarak midesi bulanmış gibi bir ifade yaptı. On yıl sonra konu kadın-erkek ilişkilerine gelince yine bu tepkiyi vereceğini nedense hiç sanmıyordum. O anı pek iple çektiğim de söylenemezdi ya, benim için Aiden hep masum çocuk haliyle kalacaktı.

“ Peki, seni sadece o mu görüyor?”dedim konuyu gerçekten kusmasından endişelenip değiştirerek.

“ Evet, çünkü sadece o görebilecek kadar güçlü.” Kafamda boşlukla konuşan Kuzey’i ve ona muhtemelen deliymiş gibi bakan arkadaşlarını canlandırmaya çalıştım. Eğlenceli olmalıydı.

Aslında gerçekten eğlenceli olmalıydı… Arkadaşlara sahip olmak yani… Elbette benim de arkadaş sıfatı altında görüştüğüm insanlar vardı ama hiç biri gerçek ya da uzun süreli değildi. Çalıştığım yerlerdeki insanlar ya da arada sırada gitmek için kendimi zorladığım okuldaki tiplerdi. Belki de gerçekten arkadaş olmaya değecek kimseyi bulamamıştım. Tüm Ontario’yu tanıdığım da söylenemezdi ya. Ben her zaman her ortamda garip olan, uzak durulması gereken kızdım. Bu görüşü değiştirmek için de pek uğraşmamıştım. Ne de olsa haksız sayılmazlardı.

“ Bu kadar önemli olan şey ne?” Aiden huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandı.

“ Ben, onun çevresinde bir şeyler gördüm. Ona bunu söylemeliyim.”

“ O hissedemiyor mu? Kâhin olduğunu sanıyordum.” Bu kâhin lafı bana hala garip geliyordu ama Aiden Kuzey’in ve benim, yani bizim gibilerin kâhin olarak adlandırıldığımızı söylemişti. Nereden öğrendiğini ve özellikle benim güçlerimi bu kadar güzel nasıl tanımlayabildiğini bilmiyordum ama o Aiden’dı işte. Her zaman benim yanımda durmaz bazen ortadan kaybolurdu. Kuzey’in yanına gider, başka yerlerdeki insanları izlerdi. Ne de olsa istediği kişiler dışında kimse onu göremiyordu. Aslında duymaması gereken konuşmaları duyardı ve her nasılsa daha bu yaşta içine aldığı tüm bu verileri mükemmel bir şekilde işleyip resmen arşivleyen bir beyne sahipti. Aiden asla bir şeyi unutmazdı.

“ Kâhin zaten. Hatta çok güçlü bir kâhin. Hem de özel bir yeteneğe sahip olmadığı halde, karşılaştığım en güçlü kâhinlerden biri. Ona görünmeden yaklaştığım zamanlarda bile beni hissettiği olurdu eskiden.” Aiden’ın Kanada’ya bu kadar uzak bir yer olan Türkiye’de nasıl olup da bir çocuğu bulduğunu ve ona bu derece bağlandığını hala aklım almıyordu.

En başta birbirleriyle nasıl anlaştıklarını bile anlamıyordum. Onun süzgeç dediği bir çeşit ruh filtresinin sözcükleri kendi dilinde algılamasını sağladığını söylüyordu. Yani Kuzey aslında Türkçe konuşuyordu ama sözcükleri Aiden’ın zihninde İngilizce yankılanıyordu. Aynı şey Kuzey için de geçerliydi. Bir şekilde ruhun kendine özgü dünyanın en gelişmiş çeviri sistemi vardı. Zavallı Kuzey belki de Aiden’ın nereden geldiğini bile bilmiyordu.

“ Ya öteki enerji, ona ne oldu?”diye sordum merakla. Aiden bir süre önce onu özellikle Kuzey’i ziyarete gittiği anlarda çok rahatsız eden bir enerjinin varlığından bahsetmişti. O kadar güçlüydü ki yine kendi değimiyle üzerine bulaşıyordu. Kanada’ya geri geldiğinde bile üstüne bulaşıp kendisininkine karışan bu enerjisi hissedebiliyordu. Bunun Kuzey’in aradığı şey olabileceğiyse dün aklına gelmiş ve apar topar onun yanına gitmişti.

“ Gitti. Kuzey’i uyarmaya çalıştım ama beni gene dinlemedi. Ama sorun olmadı. Aynı evin içindeydi ve kendisi fark etti.” Kaşlarını çatıp ayaklarına baktı. “ Onu çok yoruyorlar, hiç dinlenemiyor. Yoksa beni böyle dinlemeyecek biri değil o. Yüzünü bir görsen Aislin! O kadar kötü ki, diğerlerine de görünüp onları korkutmak istiyorum. Kuzey’i rahat bıraksınlar. Aradıklarını kimse bana ne?”

“ Peki, ona enerjinin yer değiştirdiğini söyledin mi? Onu toprağın altından birinin çıkarttığını gördüğünü söylemiştin. Biri yerini değiştirdi.”dedim. Aiden iç çekti.

“ Hayır, söylemedim. Yine bana gerek kalmadı. Yerinin değiştiğini biliyorlardı. Hem zaten değiştiren kişi onların evine koymuş daha iyi değil mi?”

“ Eh sen öyle diyorsan… Yine de kimin değiştirdiğini bilmeleri işlerine yarayabilirdi.” Aiden bir şey hatırlamış gibi irkildi.

“ Tabi ya! Onlar o adamın koyduğunu sanıyordur!”dedi kafasına vurarak.

“ Hangi adam?”

“ Şu sana bahsettiğim organizasyonun başkanlarından biri ölmüş. Enerjiyi yayan o şeyin içinden adamın yazdığı bir not çıktı. Şimdi onun yaptığını sanacaklar!” Bir acı gerçek daha, ölüm Aiden’ın yakından tanıdığı bir dostuydu.

“ O değil miydi yani? İçinde onun notu varmış.”

“ Hayır, başka biriydi. Yüzünü tam göremedim. Ama enerjisi… Çok garipti.” Başını sallayıp kendi kendini onayladı. “ Bir sonrakine gitmelerinden önce Kuzey dinlenir, o zaman gider ona söylerim.”

“ Bir sonraki?” Soru soranın ben, cevaplayanın yedi yaşındaki kardeşim olması ne acıydı.

“ Öncekine dokunduklarında başka bir yerde yeni bir enerji açığa çıktı. Şu seninle geçen gün izlediğimiz filmdeki işaret ateşleri gibi. Biri yanınca öteki de yanıyor. Ama sonra ilk yanan sönüveriyor ve sen yanan işarete gidip onu söndürmeden bir sonraki yanmıyor.” Aiden’ın bu yeni enerjinin yerini de tam olarak bildiğini tahmin ediyordum ama ona hadi gidip bunu Kuzey’e söyle diye akıl veremedim. Eğer işler söylediği gibi gidiyorsa yerini öğrendikleri anda oraya gidecek insanlardı bunlar. Ve bu Aiden’ın çok sevgili arkadaşı Kuzey’in dinlenememesi demekti. Basit bir denklem, yorgun Kuzey=mutsuz Aiden. Kimse kusura bakmayacaktı, benim için önemli olan tek kişi Aiden’dı.

“ Ona biraz zaman vermeyi dene Aiden. Her insanın kafasını toplamak için zamana ihtiyacı olur.”

“ Biliyorum. Bir süre yanına gitmeyeceğim merak etme. Ama gördüklerimi de en kısa zamanda ona söylemeliyim.” Yataktan kalkıp havluyu bir kenara attım.

“ Aç mısın?”dedim karşısına dikilip ellerimi belime dayayarak. Kaşlarını kaldırıp işaret parmağıyla kendini gösterdi.

“ Ben hayaletim.”

“ Ben de kâhinim memnun oldum.” Aiden kıkırdadı. “Daha ne kadar hayalet olarak takılacağı belli olmayan sevgili küçük beyefendi, yeniden aramıza teşrif ettiğinde acaba aç olacaklar mı?”

“ Hem de deli gibi.”dedi sırıtarak.

“ O zaman düş önüme.”dedim ve neşeyle ayağa fırlayan soluk saydamlığı tamamen yok olmuş kardeşimin hayaletlikten insan formuna hızla geçişini izleyerek arkasından mutfağın yolunu tuttum.

44 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page