• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 16.Bölüm


-16-

Jay


Fotoğrafları çekip ellerindeki kâğıtlara bir şeyler not alan merkez çalışanlarının arasından sıyrılarak beni bekleyen diğerlerinin yanına gittim. Elimdeki eldivenleri çıkartıp kenardaki çöpün içine attım. Benden bir açıklama bekleyen üç surata baktım. İç çekip başımı iki yana salladım.

“ Zehir… Kızıl Şeytan benzeri… Önce nefes alması zorlaşmış, o sırada sürünerek ya da zorla yürüyerek odasından buraya kadar ulaşmış olmalı. Ardından kan kusma ve hızla gelen sistem çökmeleri… Hızlı ama acı verici bir ölüm. Yayılma hızına ve ölüm saatine göre tahmini olarak sabah saatlerinde zehri almış olmalı.”

“ Kimin yaptığına dair bir iz var mı?”dedi Derin soğuk bir sesle. Yeniden başımı salladım.

“ Zehir şu an kullanılandan farklı.”dedim ve Kuzey’e bakmamaya çalışarak ekledim. “ Deney aşamasındaki haliyle ciddi benzerlikleri var. Yine de emin olmak için laboratuar sonuçlarını bekleyeceğiz.”

“ Babamın yaptığı hali mi?”diye sordu Kuzey sıkkın bir sesle.

“ O zaman…” Derin kaldırdığı kaşlarıyla bana baktı.

“ Evet, şimdilik en büyük şüphelimiz Yaman.” İç çektim. “ O zehre ulaşabilecek kişi sayısı sınırlı. Ya merkezin içinden biri, ya da Yaman’ın adamları yapmış olmalı. Yine de bu alanı istediğimiz kadar daraltmaz. Yakın zamanda zehrin üzerinde çalışılıp daha da geliştirilmesi için formülünün tüm aşamalarından örnekler dünya genelindeki merkezlere dağıtıldı. Bunu yapması her ne kadar kolay ve mantıklı olsa da direk olarak Yaman’ı suçlayıp içimizde bize karşı ortaya çıkmış olabilecek bir tehdidi göz ardı edemeyiz.”

“ Bir organizasyon başkanına ulaşmak bu kadar kolay olmamalı.”dedi Kuzey kollarını kavuşturarak.

“ Değildir zaten. Asla olmaz. Bir organizasyon başkanı olmak için pek çok yeteneğe sahip olman gerekir. Neredeyse her zaman kendini tek başına bir orduya karşı savunabilecek zihinsel ve fiziksel güçte olmalısın. Yakın korumaların, genel korumaların ve hatta korumalarının bile korumaları vardır. Gerektiğinde silahın önüne atlayacak adamlar yetiştirirsin ve özellikle bunların sana yakın olması gerekir. Zihinleri mayın doludur. Başka bir başkan bile bir diğerinin zihnine giremez. Sırlarını asla kimseyle, ya da bir şeyle paylaşmazlar. Onların gizemlerini öğrenmenin tek yolu geçen Jay’in kullandığı DNA analizi yapan makinedir. ”dedi Walker. Başıyla insan topluluğunun merkezinde hareketsiz yatan Ethan’ı gösterdi. “ Bir organizasyon başkanını asla bu kadar kolay öldüremezsin ve asla intihar edecek kadar zayıf insanlar da olmazlar. Bu işin içinde bir iş var.”dedi keskin bir sesle. Yüzünde sert bir ifade vardı. Kaşları çatılmış, kollarındaki kaslar gerilmişti. Karşısındaki görüntüden hoşnut olmadığı belliydi. Ne kadar olduğunu bilmesem de uzun zamandır Sumire’ye çalıştığını tahmin ediyordum. Yüzüne bakacak olursak Ethan’ın yerinde Sumire’nin de olabileceğinin farkındaydı ve bu fikir onu rahatsız ediyordu.

Arkamı dönerek çevresindekilerin Oğuz’la konuşmak için açıldığı siyahî adamın hareketsiz bedenine baktım. Bir doksanlık uzun ve kaslı bedeni zeminde yüzüstü uzanıyordu. Başı sağa doğru dönmüş ağzının çevresi, zemin ve üzerindeki buz mavisi gömleğin bir kısmı kan olmuştu.

Onunla tanıştığım zamanı hatırlıyordum. O zaman ellilerinin sonunda olan Ethan, şimdi altmışlı yaşlarda olmalıydı. Bir başkan için çok sevecen ve içten duran, gülümsediği zaman bembeyaz dişlerini sergilemekten zevk duyan bir adamdı. Saçları her zaman tıraşlı olur, dışarı çıkmasa bile her daim takım elbise giymekten hoşlanırdı. Bunu asla dile getirmemiş olsa da Oğuz’un en yakın dostuydu ve Oğuz’u insana yaklaştırabilen tek insandı. Güç ve iktidar üstüne olmayan nadir konuşmalarımızın hepsini Ethan yanımızdayken yapmıştık.

Çoğu zaman eğer bana vasi olarak Oğuz’un değil de onun atanması durumunda hayatımın nasıl olacağını düşünmüştüm. Belki de Nisan’ı saklamak zorunda kalmazdım, belki de Ethan bana yardım ederdi. Çünkü o öylesine babacan bir adamdı. Merkezin kirletmediği tertemiz bir ruha sahipti. Oğuz’dan kaçmak ve Derin’le Nisan’a yakın olabilmek için Mersin gibi bir merkeze atanmayı istediğimde bana destek verip bunun gerçekleşmesini sağlayan ve daha sonrasında benim için çok daha büyük hayalleri olan Oğuz’dan beni koruyan adam; üzerindeki yeni ütülenmiş gibi duran takımıyla, kurumuş boş bakışlı gözleriyle son nefesini verdiği kanlı zeminde öylece yatıyordu.

Kimseye değer vermediğim bir dönemde tanıştığım insanların içinde bunu en çok hak ettiği halde yakınlaşmaya asla cesaretimin olmadığı ve bunun için bir daha asla şansımın da olmayacağı bu adam için ne hissetmem gerektiğini tam olarak bilmiyordum. Dalgın bir şekilde ona söylenenleri dinleyip arada başını sallayan Oğuz da görünüşe bakılırsa benimle aynı duyguları paylaşıyordu. Ucunda kendi ölümü bile olsa Ethan’ın dostu olduğunu ve onu özleyeceğini kabul etmezdi. En azından başkalarına karşı, o güçlü kalmalıydı. Bu yüzden buraya başka bir başkanın ya da ekibin gelmesini istememiş her şeyi kendisinin benim ve ekibimizin halledeceğini söylemişti. Bunu yaparak insanlara aslında onun ölümünün nasıl da kendisini etkilemediğini göstermiş olacaktı. Yıllarım Oğuz Acar’la geçmişti ve geçmeye devam eden her saniyede ona ne kadar da benzediğimi biraz daha iyi anlıyordum. Bu istediğim son şey olsa da doğruydu. Tek farkımız o bugün kendisini insan hissetmesini sağlayan tek dostunu kaybetmişti ve buna üzülemiyordu bile. Bense çevremde artık eskisi kadar gizleme ihtiyacı hissetmediğim pek çok kişiye sahiptim ve Oğuz’un aksine içlerinden birini bile kaybetsem bu gizli dünyayı onların tepesine yıkardım.

Yanımıza gelen bir merkez çalışanını kolundan yakalayarak durdurdum. Beyaz elbiseli gözleri kızarmış sarışın kadın onu durduranın ben olduğumu fark edince hemen durup gözlerini elinin tersiyle sildi. Ethan’ın emrinde çalışanlardan biri olduğunu anlamak o kadar basitti ki Oğuz asla yanında böyle hissetme yetisine hala sahip olan bir kadını tutmazdı.

“ Her şeyi tamamladınız mı?”dedim. Kadının kolunu bırakmadan onu güç vermek istercesine omzunu tutmaya devam ettim. Oğuz beni izleyebilecek mesafedeyken çevremdekilere gösterebileceğim tek anlayış kırıntısı buydu. Kadın sorumu cevaplamadan önce omzunda duran elime sonra yüzüme minnetle baktı.

“ Evet efendim. Her yerin fotoğrafı çekildi ve bulabildiğimiz tüm izlerden incelenmek üzere örnekler alındı. Dün akşamdan itibaren Bay Johnson’ı gören herkes ifadeleri alınmak üzere merkeze götürüldü.” İfadelerinin alınması kavramı bana oldukça trajikomik geliyordu. Merkeze bir karakol izlenimi kasıtlı olarak mı verilmeye çalışılıyordu bilemiyorum ama oraya götüren insanlara yapacakları şey ifade almaktan çok ifade çalmak olacaktı. Zihinlerine girip işe yarar bir şey olmadığından emin olana kadar orada kalacaklardı. “ Ayrıca bir ruhun izine henüz rastlamadık ama emin olmak için New York merkezinden düş kapanlarını bize yollamalarını istedik. En fazla yarım saat içerisinde burada olacaktır.”

Düş kapanı özetle ruhların yerlerini ve eğer bir şeye dokundularsa o nesnenin üzerinde kalan izini gösterebilen bir çeşit radardı. Derin geçmişte pek çok kez Nisan’ın pervasız hareketleri yüzünden düş kapanının başındaki kontrol görevlisini bayıltıp anılarını değiştirmek zorunda kalmıştı.

“ Buna gerek olduğunu sanmıyorum. Merkezi ara düş kapanına ihtiyacımız olmayacak.”dedim kadının omzunu bırakırken.

“ Ama efendim, Bay Acar dedi ki-”

“ Güven bana, sorun olmayacaktır. Ben kendisini bilgilendiririm.”

“ Peki, efendim, siz nasıl isterseniz.” Kadın önlüğünün cebinden bir telefon çıkartıp ezberden bir numara tuşlayarak uzaklaştı.

“ Ee, şimdi başlayayım mı yoksa odanın boşalmasını mı bekleyeyim?”dedi Kuzey sırıtarak.

“ Sizin rahatça bakabilmeniz için herkesi dışarıya çıkartacağım. Walker, her ne yapacaksanız gizli gizli yapmanı öneririm. Herkesin seçilmiş olduğunu bilmesinin lüzumu yok.”dedim ve onlar beni başlarıyla onaylayıp duvara yaslanırlarken Oğuz’a doğru ilerlemeye başladım. Ona yaklaştığımı görünce yanında ona elindeki belgeleri açıklamakta olan adamdan bakışlarını ayırarak bana döndü. Kaşlarımı havaya kaldırıp kafamı hafifçe Kuzey ve Walker’ın olduğu tarafa yatırdım. Oğuz’un kahverengi gözleri arkada beklemekte olan üçlüye kaydı. Her zamanki gibi ne demek istediğimi anlayarak yanındakinin göremeyeceği bir şekilde başıyla beni onayladı.

“ Evet bayanlar ve baylar, yardımlarınız için teşekkür ederiz ancak şimdi sizden odayı ve hatta evi boşaltmanızı isteyeceğiz. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık.” Önünde duran adama hitaben, “ Dışarıda hazır bekleyin. Her ne kadar tahminlerimizin doğru olması kuvvetle muhtemel de olsa yine de merkezde bir otopsi yapılmalı. Ethan’ı New York merkeze götüreceğiz, taşınması için gerekli ayarlamaları yapın.”dedi. Herkes Oğuz’a ve bana başıyla selam vererek sorgusuz sualsiz odayı terk ederken bekledik. Otopsi sadece bakanlar ve organizasyon başkanları için geçerli olan bir prosedürdü.

“ Düş kapanı mı? Gerçekten mi?”dedim Oğuz’a herkesin dışarıya çıktığından emin olduğumda.

“ Vakit kazandıracak bir şeyler lazımdı.”dedi omuzlarını silkerek. Düş kapanı şu anı göstermekte oldukça yararlı olsa da sadece birkaç saat öncesinden kalmış enerji izlerini yakalayabilirdi. Oysa aradığımız izlerin dün sabahtan kaldığı barizdi. Düş kapanı onu göremese de eğitilmiş bir kâhinin şansı olabilirdi. Denemeye değerdi. Oğuz kollarını açıp arkasındaki büfeye yaslandı.

“ Evet Kuzey, tadını çıkart.”dedi Kuzey’e odayı göstererek. Kuzey yavaş adımlarla odanın içinde turlarken Walker Oğuz’un kuşkulanmayacağı şekilde gözleriyle odayı tarıyordu. Gidip Oğuz’un yanındaki duvara sırtımı dayadım. Yüzüme bakmadan bana plastik bir poşetin içine konmuş birkaç tel saç uzattı.

“ Ethan’ın. Japonya’ya geri dönmenizi istiyorum. Tara’nın da yanında olduğundan emin ol.”dedi ruhsuz bir sesle. Poşeti elinden alırken şaşkın bir ifadeyle ona bakakaldım.

“ Yeniden o makineye mi girmemi istiyorsun?” Hemen karşımda durmakta olan Derin irileşmiş gözleriyle bana bakıyor kafasını belli belirsiz iki yana sallıyordu.

Keşke karar verme yetkisine sahip olsaydım Derin.

“ Evet. Ethan senin ya da benim kaybım değil Jay. O tüm organizasyonun kaybı. Yeri doldurulması zor tecrübeli ve olağandışı şekilde herkes tarafından sevilen bir yöneticiydi. Birileri elini kolunu sallayarak gelip Ethan’ı öldürüyorsa bu ona değil, organizasyonumuza yapılmış hakarettir. Kimin nasıl yaptığını bulmalıyız.”

“ Tabi, sen öyle diyorsan.”dedim en az onunki kadar ruhsuz çıktığını umduğum bir sesle. “Buradaki işimizi bitirince gidip hallederim.”

“ Halletme, halledin. Tek başına gitme gibi bir risk alma. Tara yanında olsun. Geçen sefer o olmasa bir fiyasko olurdu.” Oğuz benim için mi endişeleniyordu yoksa ben çok mu uykusuz kalmıştım?

Uğraşmam gereken o kadar çok şey vardı ki düşüncesi bile başımı ağrıtıyordu. Japonya’ya gitmek, Ethan’ın katilini bulmak, boş çıkan kutunun sırrını çözmek, madalyonu bulmak, diğer dalgakıranları bulmak ve Nisan’ı geri getirmek.

Hayatımda hiç omuzlarımdaki yükün bu denli ağır olduğunu hissetmemiştim, her şeyi yalnız göğüslerken bile.

“ Peki, nasıl istersen.” Tartışmanın anlamı yoktu. Sonuç itibariyle Oğuz ne isterse o olacaktı. Bu hayatımı tehlikeye atmak anlamına bile gelse. Tara’yı benimle gelmemesi için ikna etmekse zor olacaktı.

“ En güçlü adaylardan birisin, biliyorsun değil mi?”dedi Oğuz aniden.

“ Aday mı? Ne için?” Dönüp gerçekten anlayıp anlamadığımı kontrol etmek istercesine suratıma baktı.

“ Yeni organizasyon başkanlığı için Jay… Biliyorsun her başkan ardında bir vasiyet ve yerine geçmesini uygun gördüğü varislerin listesini bırakır. Sen, her daim Ethan’ın da benim de listemizde en üst sıradaydın.” Bu sefer ciddi olup olmadığını sorgulamak için bakma sırası bendeydi. Oğuz’un beni listesine alacağını tahmin ediyordum ama ilk sırada olmak… Ve hatta Ethan’ın da beni ilk sırasına yerleştirmiş olması…

“ Oğuz, ben…”

“ Bu senin şansın Jay. Bir şeyleri değiştirmek ya da korumak istiyorsan, bu senin şansın olacak.” Elini omzuma yerleştirerek sıktı. “ Bu senin hakkın evlat ve hakkın olanı alman için elimden geleni yapacağım. İstedim mi ikna edici olabilirim bilirsin.”dedi. Ne diyeceğimi bilemez halde ona öylece bakmaya devam ettim.

Yeni organizasyon başkanı diğer başkanlar ve üst düzey bakanlardan oluşan bir kurul tarafından seçilerek atanırdı. Her ne mazeretle olursa olsun, ihanet olmadığı sürece, önceki başkanın listesi dikkate alınırdı ancak illa da o listedekilerden biri seçilmeyebilirdi. Kurulun genel kararı ve teklif edilecek olan adayın rızası olmak zorundaydı. İki listede baş sırada olmam ve eğer vaat ettiği desteği gösterirse Sumire’nin oyunu da almam demek beş başkandan en az üçünün oyuna sahip olmam demekti ve seçilmem için gereken tek şey bakanlar kurulunun en az üçte ikilik onayı olurdu.

Bu çok yakındı…

Çok yakın ve çok imkân dâhilindeydi. Nisan’ın yanında olabilmek için geçici olarak ara verdiğim yükselmeme hızla devam etmek demekti bu. Bakan olalı henüz iki yıl olmuşken ve yirmi beş gibi genç bir yaştayken organizasyon başkanı olmak… Kelimenin tam anlamıyla tarihin en genç başkanı olabilirdim. Adımdan söz ettirir bunun verdiği gücü kullanabilirdim.

O halde sorun neydi? İstediğim, amaçladığım şey en başından bu değil miydi? O gün, ailemin mezarının başındayken Derin’e yapacağıma dair yemin ettiğim şey bu değil miydi? Neden bu yanlış hissettiriyordu? Önceden olsa hiç düşünmeden kabul edeceğim bu teklif şimdi neden gözümü korkutuyordu?

Adım gibi biliyordum ki Nisan hala kim olduğumu bilmeseydi her şey daha kolay olurdu. Derin yeniden yanımda olmasaydı; Kuzey, Tara, Arda ve Hilal’i tanımamış olsaydım daha kolay olurdu. Eskisi gibi yalnız olmak, sadece kendimden ve kendi davranışlarımdan mesul olarak kimseye değer vermiyor gibi göründüğüm için kimseyle tehdit edilemeyecek olsam çok ama çok daha kolay olurdu.

“ Sana kendine bir takım oluşturmanı söylerdim Jay, ama zaten fazlasıyla renkli bir taneye sahipsin. Senden beklemeyeceğim kadar renkli.”dedi kinayeli bir sesle ve beni düşüncelerimden uyandırdı. “ Seni seviyor gibiler. Kimseyle iletişim kurmak istemediğini sanıyordum. Bu değer karşılıklı mı?”

“ Walker’a bir baksana.”dedim hiç düşünmeden. “ Eğer Derin silahı başka birinin başına dayamış olsa planımız işe yaramazdı. Korku imparatorlukları temelsizdir, doğru yere uyguladığın ufak bir kuvvetle onları yıkabilirsin. Aynı şekilde her şeyi sevginin üzerine kurarsan sağlam temeller üzerinde sıkışıp kalır fırtınayı bırak yağmurdan bile korkarak yaşarsın.” Açıklamam onu çok neşelendirmiş gülümsedi.

“ Ve senin önerin?”

“ Walker, Sumire’ye sağdık. Ona bir şey olmasına asla izin vermezdi. Bunu ondan korktuğu ya da işi olduğu için değil yapmak istediği için yapardı. Aslında senin başkalarından onların yapmasını istediğin şeyleri söylemeden yapmalarını sağlamanın tek yolu seni sevmeleridir.” Gülerek ona döndüm. “ Sandığın kadar zor değil. Yavru kedinin önüne bir kâse süt koymak gibi, arada sen de deneyebilirsin Oğuz.” Bana soru sorarken sesine yansıyan o kinayeyi aynen yansıtmaktan dolayı kendimle gurur duyarak ekledim, “ Buna karşın sence Sumire Walker’ı iyi bir silah olmaktan öte görüyor mu? Sırf onun hayatı tehlikede olsa Walker için koltuğunu bırakır mı sence?” Oğuz tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.

“ Çocukluğundan beri gözlem yapmakta çok iyiydin.”dedi yavaşça elini geri çekerken. İçeride dolanmaya devam eden Kuzey’i izlemeye başladı. “ Yanlış anlama Jay, bence oldukça iyi bir takımın olacak. Senin gibi genç biri için aynı şekilde genç bir takım. Merkezin böyle yeniliklere ihtiyacı var.” Merkezden her zaman böylesine büyük bir sevgiyle bahsetmesi tüylerimi diken diken ediyordu.

“ Derin’i her zaman çok beğenmişimdir.”dedi aniden. Bu övgüyü duysa Derin muhtemelen gidip en yakın bitkinin dibine kusardı. “ Büyük bir potansiyele sahip, güçlü ve pek çok yeteneğinin yanında zehir gibi bir aklı var. Kendini filozof taşı görevinde fazlasıyla ispatladı. Mersin merkezi tam bir gizli madenmiş de haberimiz yokmuş.” Yeniden gülmeye başlayınca Derin’in soru soran gözlerini üzerimizde hissettim. “ Kuzey, Tara ve o iki insan neydi isimleri? Ah, Hilal ve Arda! Birkaç sene önce varlığından dahi haberdar olmadığımız iki türe mensup birer kişi ve insanlara açılma projemizin ilk hasadı nadide iki kişi. Farklı Jay… Kesinlikle farklı ve sıra dışı. Sana zarar vermek isteyen insanların tahmin edemeyeceği mükemmel bir korunma. Eğer kontrol edebilir, temelleri sağlam tutup fırtınaya direnebilirsen başardıkların başaracaklarının yanında hiç kalır.”dedi. Aslında Walker hakkında söylediklerim tamamen o anda aklıma gelen düşüncelerdi. Oğuz’un onları bu kadar benimsemesi güzeldi tabi ama benim gerçek düşüncelerim biraz daha farklıydı. Söylediklerimde hatalar ve eksikler vardı.

Walker’ın bunları sadece Sumire’nın karakaşı kara gözü için yaptığına inanmıyordum. Günün birinde kendini kurtarmak için onu bırakabileceğinin de farkındaydı. Sadıktı. Belki de dünyanın en iyi sağ kollarından biriydi. Ama emin olduğum bir şey varsa o da salak olmadığıydı. Her şeyin farkındaydı ve yaptığı nabza göre şerbet vermekten başka bir şey değildi. Sumire oturduğu o koltuğu neredeyse Walker’a borçluydu ve kendisi dışında herkes bunun farkındaydı. Eğer hala o koltukta Walker değil kendisi oturuyorsa bu Walker istediği içindi. Ki bu da beni sakladığı muhtemelen Tara’yla bağlantılı olan geçmişine götürüyordu. Her şeyden haberdar olacak kadar yüksekte ama kimsenin onu gerçekten tanıyamayacağı kadar aşağıda, göze batmayan bir yerde olmalıydı.

Düşününce Oğuz’un gerçekte evlat edinip yetiştirmesi gereken çocuk Walker’dı.

“ Ah bir de şu kız vardı. Gene Mersin merkezde çalışan, tarihin en genç hırsızı değil mi?”

“ Nisan.”dedim sesimin sert çıkmasına Oğuz’un karşısında ilk defa engel olamayarak. “ Adı Nisan ve hala komada. Sen de biliyorsun Yaman’ı bulmamız için uyanmasına ihtiyacımız var.” Neden birden bu kadar sert çıkmıştım bilmiyordum. Bu Oğuz’un Nisan hakkında ilk kez bu şekilde konuşuşu değildi. Ancak artık sabrımın sınırlarını zorluyordu. Nisan’ın kafasında gerçekten Yaman’la ilgili bir ipucu var mıydı bilmiyordum ama Oğuz’a karşı bunu öne sürmekten başka şansımız yoktu.

“ Yazık. Onunla birlikte mükemmel bir ekip olabilirdi. Tarihin en genç iki önemli hırsızı yan yana. Görmeye değerdi.”

“ Neden olmasın? Onu gerçekten uyandırmayı düşünüyorum. Bu Sumire’yi ikna etmek için bir koz değildi gerçekti.” dedim sinirle sırıtarak.

“ Sahi mi? Takımın için ilgini mi çekti yoksa daha özel bir sebebi mi var?”

“ Aslına bakarsan var. Nisan benim kız kardeşim ve bir organizasyon başkanı olmayı istememin tek sebebi de onu korumaktı. Hayatımı buna adadım, görüyorsun işte.”dedim. Ellerimi ceplerime sokarak ona baktım. İkimizin de çıt çıkarmadığı derin bir sessizlik oldu. Ardından ikimiz de o kadar yüksek sesle gülmeye başladık ki Walker bile anlam veremez gözlerle bize kınayan bakışlar attı.

“ Seni tanımasam neredeyse inanacaktım Jay. Böyle bir günde bile beni güldürdün evlat!” Ya, ne demezsin diye düşünerek Oğuz’un sandığının aksine sinirden gülmeye devam ettim.

“ Tek amacım beni organizasyon başkanı yapma fikrini güçlendirecek yağcılıklar yapmak, yalan söyleyemem.”dedim sırıtarak. Bütün bunları yaparken gözümün seğirdiğini görenin sadece Derin olmasını umarak iç çektim.

“ Üzgünüm ama hiçbir iz yok. Bu bir ruhun işi değil.”dedi Kuzey. Bize bunu söylemeden önce Walker’a bakıp fikrini teyit ettirdiği gözümden kaçmamıştı.

“ Harika… Aradığımız kişi bir hırsız, kâhin, seçilmiş ya da insan olabilir.”dedi Oğuz iç çekerek. “ Her şekilde, teşekkürler Kuzey. İyi iş çıkardınız burada. Artık gidebilirsiniz çocuklar.” Dedi ve kapıya yönelirken eklemeyi tabi ki de unutmadı, “ Sana söylediğim işi ne kadar kısa zamanda halledersen o kadar mutlu edersin beni evlat.” Sırıtıp başımla onayladım. O çıkıp kapıyı ardından kapatır kapatmaz yüzümdeki sahte gülümseme yok oluverdi. Arkamı dönüp Derin’e kapıyı açması için bir işaret yaptım. Kimsenin bana bir soru sormamasına minnettardım çünkü ne burası konuşmak için doğru yerdi ne de ben konuşacak kadar sakindim.

Birkaç saniye içinde Derin’in Arda’nın New York’taki evine açtığı kapıdan geçerken arkamı dönerek Ethan’ın solgun ifadesiz yüzüne son defa baktım. Daha iyi şartlarda karşılaşmış olmayı dilediğim adama içimden veda ederken sinirimin yok olduğunu hissettim. İşte bu kadardı… Birilerini öldürmek de, ölmek de, veda etmek de bu kadar kolaydı.

“ Diğerleri uyuyorlar mı?”dedim çömeldiğim Nisan’ın uzanmakta olduğu koltuğun önünden son kez saçlarını okşayıp kalkarken. Arda başını salladı.

“ Hilal’in uyuması için ben ısrar ettim. Tara da onu yalnız bırakmak istemedi. Az önce kontrol etmeye gittiğimde ikisi de uyuyakalmıştı.”

Nisan’dan birkaç saatliğine bile ayrı kalmış olmak çok canımı sıkmıştı. O an aklıma getirmek istemediğim düşünceler şimdi iyi olduğunu görüp rahatlayınca kafama üşüşmüştü. Yanında Derin ya da ben yokken içim asla rahat etmeyecekti. Bu diğerlerine güvenmediğimden değildi. Eğer gerçekten bu işin arkasındaki kişi Yaman’sa bizi izlediğinden emindim. Bir daha harekete geçip geçmeyeceğini, geçecekse ne zaman olacağını bilmeyişimdendi tedirginliğim.

Arda’nın geniş dairesinin salonunda hepimiz bir koltuğa gömülüvermiştik. Yorgunduk ve saat farkı canımıza okumuştu. Türkiye’de çoktan ertesi gün olmuş olmasına rağmen burada güneş yeni batmış kızıllığı hala gökyüzünü süslüyordu. Hepimiz sessizce karşımızda duran elli altıncı katın özel New York manzarasını izleyerek kafamızı kurcalayan sorulara yanıt arıyorduk. Kuzey’se oturduğu yerde huzursuz şekilde kıpırdanıyor bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Kendi kendine şimdi olmaz gibi şeyler mırıldandığını duydum. Onun için giderek daha çok endişeleniyordum ki bir anda oturduğu koltuktan zıplayarak ayağa kalktı.

“ Bu böyle olmayacak.”dedi. Uykulu olduğu her halinden belli oluyordu ama ayık kalmak için kafasını iki yana sallıyordu.

“ Hey, detektör çocuk iyi misin?”diye mırıldandı Arda. Aslında kıvrılıp uyumaya çalıştığı koltukta mırladı. Gerçi ev kedisinden çok o cüsseyle puma gibi duruyordu ama konumuz bu değildi.

“ Bir… Şey beni çok rahatsız ediyor.”dedi. Bunun kâhinlik hisleriyle alakalı olduğunu anladığımda manzara da Arda’nın sevimli kedi halleri de tüm canlılığını yitirdi. Derin’le depremi önceden hisseden hayvanlar gibi bir anda canlanmış, dikkat kesilmiştik.

“ Ne? Seni ne rahatsız ediyor?”dedi Derin ayağa kalkıp ayakta sallanmakta olan Kuzey’in yanına giderek. “ Başın mı dönüyor?” Derin gözleri boş bakan Kuzey’i kolundan yakalayarak düşmesini son anda engelledi. Arda’yla beraber ayağa fırladığımızda o çoktan Kuzey’in yeniden dengesini bulmasını sağlamıştı.

“ Aslında pek çok şey var!”dedi sağındaki boşluğa kötü kötü bakarak. “ Ama şu an sorun bu değil. O kadar uykum var ve yorgunum ki algılamakta zorlanıyorum. Aslında çok güçlü.”dedi. Düşününce Kuzey’i son yirmi dört saatte fazlasıyla zorladığımızı fark ettim. Ne kadar güçlü bir kâhin de olsa onun da dinlenmeye ihtiyacı vardı. Daha önce bize çok güçlü şeylere yaklaştıkça ya da onlara odaklandıkça beyni patlayacakmış gibi hissettiğinden bahsetmişti. Sanırım şu anda yaşadığı bu uyku sersemliği tarzı şey yakınındaki güçlü bir şeylerden kaynaklanıyordu ama ona odaklanamayacak kadar yorgundu.

“ Ne demek istediğini anlıyorum.”dedi Walker başını tutarak. “ Tara buna nasıl dayanmış olabilir?”

“ Şey, aslında Hilal’in yanına başının çok ağrıdığını söyleyerek gitti.”dedi Arda.

“ Mükemmel. Ama ne kendisi ne de siz onun bu baş ağrısına neyin sebep olduğunu sorgulamadınız mı?”diye homurdandı Kuzey. Gözlerini son bir gayretle açık tutmaya çalışıyordu. “ Burada, evin içinde bir şey var ne olduğunu bilemiyorum.”dedi ve Derin’den destek alarak biraz ilerledi. Asma kata çıkan merdivenlere gelince durup evin bu kattaki diğer odalarına açılan koridorunu işaret ederek Arda’ya döndü.

“ Bu koridorun başında, sağdaki odada ne var?” Arda söylediği şey çok mantıksızmış gibi kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak Kuzey’e baktı.

“ Taraftarlardan ya da fanlardan gelen hediyeleri oraya koyuyorum. Ayrıca mektup, mail tarzı şeyleri okuyup cevap yazmam için bir masayla bilgisayar var. Neden sordun?” Kuzey bu sefer Walker’a döndü.

“ Sen de fark ediyorsun değil mi? Evin içine girdiğimiz ilk anda bu kadar yoğun değildi ama sonra dayanılmaz olmaya başladı.”dedi. Walker büyük pencerelerden içeri giren ışık canını acıtıyormuş gibi gözlerini kısmış Kuzey’in işaret ettiği yöne bakıyordu.

“ Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum.”dedi sonunda. “ Sanki içeri giren bir kâhinin onu bulması için bırakılmış. Dediğin gibi giderek daha rahatsız edici oluyor. Ama Arda’ya kim neden böyle bir şey gönderir?”

Aklıma gelen ilk seçenek bir kez daha Yaman olmuştu. Diğerleri de benimle aynı düşünceyi paylaşıyor olacaktı ki kısa süren sessizliğin içinde birbirimize kuşku dolu bakışlar attık.

“ Burada bekleyin, hatta geride durun. Gidip kontrol edeceğim. ”dedi Walker. Koridora girmek üzereyken Kuzey onu kolundan yakalayarak durdurdu.

“ Ya gerçekten onun gönderdiği bir şeyse? Öylece gidip bakmak fazla riskli değil mi?”dedi.

“ Her zaman risk vardır. Burada durup öylece bekleyemeyiz değil mi? Hem ne kadar beklersek bizim için o kadar kötü hale geli-” Bir anda bir şey onu dürtmüş gibi durdu. “ Tara kaç saattir burada?”

Harika…

“ Eğer bu şey onunla bağlantılıysa çok yaklaşmadan da anlayabileceğini umuyorum. Gidip bir kontrol edin ama kendinize dikkat edin ve sakın ben geri dönmeden evi havaya uçurmaya falan kalkmayın! Gidip Tara’yı kontrol etmeliyim.”dedim ve Arda’nın alelacele eliyle gösterdiği yöne doğru koşmaya başladım. Evi bu kadar büyük olmak zorunda mıydı yani?

Neyse ki odaların çoğu aşağıdaydı. Üst katta bulunan dört odadan ikinci deneyişimde doğru odayı buldum. İçeriye o kadar hızla daldım ki kapı tamamen açılana kadar ben yatağın ayakucuna gelmiştim.

Geniş camın önünde ardına kadar açık olan perdelerin girmesine imkân tanıdığı ışıkta kızıla boyanmış çift kişilik yatağın üzerinde iki kız kıvrılmış her şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyorlardı. Bu görüntü içimin rahatlamasına yetmediği için parmak uçlarımda ilerleyerek yüzü cama dönük olarak yatmış son derece savunmasız ve masum bir şekilde uyuyan Tara’ya yaklaştım. Yatağın önünde çömelirken bir gariplik ya da ne bileyim işte işlerin yolunda gitmediğini gösteren bir ibare aradım. Siyah yatak örtüsünün üzerine dağılmış bakır saçları günbatımında yıldızsız bir gecede patlayan havai fişekleri andırıyordu. Yan dönmüş, cenin pozisyonu almıştı. Onu tanımayan biri kesinlikle zararsız hatta kırılgan olduğunu düşünürdü. Çenesinin altında birbirine kenetlediği elleri bakır saçları altında neredeyse görünmüyordu. Kaşları her zamanki gibi çatık olmayınca yüzü çok farklı duruyordu. Öyle ki daha önce kaşlarının bu kadar biçimli, kirpiklerinin bu denli uzun ve güzel olduğunu fark etmemiştim.

Kabul etmem gerekiyordu, şu an saçları yüzünün yarısını kapatırken bile nefes kesecek kadar güzel görünüyordu. Ama şimdi bunu düşünmeye vaktim yoktu. İçimdeki son şüphe kırıntılarını da yok etmeliydim. Onu uyandırmamaya özen göstererek yüzüne düşmüş alevleri kulağının arkasına ittim.

Ve işte görmekten korktuğum manzara karşımdaydı.

Burnundan akmaya hala devam eden kan dudaklarını ve çenesini kırmızıya boyayarak siyah örtüye ulaşmış yavaşça yayılıyordu.

Başımdan aşağı kaynar suların boşaldığını hissedebiliyordum. İçimden sürekli lütfen, lütfen diye tekrarlayarak Tara’nın omuzlarına yapıştım ve onu sarstım.

“ Tara? Tara, beni duyuyor musun?” Cevap yoktu. Hayır, lütfen, lütfen, lütfen

“ Tara!” O kadar yüksek sesle bağırdım ki Hilal yerinden zıplayarak uyandı ve bu sonradan ona çok acı vermiş olsa da bir an için yaralarını unutarak hızla arkasını döndü. Gördüğü manzara karşısında dehşet dolu gözlerle bana baktı ancak ona verecek hiçbir cevabım yoktu ve bunu umursamıyordum da. Tek düşünebildiğim şey Tara ve onu oturur konuma getirip yüzünü avuçlarımın arasına aldığımda elime bulaşan kırmızılıktı.

“ Tara, uyan! Kendine gel, Tara!”

“ Ayas neler oluyor?” Hilal’in ne zaman ayağa kalktığını bile bilmiyordum. Aynı şekilde ne zaman nereden bulduğunu bilmediğim pamuk yardımıyla yüzündeki kanları silmeye başladığını da.

“ Tara!” Hilal tam pamuğu burnuna yaklaştırıyordu ki Tara’nın gözleri yavaşça aralandı. İçimde tutmakta olduğumu fark etmediğim nefesi öyle derin bir şekilde verdim ki bir an yenisini alamamaktan korktum.

“ Tara, iyi misin? Konuşabilir misin?”dedim onu daha rahat tutabilmek için kendi bedenime bastırarak. Uykulu gibi duran gözleri tamamen açıldı ve bir süre boş baktıktan sonra bir odak tutturmuş gibi canlandı. Bakışları yukarı kayıp benimkilerle buluşunca gözlerinin daha da açıldığını gördüm.

“ Ayas? Ne zaman geldiniz?”dedi güçsüz bir sesle. Doğrulup kendine bakmaya çalışsa da izin vermedim. “ Ne oldu? Dayak yemiş gibiyim.”

“ Sorun yok, her şey yolunda.”diye fısıldadım kulağına. Hilal kollarıma rehberlik ederek onu iyice oturur pozisyona getirmemi sağladı.

“ Sorun yok canım alt tarafı burnun kanıyor ve ben ne haltlar döndüğüne dair hiçbir şey bilmiyorum.”diye mırıldandığını hayal meyal duydum. Tara’nın başını tutup kibarca öne eğerek boştaki elime pamuğu tutuşturdu.

“ Tara, burnunu şu şekilde tutabilir misin?”dedi eliyle Tara’nın elini burnuna götürüp burnunu baş ve işaret parmakları arasına aldı. Tara cevap vermeden evet anlamında başını salladı. “ Güzel, bu şekilde durmana ihtiyacım var. Burnunu biraz sıkman gerekiyor ama çok değil tamam mı? Sen de bu pamuğu burnunun altına tut ve kanamaya devam ettiği sürece kanın bu pamuğa akmasını sağla. Eğer kısa sürede durursa sorun olmayacaktır. Durmazsa…” Durakladı ve yataktan kalkarak hızla kapıya yöneldi. “ Bunu o zaman konuşuruz. Hemen geliyorum, söylediklerimi yapın ve sakin olun.”dedi. Kendisi o kadar sakin ve profesyonel duruyordu ki şaşırmadan edemedim.

Tara’dan sızlanma mırıltıları yükselince yeniden tüm ilgimi ona yönlendirdim.

“ Burun kanaması da nereden çıktı şimdi?”diye homurdandı. Elimden geldiğince kibar bir şekilde akmakta olan kanı silerken bildiğim sinir bozucu Tara ses tonunu biraz burundan da olsa duymak içimi rahatlatmıştı. Gözlerimi bir an için kapatıp derin bir nefes alarak az önce aklıma dolan kötü düşünceleri kapı dışarı ettim.

“ Sarışın, sen iyi misin?”dedi. Gözlerimi açıp şaşkınca ona baktım. “ Ellerin titriyor.”diye bir açıklama yaptı.

“ Bir an için…” Durdum.

“ Hey sorun yok. Ben iyiyim tamam mı?” Başını göğsüme yaslayarak iç çekti. Endişelenmesi gereken bendim, o değildi. İç çekişine eşlik ederek azalmaya başlayan kanı artık kıpkırmızı olmuş pamukla silmeye çalıştım. “ Artık sakin ol, kanamanın azaldığını hissediyorum.”

“ Ben zaten sakinim.”diye yalan söyledim.

“ Yalan söylüyorsun.”

“ Hah, benden iyi yalancısını bulamazsın. Hayatım yalan benim.”dedim.

“ Uzaktan evet ama yakından hayır sarışın.”dedi. “ Kalbin çok hızlı atıyor.” Burnu kanamasa onu bedenimden uzaklaştırıp odanın en uzak köşesine fırlatırdım ama hala birkaç dakika önce yaşadığım şokun etkisinde olduğum için homurdanmakla yetindim.

En azından birimiz eğleniyordu.

“ Aşağıdaki odalardan birinde bir nesne var. Ne olduğunu henüz bilmiyorum ama kâhinleri kötü etkiliyor. Daha geleli yarım saat anca oldu ama Kuzey ve Walker etkisine dayanamadılar. Tam ne olduğunu anlamak için bakacaktık ki senin saatlerdir burada olduğunu hatırladık.” Nedense dilim Walker hatırladı demeye varmamıştı. Tara bana yaslanmaya devam ederek elimdeki pamuğu kaptı ve kanaması artık neredeyse durmuş olan burnunun çevresini silmeye başladı.

“ Ağzımdaki pas tadını o nesneye mi borçluyum yani.”dedi ve burnunu sıkmaktan vazgeçip kafasını kaldırırken ekledi. “ Ah demek o yüzden başım o kadar ağrıdı.” Kafamı duvarlara vurma isteğini dişlerimi sıkarak bastırdım. Bir seçilmiş, bir Ay Işığı nasıl bu kadar salak olabilirdi? En azından Ay Işığı olarak daha zeki biri seçilemez miydi?

“ Sen sadece hırsız değilsin biliyorsun değil mi? Kâhin yönünde var. Arada sırada o daha sağduyulu olduğuna inanmak istediğim yönüne kulak versen?”dedim bıkkın bir şekilde.

“ Tamam, tamam biliyorum dikkatli olmalı ve kendimi dinlemeliydim… Özür dilerim.” Özrünü o kadar sevimli bir şekilde küçük çocuklar gibi ayaklarını izleyerek dilemişti ki bir an içimden ona sarılmak geldi.

Tabi ki bu istek geldiği kadar hızlı kaçtı.

“ Bunu bir daha yaparsan Tara var ya…”

“ Biliyorum, beni kör kuyularda merdivensiz bırakırsın Ayas.” Bana adımla hitap etmesi bu yaratıcı tehditte ne kadar ciddi olduğumu anladığını gösteriyordu.

Sorun yoktu, iyiydi, her şey yolundaydı… Tara Nisan gibi ellerimin arasından kayıp gitmeyecekti. Buna izin vermeyecektim. O ne kadar dikkatsiz olursa ben iki katı dikkatli olacaktım.

“ Aferin sana.”dedim. Bu fikir de aklımdan uçup gitmeden önce başımı eğerek alevden saçlarına bir öpücük kondurdum. Sonra kendimi hızla geri çekip ayağa kalktım ve saçlarının ne kadar büyüleyici koktuğu fikrini kafamdan atarak kapıya doğru yöneldim.

Tara’nın kanaması durduysa aşağıda bir şeyler olmuş olmalıydı.

“ Daha iyisin değil mi?”dedim odadan çıkmadan arkamı dönerek. Tara bir süre yatağın ayakucuna boş boş baktı. “ Tara?”

“ Ah şey, evet iyiyim. Sen aşağı inip ne yaptıklarına bak. Hilal şimdi gelir zaten.”dedi irkilerek. O tam bunları söylerken Hilal merdivenlerin başında belirmişti. Elinde yeni bir paket pamuk ve ne olduğuna dair tahmin yürütemeyecek kadar yorgun olduğum birkaç şişe vardı.

Yüzüyse kireç beyazıydı.

“ Hilal iyi misin?”dedim onu odaya girmeden önce durdurarak. Başını sallasa da iyi olmadığı açıktı. “ Sadece bir an için korktum ve eğer sen gelip fark etmeseydin ne olacağını düşünmek bile istemiyorum.”dedi. “ Kanaması durdu mu?”

“ Evet, önceki pamuk kullanılmaz halde.”

“ Onun orada olması büyük şanstı. Uyumadan önce Tara bana pansuman yapmıştı.”dedi ve odaya girerken dönüp ekledi. “ Hemen aşağı inmek isteyebilirsin Ayas, orada görmen gereken şeyler var.”

Merdivenleri üçer dörder zıplayarak birkaç saniye içinde inmiş alt kata ulaşmıştım. Herkesin salondaki koltuklara oturmuş şok olmuş ifadelerle koltukların ortasında duran sehpadaki bir nesneyi incelediğini fark ettim. İyi olduklarını görmek beni o kadar rahatlatmıştı yüz ifadelerini sorgulama ihtiyacı dahi duymadım.

“ Buldunuz mu neymiş?”dedim rahat bir nefes alarak. Derin oturduğu yerden hiç kalkmadan bana bir kâğıt uzattı.

“ Kapağını açtığımız zaman yaydığı enerji onlar için rahatsız edici olmayı kesti ama sen gelene kadar kimse ona dokunmadı.”dedi mutlu mu yoksa korkmuş mu olduğunu ayırt edemediğim bir sesle.

Elime tutuşturduğu kâğıdı açıp el yazısını gördüğümde bir an için olduğum yere çökeceğimi sandım.

672148 İyi şanslar

- Ethan-

Bakışlarımı zorlukla kâğıttan ayırarak sehpanın üzerinde kapağı açık bir şekilde duran kutuya baktım.

Ve içindeki madalyona…

61 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör