• sky-rie

Kahin (Ay Işığı#2) - 10.Bölüm


-10-

Nisan



“ Ha… Hayır.” Olduğum yere çökerken ölmüş birinin başının nasıl olup da bu kadar dönebildiğini merak ediyordum. Bacaklarıma sürtünen çimenler zaten allak bullak olmuş beynimi daha da uyuşturacak sorulara kapı açıyordu. Burası neresiydi? Gerçekten öldüysem, cennette miydim?

Yüzümü ellerimin arasına gömüp hıçkırıklara boğulmadan önce düşünebildiğim son şey seslendiğim insanların bana cevap veremeyeceği sonsuzluğun ortasındaki yeşil bir lekenin nasıl cennet olabileceğiydi.

Neden ağladığımı bile bilmeden orada öylece ne kadar oturdum bilemiyordum. Oysa ağlamaktan nefret ederdim. Oysa burada olmayı seçen bendim. Oysa… Oysa demenin hiçbir işe yaramayacağını en iyi ben bilirdim.

Sırtımda hissettiğim soğuk bir elle yerimden sıçradım. Başımı kaldırıp arkama baktığımda bir kadının bana şefkatle bükükmüş dudaklarıyla gülümsediğini gördüm. O kadar güzel ve dünya dışı görünüyordu ki bir an ne diyeceğimi bilemeden ona öylece bakmaya devam ettim.

Omzuma ulaşabilmek için eğildiğinden belinin zarif kıvrımından yüzüme doğru dokunsanız dağılacak bir büyü gibi duran simli bakır saçları dökülüyordu. Esen hafif rüzgârda bile burnuma baş döndürücü bir yasemin kokusu geliyordu. Ne çok yoğundu ne de tek nefeste alışılacak kadar hafifti. İri gümüş gözleri uzun bakır kirpiklerle özenle çevrelenmişti. Gözlerini her kırptığında gümüşe karışan bu tatlı bakır rengi minik birer alev misali bir anda parlıyor ve sonra aniden sönüyordu. Hafif turuncuya çalan pembe dudakları o denli biçimliydi ki bir heykeltıraş tarafından yıllarca en küçük ayrıntısı dahi gözetilerek yaratılmış gibi duruyordu. Uzun boynu, dar ama güçlü görünen omuzları, incecik bir beli ve mükemmel şekilli uzun narin bacakları vardı.

Üzerinde benimkine benzeyen beyaz bir elbise vardı. Önü dizlerinin hemen üstünde biterken arka tarafı göremediğim bir yerlere kadar uzanıyordu. Elbisenin askısız üst bölümüyle eteklerinde benzer gümüş süslemeler vardı. Üzerine yıldızlar dökülerek görünmez bir iplikle parıltıları elbiseye tutturulmuşçasına nereden geldiği tam anlaşılmayan grimsi ışıklar göz alıyordu. Sanki saçlarının gölgesiymiş gibi elbisesi de rüzgârda ağır ağır sallanırken üstünden bakır rengi bir alev dalgası geçiyordu. Benimki gibi elbisesinin kollarını ya da omuzlarını koruyan bir parçası olmadığı için sırtında elbisesiyle aynı kumaştan şalı vardı. Üzerine dökülen saçlarıyla birleşince şalı günbatımını en saf ve temiz haliyle yaşayan bir denizi andırıyordu.

Sonunda zihnim, bedenim üzerindeki kontrolü yeniden ele geçirerek bana emirler yağdırmaya başladığında şaşkınlığım hayranlığımın içine karışıp ufak çapta bir dehşet denizine dönüştü.

“ Sensin…”dedim titrek bir sesle nereden bildiğimi bilmediğim düşüncelerimi bu tek kelimeye sığdırmaya çalışarak. Kadının bir şekilde tanıdık gelen gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken omzumdaki elini sıktı.

“ Evet küçüğüm, benim.” Küçüğüm sözcüğünü duyar duymaz vücudumdaki her bir tüyün diken diken olduğunu hissettim. Yanılmadığımı bilmek ilk defa canımı bu kadar çok yakıyordu. Hissettiğim son şeyin karşımda duran güzel kadının soğuk heykelinin kolları olduğunu bilmek, duyduğum son sesin onun bana dileğimi soran sesi olduğunu bilmek sandığımdan daha çok acıtıyordu.

“ Benimle gel.”dedi ve elini uzatarak ona doğru ne zaman uzattığıma dair hiçbir fikrimin olmadığı elimi tutup beni ayağa kaldırdı. Soru sormadan ağlamayı keserek bunun için yaratılmışım gibi onu takip etmeye başladım.

Az önce orada olmadığından adım kadar emin olduğum ormanlık alana doğru ilerlemeye başladık. Nedense çevremdeki her şeye olan ilgimi en fazla iki saniye koruyabiliyordum. Onlara bakıyor, şaşırıyor ve sonra sıradan günlük yaşantımın bir parçasıymış gibi özümseyerek ilgisizleşiyordum. Buna şu an önümde yürümekte olan leydi bile dâhildi. Hiçbir şeyin yeterince önemli olmadığını hissediyordum.

Peri masalından fırlamışçasına önümde azametle yükselen ağaçların arasında sanki ayrı bir güneş doğuyordu. Her biri diğerinden farklıymış gibi duran ağaçların yaprakları arasından yer yer yüzünü göstermiş, yaprakların farklı şekilleriyle âşık olunacak bir yeşile sahip çimenlerin üzerinde sarı-turuncu öpücükler bırakmıştı. Çok uzakta olmadığını tahmin ettiğim bir akarsuyun şırıltısını duyabiliyordum. İçeride bir ağaçtan diğerine uçuşurken bu büyüyü ufak bir dokunuşla tamamlayan kuşların cıvıltısı da bu şırıltıya karışıyordu.

Çıplak ayaklarımın altındaki çimenler yürürken insana o kadar büyük bir huzur veriyordu ki zihnim yaptığı fazla mesaiye istemeye istemeye de olsa ara verdi ve bu huzur ormanının kendisini sarmaşıklar gibi sarmasına izin verdi.

Gözlerimi kapatıp mükemmel havayı ciğerlerime çektim. Burası o kadar inanılmazdı ki birkaç saniye önce ne düşündüğümü hatırlamakta zorlanıyordum. Uyuşuyordum ve umurumda bile değildi. Aniden istediğim tek şey kendimi bu ağaçlardan birinin dibine bırakarak onun ne çok sıcak ne de çok soğuk olan esintili gölgesinde bu manzarayı içime çekebilmekti. Kendimi tam bu hayalin sarhoşluğuna kaptırmıştım ki kadının sesi beni kendime getirdi.

“ Hadi, oturalım.”dedi. Sesi tıpkı özenle bestelenmiş bir melodi gibiydi. Bana gülümseyerek hemen önümüzdeki küçük bahçeyi gösterdi. İşaret ettiği yerde ahşaptan yapılmış iki kişi için bile büyük olabilecek bir salıncak vardı. Üzerine bulutlardan bir parçaymış gibi duran beyaz minderler yerleştirilmişti. Çevresine üzerindekilerle bir örnek bulut minderlerden serpilmişti. Bulutlardan biraz uzakta ufak ahşap bir masa ve çevresinde iki ahşap sandalye vardı. Masanın üzeri nasıl sığdıklarını aklımın almadığı hepsi birbirinden leziz görünen meyveler ve tatlılarla donatılmıştı. Hepsinden öte bütün bunların gerçek dışı olduğunu düşünmemi istercesine güneş ormanın en çok bu bölümünde kendini göstermiş salıncağın üstünde spot lambası gibi asılı kalmıştı.

“ Salıncağı mı tercih edersin küçüğüm yoksa önce bir şeyler mi yemek istersin?” Bir kez daha yanımdaki kesinlikle bu büyülü ormana ait olduğuna emin olduğum leydinin sesiyle kendime geldim. Sesim onunkinin yanında ortaya çıkmaya korkup sahne arkasına kaçtığından sadece başımla salıncağı işaret etmekle yetindim. Kendimi aç hissetmiyordum.

Aslında, acıkabiliyor muydum ki?

“ Burası cehennem olamaz.”dedim. Her zaman yaptığım gibi bunu söylemek değil sadece düşünmek istemiştim ama ağzımdan kelimeler öylece çıkıvermişti işte.

Melodik kahkahaları eşliğinde kendini salıncakta yanıma bırakırken söylediğimin bu kadar komik olup olmadığını merak ettim.

“ Hayır, Nisan, burası cehennem değil.”dedi. Adımı söylemesi bir kere daha irkilmeme sebep oldu. Nisan… İçimde tüm bedenimi bükmek isteyen bir boşluk hissettim. Bağırışlar, çığlıklar, feryatlar ve ben bedenimin içinden çekilirken yüzüme düşen bir damla… Gözümün önüne gelmeye çalışan anıları istemiyordum. Bunları hatırlamayı şu an kaldıramayacağımı biliyordum, tıpkı adımı duymak istediğim dudakların bunlar olmadığını bildiğim gibi.

“ Ama aynı şekilde cennet de değil.”dedim kendimden emin bir şekilde. Birden tüm bu büyü bir yalan gibi çirkin gelmeye başlamıştı gözüme.

“ Evet, değil.” Yüzünde takdir eden bir gülümseme vardı.

“ Öldüğümü sanıyordum… Beni öldürdüğünü sanıyordum. O halde bu ikisinden birinde olmalıyım.” Bu sözlerin doğruluğuna rağmen ona kızgın olmamak garipti. Biliyordum ki bu benim seçimimdi. İsteseydim beni ve içerideki herkesi serbest bırakır gitmemizi sağlardı. Ama bunu istememiştim. Seçimimden pişman mıydım? Elbette hayır… Hayır…

“ Nisan…” Yüzü bir anda durgunlaşmıştı. Gözleri çok uzaklarda bir yere dalıp gitmişti. “Pek de uzun olmayan hayatımda o kadar çok kişi öldürmek zorunda kaldım ki… Seçilmiş, kâhin, hırsız, insan fark etmedi. Zorundaysan yapman gereken şeyi yaparsın. Bunu senden iyi kimse anlayamaz.” Şalını düzelterek elini dizimin biraz üzerine yerleştirdi. Bakışlarımı ondan kaçırırken suçluluk olmadığını umduğum bir duygu dalgalandı içimde.

“ Ben de öyle yaptım. Doğru olduğunu düşündüğüm yolda ilerlerken can aldım, kendimden ve çevremden canlar verdim. İlki sadece bir ruhtur senin için. Alınması gerektiği halde almanın senin yükümlülüğün olmasından nefret ettiğin bir ruhtur. Eğer bir lidersen hele ki benim yaşadığım zamanda Nisan, kalanlar sadece birer sayıdan ibarettir. İkinci, üçüncü, yüzüncü, bininci… Bundan fazlası değil.” Sözlerini sindirmemi beklerken dizimdeki elini güç vermek istercesine sıktı. Yüzündeki gülümseme çok daha yaşlı ve yorgun bir kadına aitti. “ Senden bu kadar ilerisini anlamanı beklemiyorum. İkimizin nefes aldığı zamanlar birbirinden o kadar ayrı ve aykırıydı ki…”

“ Düşündüğün kadar farklı olduğunu sanmıyorum.”

“ Değil… Korkutucu olan da bu. Bu kadar aykırı olan iki zamanın birbirini mükemmel tamamlayan birer yansımaya dönüşmüş olması…”

“ Tutulma gibi.”dedim zihnimde söylediklerini canlandırmaya çalışarak. Dediklerim hoşuna gitmiş olacak ki gerçek bir gülümsemeyle başını salladı.

“ Tıpkı bir tutulma gibi… Benim dönemimin karanlığı sizin güneşinizi örterse Nisan, zarar gören sadece insanlar olacaktır.” Durup bir iç çekti. Konuyu toparlamak istermiş gibi kucağında duran elini salladı. “ Ölümü yeterince gördüm, yeterince öldürdüm. Ama az önce saydığım binlerin içine sen dâhil değildin küçüğüm. Ben bir zihindeki ve birkaç eşyadaki yansımadan başka bir şey değilim. Kimseyi öldüremem, öldürmek istediklerimi bile… Ve sen kesinlikle bu listeye alınamayacak kıymetlisin.” Saçımı gülümseyerek kulağımın arkasına atarken söylediklerini doğru duyup duymadığımı anlamaya çalışıyordum.

“ Ya… Yani ben?”

“ Sen hala yaşıyorsun Nisan ve ben de bunun olabildiğince uzun sürebilmesi için burada yanındayım.”dedi. Hıçkırıkların yeniden boğazıma dizildiğini ve çıkmak için zaman kolladığını hissetsem de umursamadım. Yapabildiğim tek şey gerçek adını bile bilmediğim bu kadının gözlerine bakmak ve söylediği her şeyin doğru olduğuna inanması için zihnime yalvarmaktı.

“ Na… Nasıl? Burası neresi o zaman?”diyebildim sonunda.

“ Burası benim yeni evim.”dedi yavaşça. “ Şu an hala hayatta olan reenkarnemin zihninde bana ait olan bahçem de diyebilirsin. Ruhumun bir parçası sürekli olarak zihinlerde bu şekilde yaşamaya devam ediyor. Ancak tamamı değil… Aslında sana paramparça oldum desem yeridir. Bu yüzden genelde hayatlarımı varlığımın farkına bile varmayan bana baskın ruhlarla birlikte sessizce sürdürüyorum. Arada senin gibi misafirlerim olur, çok nadir…”

“ Demek istiyorsun ki?”

“ Demek istiyorum ki, dileğin seni bedeninden kopardı ancak sizin değişinizle öteki tarafa yollamadı. Taş tıpkı şu an zihninde misafir olduğumuz bedenin içindeki parçam gibi bana ait bir parça. Başım ya da kolum gibi bir uzantım… Dileğinin gerçekleşmesi için sahip olduğum bir parçacık enerjiden daha fazlası lazımdı. Buna dayanıp bir gün uyanabilecek olanınızı seçmek zorundaydım. Dileğini gerçekleştirdikten sonra zayıf düşen ruhunu bu bedende yanıma aldım. Çünkü bir bedenin içindeki tek parçam ve bu yüzden en güçlü parçam bu, bir ruh en hızlı ve güvenli şekilde bir bedenin içinde iyileşebilir. Bu beden senin ruhuna benim koruduğum bir alanla taşıyıcı annelik yapıyor diyebiliriz sanırım.”dedi. Ellerimi kendi ellerinin arasına alarak incelemeye başladı.

“ Dileğin öylesine büyüktü ki bunu dünya üzerinde başka biri dilemiş olsa hayatta kalması olanaksızdı. Ama sen dayandın… Hatta böylesi bir güç kaybına rağmen çok kısa sürede uyandın.”

“ Ne kadar? Ne kadar zaman kendime gelmeye çalıştım?” Deli gibi korktuğum cevabın gelmesini beklerken gerildiğimi hissettim.

“ Yaklaşık olarak iki yıl, sanırım birkaç ay fazla da olabilir.”dedi kolayca.

“ İki yıl mı?! İki yıl, ben nasıl?” Zihnim yeniden tam kapasite çalışmaya başlarken türettiği sorularla kulaklarımdan dumanlar çıkmasına ramak kalmıştı.

“ Peki ya,”dedim yutkunarak. Aklımı kurcalayan sorular içinde gerçekten önemsediğim tek soru buydu. “ Diğerleri? Arkadaşlarım?” Arkadaşlarım derken bir anda dilim damağım kurumuş, sesim çatlamıştı. Oysa bu doğru kelime bile değildi. Ailem kelimesi çok daha huzur vericiydi. Kadının yüzüne yayılan ışıltılı gülümseme daha ağzını açmadan içimin umutla dolmasını sağlamıştı.

“Onlar çok iyiler. Seni geri getirmek için her şeyi göze alacak insanlara sahipsin küçüğüm. Bu belki de asla değerini bilemeyeceğin bir hediye. Buraya gelen ruhlar her zaman senin kadar şanslı olmuyorlar. Ailen geçen her saniye sana biraz daha yaklaşıyor. Ah, uyandığında çok kızgın olacakları bir gerçek ancak küçüğüm bunu aklında tutmaya çalış.” Birden gözlerimden boşalmaya başlayan yaşlara kadın sevgiyle bakarak iç çekti. Başımı göğsüne bastırıp ayağıyla salıncağı ileri geri sallarken içimdeki tüm yaşları boşaltana kadar ağlamama izin verdi.

Onları bir daha göremeyeceğimden o kadar emindim ki o heykelin kolları arasındayken… Hayatta olmam, geri dönebilecek olmam ve iki koca yıl geçmiş olmasına rağmen benden vazgeçmemiş olduklarını bilmek bencilce mutluluk çığlıkları atmayı istememe neden oluyordu. Her birinin yüzü teker teker gözümün önüne gelirken leydinin büyülü elbisesinin üzerine yağmur gibi akıyordu yaşlarım. Geri dönebilirdim…

Geri dönebilirdim…

Geri beni bekleyen aileme dönebilirdim…

“ Yaptığın büyük fedakârlıktı küçüğüm.”dedi sonunda yaşlarım dindiğinde. Kendimi geri çekerek yüzüne baktım. Elimin tersiyle gözlerimi silerken başımı iki yana salladım.

“ Fedakârlık değil, bencillikti.” Bana anlamayan güzel gümüş gözlerle baktı. “ En güçlü onlardan biri olsaydı asla bunu yapmalarına izin vermezdim. Çünkü o an o odanın içinde bulunan insanlardan birinin bile yokluğu beni delirtirdi. Sadece onlar olmadan yaşayamayacağım için kendimi o alevlerin içine attım. Kendim içindi, bencil olduğum içindi. Ben gidersem onlara ne olacağını düşünmedim bile, sadece onlarsız benim nasıl olacağımdı aklımdaki. Biliyorum, yanlıştı…”

“ Bunun yanlış olduğunu mu düşünüyorsun?”dedi yeniden gülümseyerek.

“ Değil mi?”

“ Nasıl hissedeceklerini bildiğin halde sevdiğin tüm insanlara sırtını çevirip sadece onlardan birinin eksik olabileceği dünyada bile yaşamamak uğruna ölümü göze alarak her şeyini kaybedebiliyorsan bunun adı bencillik değildir küçüğüm, fedakârlıktır… Onlar Nisan’ı kaybetti, sense herkesi…” Öleceğim için çok üstünde durmadım demek istesem de yüzündeki anlayışlı ifade böyle aptalca bir cümle kurmamı engelledi. Başımı eğerek gülümsedim.

“ Sen, yani siz… Ya da leydi mi demeliyim?”dedim ve çekinerek ona kaçamak bir bakış attım. Gülümsedi.

“ Bana Arya diyebilirsin.”

“ Adın Arya mı?”dedim pat diye. “ Ay, affedersin… Çok güzel bir isim de.”diye toparlamaya çalışsam da başarılı olamadım. Adına yaraşır melodik bir kahkaha attıktan sonra bana döndü.

“ Evet, sanırım bunun adım olduğunu söyleyebilirim… Onun gibi bir şey işte.”dedi. Benden yüzyıllar önce ölmüş bir kadınla sohbet ediyor olmaktan daha garip olabilecek tek şey benden yüzyıllar önce ölmüş bir kadına karşı kendimi bu kadar yakın hissediyor olmam olsa gerekti.

“ Peki, birkaç soru sorabilir miyim Arya?”dedim sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümseme eşliğinde.

“ Bu anın geleceğini biliyordum.”dedi gülümseyerek. “ Sadece seninki biraz hızlı oldu.”

“ Biraz meraklıyımdır.” Derin’in bir gün şu merakın yüzünden öleceksin nutku kulaklarımda çınlarken yapmak istediğin tek şey gözlerimi kapatarak o sinirli homurdanan sesini dinlemekti… O sesi tekrar duyabilecektim işte… Daha ne isteyebilirdim ki? Kitaplarda bahsettikleri o meşhur kelebeklerin karnımda uçup kalbime bir yaz yağmuru gibi huzurun yayıldığını hissederken bu sefer ağlamaya başlamadan gülümseyerek hepsinin yüzünü yeniden anımsadım. Onlara sarılmayı o kadar çok istiyordum ki…

“ Gözlerinde bunu görebiliyorum küçüğüm.”

“ Dışarıdakileri, yani olan olayları, nasıl bilebiliyorsun?”

“ Görebiliyorum. İstersem bu bedenin gözlerini kullanarak, istersem ruhumun diğer parçalarını kullanarak, istersem de kısa süreliğine bu bedeni terk edip kendim etrafta dolaşarak. Sizin dünyanızda benim gibi orta çağdan kalma bir kadın için görülesi çok fazla şey var.”dedi. Beni ellerimden tutup kaldırarak masaya doğru ilerlemeye başladı.

“ Ya ben? Ben de dışarı çıkabilir miyim?”dedim heyecanla. Eğer yapabiliyorsam… Düşüncesi bile inanılmaz mutlu hissetmemi sağlıyordu. Ellerimi oturmamı işaret ederek bıraktı.

“ Korkarım ki bu çok tehlikeli. Bu siz hırsızların yaptığı gibi bir çıkış değil. Tamamen başka bir deneyim. Bu beden ikimize de ait değil. Dolayısıyla bu bedeni terk ettiğimiz de bizi bağlayacak ve geri dönmemizi sağlayacak bir bağımız yok. Özellikle de senin. Ben reenkarnem olmasından dolayı çok çok zayıf da olsa bir bağa sahibim. Sense tamamen yabancısın. Çıkarsan hala kendini toparlamaya çalışan ruhunu zor bir duruma sokarsın. Sana yalan söyleyip bunun imkânsız olduğunu düşünmene neden olmayacağım küçüğüm. Ancak bunu yaparsan seni geri döndürmek için dışarıda canını dişine takan bütün o insanların çabasını hiçe saymış olursun. Çünkü çıktığın anda başıboş bir ruhsun sen.” Kendisi de karşıma otururken bunu onaylamadığını belli etmek istercesine kaşlarını çattı.

“ Başıboş ruh… Hayaletler gibi mi?”

“ Evet, aynen bir hayalet gibi. Hayaletlerin gerçekten var olduğunu bilmek seni şaşırtmasın. Taşımı bulmaya gittiğinizde onların birkaçıyla tanışmış olmalısınız.”dedi beni dehşet içinde bırakarak. “ Hayaletler tıpkı senin buradan çıkmaya çalışırsan başına geleceği gibi bedenine dönemeyen ancak diğer tarafa da geçemeyen ruhlardır.”

“ Bu… Bunu aklımda tutmaya çalışırım.”dedim rahatsızca oturduğum sandalyede kıpırdanarak aklıma dolan düşüncelerden kurtulmaya çalıştım. “ Peki, yemek yemeli miyim?”dedim konuyu değiştirerek. Başımla önümde duran yiyecekleri işaret ettim.

“ Ah, sorduğun iyi oldu. Bunlar gerçekten yiyecek değil. Yani yediğin zaman gene aynı tadı alacaksın ve sana bir tokluk hissi verecektir ancak esas amaç bu değil. Buradaki her şeyi ben kontrol ediyorum. Görmüş olduğun ağaçlar, sandalyeler, çimenler her şey ama her şey benim hayal gücümün bir ürünü. Enerjimi istediğim şekle getirip istediğimi yaratabilirim.” Parmaklarını yavaşça önümde duran boş kadehin üzerinden geçirdi. Ellerini geri çektiğinde boş kadehim şampanya olduğunu tahmin ettiğim köpüklü sarımsı bir sıvıyla doldu. Nefesimi tutmuş yaptığı şeyi izlediğimi fark edince kıkırdadı. Bu kahkahasından bile daha melodik ve güzel bir sesti.

“ Bunlar ruhun için. Ruhunun güçlü olması demek, bedeninin güçlü olması demek.” Söyledikleri yeni kafama dank ediyormuş gibi irkildim.

“ Yani bana enerjini mi içirmeye çalışıyorsun?”dedim fal taşı gibi açılmış gözler eşliğinde.

“ O kadar şaşırma, bu büyütülecek bir şey değil. Buraya gelen her ruhu hayatta tutmaya çalışırım. İnsanların artık benim yaptığım hatalar yüzünden aptalca dilekler uğruna öldüğünü görmekten bıktım. Bana dileğini söylediğinde ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Kâhinleri ele geçiren hastalığın yok olmasını ve bir daha kimsenin bu tarz bir şeye kalkışmaması için bu tapınağın taşla birlikte yok olmasını diliyorum, o kadar uzun zamandır bu dileği bekliyordum ki Nisan… Bilemezsin. Sen bu dileği gerçekleştirmem için bana ruhunu verdin, şimdi ben de sana karşılık olarak kendi enerjimden veriyorum. Dediğim gibi kaybetmeye dayanamayacağım kadar kıymetli birisin.” İçmem için eliyle işaret ederken ilk defa bütün bu olanların Arya için neler ifade ediyor olabileceğini düşündüm. İlk defa kendimi onun yerine koysam nasıl hissedeceğimi düşündüm… Ve kalbimden geçenler hiç hoşuma gitmedi.

“ Bütün bunlar fazla değil mi?”dedim çekingen bir edayla kadehi elime alırken.

“ Ne yazık ki beni öldürmen imkânsız küçüğüm. Hepsini yesen bile çok çok yorulurum. Birkaç saatlik kısa bir istirahata bakar her şey. Bu kadar çok olmasının sebebi senin bir Ay Işığı olman. Normal biri bu kadar yabancı enerjiyi kaldıramaz, ancak senin gibi güçlü biri için yeterli bile gelmeyebilir.” Kadehi elimden bırakarak onun gözlerinin içine baktım.

“ Neden ölememek seni bu kadar üzüyor gibi konuşuyorsun?” Sorduğum soru onu şaşırtmış gibi bir süre gözlerini kırpıştırarak bana baktı.

“ Hiç ölümsüz oldun mu?”dedi acı acı gülümseyerek. “ Bu korkunç bir şey Nisan, güven bana. Kendi kontrolünde bile olmayan bedenlerde kısılıp kalmak ve avuntu için kendine böyle küçük bir dünya yaratmak. Yıllar birbirini kovalarken sadece biraz daha yalnız ve bilge olmak… Geride bırakmak zorunda kaldığım yarım işler yüzünden başkalarının nasıl sıkıntılar çektiğini izlemek… Sevdiğin, tanıdığın tüm insanları kaybetmek, hatta bir bedeni paylaşırken o ruhla birlikte yeniden birilerini sevmek ancak zamanla onları da kaybederek başka bir bedene göç etmek… Nasıl bir kısır döngü içindeyim bilemezsin. Gerçekten ölmek için her şeyimi verebilirim.”durdu ve gülümsedi. “ Ancak şu an değil. Şu an ilgilenmem gereken çok önemli biri var yanımda.” Ona gülümsemeye çalışsam da başaramadım. Bahsettiği döngünün içine hapsolmanın düşüncesi bile korkunçtu ve o yüzyıllardır bununla yaşıyordu.

“ Gidebilmek için ruhumun yeniden bir bütün olması gerekir ancak ben oldukça paramparçayım… Sadece bazen ölüp başka bir diyara gitmek nasıl olurdu diye düşünüyorum.”

“ Sence, orada bir öteki taraf var mı Arya?”dedim aniden. Sorum onu gülümsetmişti. Uzanarak kadehini eline aldı ve narin parmaklarıyla onu çevirmeye başladı.

“ Ben olduğuna inanıyorum… Sevdiğin herkesle bir araya gelebileceğin bir yer mutlaka olmalı.” Şu an karşımda duran kadın o kadar kırılgan ve içtendi ki Tara’nın bize bahsettiği, heykellerini gördüğümüz kudretli savaşçıyla aynı kişi olduğunu aklım almıyordu. O sadece bir kadındı… Basit bir kadın… Oturup sohbet edebileceğiniz, umutları ve inançları olan, sevdiği insanları özleyen basit bir kadın… Burada kapana kısılmış olduğunu kimse bilmiyordu, dışarıda kimse onun için bir şeyler yapmıyordu. Yapayalnızdı…

Onu kendime bu kadar yakın hissetmek şaşırtıcıydı, en az onun böylesine sıradan bir insan olduğunu görmek kadar… Bana sürekli küçüğüm diye seslenmese aramızdaki yüzyıllarla ölçülecek olan yaş farkını bile unutacaktım. Şu an karşımda oturan kadını leydi olarak düşünemiyordum bile. Birkaç dakika içinde Arya oluvermişti sadece. Arkadaşım gibiydi… Hayatımda edindiğim en hızlı arkadaşlıktı. Üstelik Arya açık ara farkla en yaşlı arkadaşım olacaktı.

“ Komik.”dedi kendi kendine gülerek. Düşüncelerimden sıyrılarak dikkatimi yeniden ona verdim.

“ Komik olan ne?”

“ Az önce sana hayatta olduğum zamanlarda bile kimseye söylemediğim bir şeyi söyledim.”dedi. Yüzünde şaşkın bir gülümseme vardı. “ Seni tanıyor gibiyim… Nedense beni anladığını düşünüyorum. Zihnini paylaştığım sıcakkanlı ve uçarı ruhtan etkilenmiş olmalıyım… Gerçekten birileriyle konuşmayalı ne kadar zaman olmuştu?” İkimiz de güldük.

“ Şey, bir süre buralardayım. İstediğin zaman konuşabiliriz.”dedim sırıtarak. Sonra birden gülmeyi keserek ciddileştim. “ Peki ya şu yarım kalan işler ne?” Gülümsemesi yüzünde solarken bu konuyu açtığıma aynı anda hem pişman oldum hem de öğrenmem gerektiğini hissederek dikkat kesildim.

“ İstesem bile birini öldüremem dedin. Birini mi öldürmeliydin?” Bu soruyu o kadar soğukkanlılıkla sormuştum ki ben bile kendime şaşırdım. Üzerimizde ışıldamakta olan güneşin önünü birden bulutlar kaplarken büyülü orman yavaşça sıradanlaştı. Arya elindeki kadehi masaya geri koydu. Yüzü gerilmişti, okuması imkânsızdı. Kızgın, üzgün ya da mutlu olabilirdi. Ama hiçbirini belli etmiyordu.

Bir süre ikimiz de konuşmadan öylece bekledik. Daha sonra Arya kafasını kaldırarak delici gümüş gözlerini benimkilere dikti.

“ Evet, erkek kardeşimi.”

55 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör