top of page
  • Yazarın fotoğrafısky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 12.Bölüm



-12-

Tara


“ Tara? Girebilir miyim?” Sesini duyunca elimin tersiyle gözyaşlarımı silip üstümü başımı düzeltmeye çalıştım. Hafifçe araladığı ahşap kapıdan içeriye başını uzattı. İşte oradaydı; küçük kızın süper kahramanı…

Bana her zamanki anlayış dolu gri gözleriyle baktı. Hiç penceresi olmayan hücremin içinde ona dair seçebildiğim tek şey bu gözlerdi. Bu yüzdendi belki de ne zaman gri renkte bir şey görsem dayanabileceğimi hissederdim. Bütün bunların sonsuza dek sürmeyeceğini ve bir gün benim de normal bir hayatım olabileceğini düşlerdim.

“ Tabii, gelsene.” İçeri girip ses çıkartmamaya özen göstererek kapıyı kapattı. İkimiz de babamın bizi bulması durumunda başımıza neler geleceğini biliyorduk. Kapıyı kapatınca çöken zifiri karanlıkta el yordamıyla yolu bulup yanıma oturdu. Kolunun koluma sürtündüğünü hissettiğimde her zamanki gibi bütün ağlama isteğim yok oldu.

“ Bak bugün ne getirdim.”dedi. Yanımda kısa bir süre için kıpırdandı. Daha sonra bir sürtülme sesi duydum ve alev alan kibritin kıvılcımları karanlığın içinde güneş gibi parladı. Gülümseyerek mumu yaktı. Korkuyla sıkı sıkıya kapatılmış kapıya baktım.

“ Ya babam…”

“ Merak etme, ışığın dışarı çıkabileceği hiçbir boşluk yok. Baban fark edemez.” İstemeden de olsa iç çektim ve kendimi gevşetmeye çalıştım. Gözlerimi büyülü bir cisimmiş gibi yanan mumdan ayıramıyordum. Gördüğüm tek ışık sürekli tepemde parlayan ameliyat ışıklarından başka bir şey değildi ve onlarla da pek hoş anılarım olduğu söylenemezdi. Bazen güneşin nasıl bir his verdiğini unutmaktan korkuyordum. Gözlerimi kapattığım zaman sıcaklığını hayal edemeyecek hale gelmekten korkuyorum.

Bütün olanlardan sonra bu mum ışığı o kadar şefkatli ve nazikti ki turuncu bir sıcaklığın mumdan kalbime aktığını hissediyordum. Bitmesini, sona ermesini istemediğim bir andı.

“İyi misin?”diye sordu yavaşça. Sesindeki tedirginlik kuş tüyü yastıklara sarılıp uyumak gibiydi. Birilerinin beni umursadığı gerçeğine sıkı sıkı tutunmak istiyordum.

“ Her zamanki gibi.”dedim kollarımdaki artık bir giysi gibi üzerlerinde görmeye alışık olduğum morlukları ve iğne izlerini gösterdim. Uzun parmaklarından birini daha taze olan kesiğin üzerinde gezdirdi. Tüm hayatımı ve hatta ruhumu bu dokunuşa yaslamak istiyordum. İnsanların birbirlerini incitmeden de birbirlerine dokunabileceğini yeniden öğrenmek istiyordum.

“ Seni nasıl bıraktı?”dedim aniden. “ Senden nasıl vazgeçti?” Başımı kaldırıp alevlerin dans ettiği gri gözlerine baktım. Orada çok iyi bildiğim nahoş anıların izini görünce on üç yaşındaki küçük kalbim sıkıştı. Elini ışıkta turuncu gibi görünen açık kestane saçlarına yaslayarak bana baktı.

“ Ben Ay Işığı değilim Tara… Sadece sıradan bir seçilmişim. Benim üzerimde yapabileceği şeyler sınırlı.” Burayı çok iyi biliyordu, daha da önemlisi babamı çok iyi tanıyordu. Beni bu odaya kilitlediği ve evin kendine ait kısmına geçtiği zamanları kolluyordu. Anahtarların yerine kadar her şeyi biliyordu. Bir zamanlar bu odada kalmış ve benim yaşadıklarımı yaşamıştı. O olmasaydı gerçekten dayanamazdım. Gelip beni bulmasaydı, benimle konuşmasaydı… Babamın bileklerime taktığı zincirler ruhuma taktığı yanında hiçbir şeydi ki bizim durumumuzdaki insanlar için mecaz diye bir şey söz konusu değildi.

“ Neden buraya geliyorsun?”dedim. Merak ediyordum. Ben olsaydım bundan kurtulduktan sonra asla geri dönemezdim. Ama o neredeyse her gece geri dönüyordu. Neden?

“ Çünkü her şey çok tanıdık. Kafanın içindekiler Tara, çok tanıdık.”durdu ve bana bakıp gülümsedi. “ Nasıl hissettiğini biliyorken seni nasıl yalnız bırakabilirim? O benim için sadece bir yabancıydı, seninse baban… Bütün bunları yaşamamış olmamız için güven bana canımı bile verirdim. Sen daha küçük bir çocuksun…” Gözlerimin yandığını hissettim. Bir tek babam mıydı bunu göremeyen?

Başımı henüz yirmisine bile gelmemiş kahramanımın omzuna yaslayıp kollarımı onun güçlü ve güven veren koluna doladım. Başını benimkinin üzerine yerleştirirken içini çekti.

“ Bana bir hikâye anlat.”dedim.

“ Ne anlatmamı istersin?”

“ Şu geçen başladığın ama yarım kalan efsaneyi anlat. Ruh aleviyle ilgili.” Seçilmişlerle ilgili efsaneleri dinlemek hoşuma gidiyordu. O da bunu bildiğinden gidip benim için öğreniyordu. Kendimi daha güçlü hissetmemi sağlıyorlardı. En son gelişinden bu yana sürekli kendimi ruh alevine hükmederek buradan kaçarken hayal etmiştim. Ama yapamazdım. Seçilmişler beni istemiyordu, tanıdığım kimse yoktu. Uzak, sadece ismen bildiğim akrabalarım beni görmeye hiç gelmemişti. Beni isteyen tek kişi babamdı…

“ Biliyorsun değil mi, istersen ruh alevini çağırabilirsin.”dedi. “ Sen ay ışığısın bunu yapabilecek kadar güçlüsün.”diye fısıldadı kulağıma.

“ Hayır değilim.”

“ Sadece inanman gerek Tara.” Yanağını saçlarıma sürttü. “ Mavi parıltılar ve gümüş gözler… Eminim çok güzel olurdun.” Gülümsediğimi hissettim.

“ Dalga geçeme de hikâyeyi anlat Walker. Tüm gün bunu bekledim.”



“ Tara, iyi misin?” Hilal kolumu çekiştirince kendime gelerek sıçradım.

“ İyiyim.”dedim gözlerimi karşımda dikilmekte olan Walker’ınkinden kaçırarak. Hayır, hayır hatırlama… Hiçbir şeyi hatırlama Tara. Özellikle iyi olduğunu sandığın hiçbir şeyi… Hikâyenin nasıl başladığının hiçbir önemi yok, unutma. Aklında kalan tek şeyin son olduğunu unutma. Ve o sonun senin canını ne kadar yaktığını unutma.

“ Geliyor musun, gelmiyor musun?”diye sordu Ayas hala bana bakmakta olan Walker’a. Cevap olarak başını salladı.

“ Harika, o zaman gidelim. Bu koridorun sonunda bir geçit var. Sultanahmet’e çıkmak için onu kullanabiliriz.” Hilal’e destek olma işini Arda’ya bırakarak grubu arkadan takip etmeye başladım. Kafamda her şeyi tartarak yerli yerine oturtmaya çalışıyordum.

Derin ve Hilal saldırıya uğramışlardı. Saldıranların amacı Nisan’ı almaktı, öldürmek değil de almak. Olayın kilit noktası da bu olmalıydı. Her ne kadar bu tanımdan nefret etsem de Nisan şu an bir kabuktan başka bir şey değildi. Ne işlerine yarabilirdi?

Derin bize her şeyi anlattıktan sonra kafamızda belki de onlarca senaryo yazmıştık ama her biri ötekinden daha saçmaydı. Nisan’ın ne olacağıysa tamamen başka bir soru işaretiydi. Hiçbirimiz onu başkalarının eline bırakmak istemiyorduk. Sadece kendimize güvenebilirdik ancak bu bile riskliydi.

Yanında doktor olarak mutlaka Hilal kalmalıydı ama o yaralıydı. Bir sorun olsa kendini savunamazdı. Geçen sefer Derin fark edip zamanında odaya ulaşmayı başardığı için şanslılardı. Ancak ne zaman, nerede ve kaç kişiyle harekete geçeceklerini hatta harekete geçip geçmeyeceklerini bile bilemezdik. Yanında kaç kişi kalmalıydı? İki? Üç? Geleceklerini hissedebileceği için Kuzey’in kalması mantıklıydı. Bu durumda kendilerini koruyabilmek için her konuda deneyimli olan Ayas ya da Derin’den biri kalmalıydı. Ancak bu imkânsızdı. Kuzey’i geride bırakmak demek Ayasofya’ya gidişimizi anlamsızlaştırırdı. Derin ya da Ayas’tan birinin kalmasıysa sahip olduğumuz beyin gücünün yarısından vazgeçmek ve diğerinin sorunu mutlaka çözeceğini ummak demekti. Aşağı tükürsek sakaldı, yukarı tükürsek bıyık… Kimseye güvenemezdik, geride kalamazdık ve Nisan’a bir kasaya kilitlesek dahi bir ruh ona rahatça ulaşabilirdi.

Sonuç olarak bu özellikle de Ayas’ı delirtse de hepimiz Nisan’ı da yanımızda götürmemiz gerektiğine karar vermiştik. Onu Derin’in ittiği tekerlekli sandalyeye yerleştirmiştik ve tabi dışarı çıktığımızda kimse yanımızda bir yarı ölü sürüklediğimizi fark etmesin diye yüzünü şapkayla gizlemiştik. Kesinlikle bir adım geri çıkıp bakınca trajikomik görünüyorduk. Walker’ın varlığına rağmen bu kararı vermek güç olmuştu. Hele ki bu süre zarfı boyunca Ayas’ın yeniden sizden-tiksiniyorum-Jay olmak zorunda olacağını düşünecek olursak en çok onun karşı çıkmasına şaşırmamak lazımdı.

Kafamın içinde bunlarla uğraşırken Walker’ın yavaşlayarak kasıtlı olarak grubun gerisinde kaldığını fark ettim. Bunu benimle birlikte fark eden Kuzey kaşlarını kaldırarak bana yardım isteyip istemediğimi soran kaçamak bir bakış attı. Ona gözlerimi devirerek başa çıkabileceğimi anlatmaya çalıştım. Omuzlarını silkerek önüne dönerken tüm dikkatini bize vermiş olduğunu adım gibi biliyordum.

Walker yanıma geldiğinde daha da yavaşlayarak söyleyeceği şey her ne ise öndekilerin duymayacağından emin oldum. Birkaç saniye içinde Kuzey’in teklifini kabul etmediğime pişman olacağımı biliyordum. Yine de yavaşça derin bir nefes alarak sakinliğimi korumaya çalıştım.

“ Burada ne arıyorsun?”dedim dişlerimin arasından. Cevabı beklerken kendime sakin kalmam gerektiğini hatırlatıyordum.

“ Ben de aynısını sana soracaktım.”dedi. Sesindeki Ayas’la ya da Derin’le konuşurken kullandığı o mesafe bir anda yok oluvermişti. Ses tonu beni tanıdığını, çok iyi tanıdığını yüzüme vurmak istercesine yumuşaktı.

Nasıl hissetmem gerektiğini bilemiyordum. Öfke ve nefret kesinlikle ağır basıyordu. Ancak bu tanıdık hisleri inkâr edemiyordum; hayal kırıklığı, korku, yalnızlık, çaresizlik… Ve ben bütün bu yaralarımı saran bir kahraman olduğunu düşünürken daha derinlerini açan adamın şu an hiçbir şey olmamış gibi yanımda yürüyor olduğu gerçeği…

Başını gövdesinden ayırmayı o kadar çok istiyordum ki kendimi nasıl tuttuğuma ben bile şaşırıyordum. Aslında cevap basitti. Çünkü ruhumun hala o on üç yaşındaki küçük kız olan parçası bu adamdan deli gibi korkuyordu.

“ Bana bir şey sormaya hakkın olduğunu gerçekten düşünüyor musun?”dedim. Başını bana doğru çevirdiğini göz ucuyla görsem de önüme bakarak yürümeye devam ettim. “ Ne yapmaya çalışıyorsun?”

“ Bu da ne demek şimdi?”

“ Bu, istersen o köpeği olduğun Sumire’yi bile kandırabilirsin ama beni kandıramazsın demek. Hırsız gibi davranarak ne amaçlıyorsun?”

“ Hırsız gibi davranmıyorum. Kimse bir seçilmiş olup olmadığımı sormadı.”

“ Sahi mi? Şimdi bana kafana silahı dayamadan önce Derin’i bile hissetmediğini söylersin. Sahne çok hoşuna gitti ve sen de oynamak mı istedin?”dedim. Onun kâhinlik yetenekleri bu güne dek gördüğüm Kuzey’inkiyle yarışabilecek tek adaydı. Kuzey’in ondan bir tık daha iyi olduğunu bilmekse nedense içimi rahatlatıyordu. Tıpkı şu an onun gözetiminde olduğumu bilmenin yarattığı gibi.

Öte yandan gerçekten bunu kullansaydı Derin’e neler olabileceğini düşünmeyi dahi reddediyordu zihnim. Bunun için de hazırlıklıydık. Yani Sumire’nin yanında seçilmişler olabileceği konusunda aksi takdirde Derin’i oraya gönderme gibi bir riski göze almazdık. Ama Walker… Sıradan bir seçilmiş değildi.

“ Evet, bozmak istemedim. Hem kâhin yeteneklerimi kullansaydım senin şu kahin Kuzey benim seçilmiş olduğumu fark ederdi. O yüzden geçici olarak mühürlemeyi tercih ettim.” Hah, tabii ki, tek araştırma yapan biz değildik.

“ İyi aferin sana… Şimdi burada ne aradığın kısma geri dönelim.”

“ Hatırlıyorsan beni yanınızda isteyen sizdiniz.”

“ Ve sen de sırf bu yüzden koşa koşa geldin öyle mi?”

“ Ne diyebilirim ki, sanırım seni özledim Tara.” Adımı onun ağzından duymak tüylerimi diken diken ediyordu. Zehirli ve iğrenç bir sözcükmüş gibi yankılanıyordu.

“ Sakın benimle böyle konuşmaya cüret etme.”dedim dişlerimin arasından. İlk defa dönüp ona baktım. Ruh alevinin artık tanıdık olan soğukluğu ellerimi yakmaya başlarken görüşümün değişip keskinleştiğini hissettim. “ Ben artık babasından kaçan o küçük kız değilim. Yapacağın ilk hatada hiçbir şey umurumda olmaz. Seni gebertirim.” Gözlerinden geçen gölge hiç hoşuma gitmemişti. Bir süre suratıma baktıktan sonra bakışlarını mavi ışıklar saçan parmaklarıma indirdi. Sonra yeniden gözlerime sabitledi.

“ Bunu daha sık yap… Gümüş gözler sana gerçekten yakışıyormuş.” Sabrımın sınırlarını zorluyordu.

“ Tara, sanırım Hilal’in sana ihtiyacı var.”dedi Kuzey birden. Ruh alevini hemen geri çekerken arkasına dönen Hilal’in bir Kuzey’e bir bana öyle mi bakışı attığını gördüm. Bu boşluğu fırsat bilen Walker öne Ayas’ın yanına geçerek onunla bir şeyler konuşmaya başladı.